Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Mehmet Ali Bulut yazdı...

19.05.2011 09:40
''Karamsar tablo çizmek istemiyorum ama maalesef KKTC, artık arafta bir ülke haline gelmiş. Ne dinli ne dinsiz… ne Müslüman ne Hıristiyan..."

Ameen Maalouf (Emin Ma’luf) Lübnanlı bir yazar. İyi bir Arap milliyetçisidir demiyeceğim ama sıkı bir Osmanlı karşıtı olduğu bilinir. Afrikalı Leo, Vatikan’ın içinden ve onların gözüyle Osmanlıya bakmanın bir denemesidir, Semerkand ise, İran’ın içinden ve Şii/milliyetçi bir gözle Osmanlı’ya bakışın denemesidir.

Okuyanlar bilir; her iki romanı da anlatım tekniği ve düşüncelerin aktarımı bakımından muhteşemdir! Özellikle Afrikalı Leo artık bir klasik eser.

Tabi bu yazıda derdim roman kritiği yapmak değil. Onun bu eserin yazıya konu edişimin maksadı farklı. Çünkü o raman, sanırım Endülüs’ün düşüşünü en iyi tasvir eden eserlerden biri; belki de birincisidir. Kastilyalıların giderek etrafı kuşatan hazırlıklarına karşılık, Endülüs eğlenmekte, kendilerini bekleyen akıbetten habersiz bir şekilde eski yaşam tarzlarını tekrarlayıp durmaktalardır.

Şehrin ve idarecilerin gündelik yaşamlarından anlıyorsunuz insanların umursamazlığını ve yıkıma doğru yuvarlandıklarını… Kadercilik, vurdumduymazlık, aldırışsızlık o kadar ağırlık koymuş ki Endülüs’te hayata, sanki hiç birisi ölmeyecek. Ellerindeki nimetler ebedi ve kendileri de sorumsuz. Bir tek gayeleri var eğlenmek, hayatın tadını çıkarmak ve alışılagelmiş hayat tarzını tekrar edip günü gün etmek.

Öbür yandan kendi ihmalkarlıkları yüzünden bir musibet veya bela gelip çatınca da insanlar bunu hak etmediklerini; onlar kendilerine düşen her şeyi yaptıkları halde, onların ipini çekmeye karar vermiş bir kaderin(!) ağırlığı altında ellerinden bir şey gelmediğini düşünüyorlar. Şehirler bir bir düşerken, onlar sürekli kaderlerini kınıyorlar. Kimse sefahati, gayesiz bir yaşam sürdürüyor olmalarını akıllarına getirmiyorlar. O felaketler başına gelmeden önce, Gırnata sultanı Boabdil’in, aşık olduğu bir Hıristiyan kızını alıp kendisine eş yaptıktan sonra, bütün ileri gelenlerini onun yıkandığı suyu içmeye mecbur etmesi lalettayin bir mesele olarak aktarılıp geçilir.  Elbette pratikte böyle bir hadisenin yaşanmış olabileceğini varsaymasak bