Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Abdurrahim Karakoç (1932 - 2012)

11.06.2012 22:36
Yetmişinci şiir yılını kutlayan Bahaettin Karakoç, vefat eden kardeşi Abdürrahim Karakoç'u anlattı.

Selim Efe Erdem'in haberi

Maraş ‘Cila’ köyünde 1930 yılında dünyaya gelen Bahaettin Karakoç, dünyaya gözlerini oyuncaklarla değil kitaplarla açtı. Babası Latince dahil dört dil bilen ve bölgenin önemli şeyhlerinden Ümmet Karakoç ve dedesi Mehmet Karakoç binlerce eserlik kütüphaneye sahipti. Çocukluğuna ilişkin anılarını sorduğumuzda annesinin ninnilerini değil ama babasının şiirlerini hala hatırlıyordu. Ona göre zaten şiir öğrenilerek yazılmazdı ki... Kendisinin, kardeşi Abdürrahim Karakoç’un ve oğlu Oğuz’un şair olması da onlara ilham veren genlerinden, şair baba ve dededen kaynaklanıyordu. Çocukluğuna ilişkin hatırladığı ilk anılar da bunlardı zaten: “Babam iyi bir şairdi. Annemizin ninnilerini hatırlamayız ama babamızın çocukken okuduğu şiirleri unutmamıza imkan yok. Babam bizi takip ederdi. Divan, Tekke ve Halk Edebiyatımızı ve uçbeylerini bana o tanıttı. Karacoğlan ve Battalgazi’yi okumayan adamda ne kültür olur!”

12 YAŞINDA ŞAİRLERE ÖFKELENDİ

İlk şiirini ilkokul üçe giderken yazdı. Bir arkadaşı ona Karacaoğlu’ndan bir şiirin yer aldığı mektup gönderince o da oturup kendi şiiriyle yanıt verdi. 12 yaşındayken Behçet Kemal Çağlar’ın yönettiği Yurt gazetesinde ‘Cela Köyü’ isimli şiiri yayınlandı.Yedigün dergisinde bu şiirleri değerlendiren şair ve edebiyatçı Nihat Sami Banarlı, yaşını bilmediği bu şiirlerin sahibi için “Sayın Bahaettin Karakoç, zengin bir hayal dünyanız var. Heceyi iyi başarıyorsunuz. Biraz daha gayret ederseniz, mükemmel bir şair olursunuz” yazınca mutluluk değil öfke duyacaktı: “Ben 12 yaşındayım ama kendimi çok iyi şair görüyordum. O kim oluyordu ki beni eleştiriyordu! O gün karar verdim: Ben Türkiye’nin en büyük şairlerden biri olacağım. Bize okutulan bir ayet değil, hece de aruz da değişebilir. Herşeyiyle oynayıp bana ait bir şiir yaratacağım.”

Kendine verdiği söz üzerine, yüzlerce dergi ve gazeteden binlerce şiiri yayınlandığı halde 1960 kadar hiç kitap yayınlamadı. “Bu tarzda daha önce yazan olmadı, bu artık benim şiirim” dediği zaman ‘Serenat’ı yayınladı: “Mısraların sayısını artırdım. Ayakların yerlerini değiştirdim. Lirizmi öne çıkardım. Serenat benim miladım. O kitaptan çok önemli şairlerin çoğu kendilerine motifler aldılar. Kim yok derse ben onu alnından öperim. Onun ritmi, musikisi, dili yeni ne varsa onu kullandım. Ya az kullanılanı güzel kullanmaya yada hiç kullanılmayanı ama kullanılması gerekeni yazdım. Son yazdığım şiiri hiçbir şair yazamaz. Çünkü dilin sihrini bilmiyorlar. Şiirde biçim orkestradaki enstrümanlara benzer. Ama orkestra şefi bunları tek başına idare eder: aynı zamanda keman, kemençe, kontrbas çalana da yetişir. Ben orkestramda en çok heceyi kullanırım, onu genişletirim. Önemli olan şekil değil o şeklin içine doldurduğun hava, mesajdır. “

ŞİİR ABDURRAHİM’İN YAZDIĞI GİBİ OLUR

Türk halk şiirinin iki ünlü şairi, iki kardeş. Biri Bahaettin Karakoç diğeri Abdürrahim Karakoç. Peki onların şiir dünyasındaki yolculuklarında neler yaşanıyordu? Bahaettin Karakoç, kardeşini anlatmaya başlıyor: “Abdurrahim umut vadeden bir şairdi. Bunu farkettiği zaman eski yazdıklarının çoğunu yırttı attı. Bugün, Cumhuriyet dönemi Türk Halk Şiiri’ne bu kadar boyut kazandıran başka bir şair yoktur. Aşık Veysel bile kendi ağzıyla söyledi: “Analar neler doğururmuş ki biz bunların yeni farkına varıyoruz”

Şair babaları Ümmet Karakoç, iki oğlunun da şiirini severdi ama Bahaettin Karakoç’un karısı Hatice Karakoç, daha çok Abdürrahim Karakoç’un şiirini beğenirdi: “Ben yazdığım şiirleri önce Hatice’ye okurdum. ‘Ya seninki arabeske benziyor. Şiir Abdürrahim abininki gibi olur’ derdi. O da benim kardeşim der, geçerdim. Bir gün artık dokunmaya başladı, hiç okumaz oldum. ‘Şiir Abdürrahim abininki gibi olur. Git onu dinle’ dediğimde vallahi yanıtı şu oldu: ‘Seninki kadarını ben de yazarım.’ Abdurrahim’e bunu anlattık ‘Doğru söylüyor’ dedi.”

Abdurrahim Kuran-ı Kerim’i 27 günde ben 30 günde bitirdim. Abdurrahim ne isterse babam hemen yapardı. ‘Baba’ derdi, ‘Ben şu penccerenin bütün camlarını bir sopayla indirmek istiyorum.’ Babam ‘Yap oğlum’ derdi. O da yapardı. Saatlerini alırdı babamın. Pınar gözüne sokar, suyun üstünden onun tıkırtısını dinlerdi. Gelip babama ‘Böyle böyle yaptım’ derdi. O da ‘İyi yaptın evladım’ derdi ama saat bir daha çalışmazdı. Yani mucit olmaya çalışır, her şeyi denemek isterdi.”
 

 

7 Nisan 1932 yılında Kahramanmaraş'ta doğan Karakoç’un şiir merakı küçük yaşlardan gelmektedir. Şiire merakının bir sebebi de ailesinde dedesi, babası ve kardeşlerinin şair olmasıdır. İlk yazdığı şiirleri 2 kitap olacak hacimde iken beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını 1964 yılında ”Hasana Mektuplar" ismi altında kitap haline getirdi. 1958 yılında bulunduğu kasabada belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girdi ve 1981 Mart ayında emekli oldu.

 

Şiirlerinde esas unsur olarak insanı ele alan şair, şiirleri yüzünden otuza yakın mahkemeye verildi fakat hepsinden beraat etti. 1985 yılından beri gazetecilik yapan Karakoç, bir ara politikaya girdi ve ayrıldı.

 

Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırdı:

 

'Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım'

 

30 yılı aşkın bir zaman içinde kitapları baskı üstüne baskı yenilemektedir. Bilhassa VUR EMRI adlı kitap günümüz şairlerinin hiç birisine nasip olmayan kabulü görmüştür.

 

KENDİ DİLİNDEN, KENDİ TARİFİ

 

'Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 1932 yılında dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, 'Özlenecek neresi var? ' diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıstım.

 

Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler.

 

Bana gelince:

 

Sağolsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, 'bilimsel' cüppeliler, entellektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar v.s. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum.

 

Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular.

 

En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (cc) kısmet ederse...'

 

Evli ve 3 çocuk babasıydı.

 

7 Haziran 2012 günü 46 gündür tedavi gördüğü Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti.

 

----------------------

MİHRİBAN

 

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamıştın,çözülmüyor mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor mihriban

 

Yar,deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lambada titreyen alev üşüyor

Aşk kağıda yazılmıyor mihriban

 

Önce naz sonra söz ve sonra hile

Sevilen seveni düşürür dile

Seneler asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor mihriban

 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama

Aşk değince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut cizilmiyor mihriban

 

Boşa bağlanmış bülbül gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne

Şaştım karabahtım tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor mihriban

 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı

Çözemedim çözülmüyor mihriban

Bu haber toplam 30118 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri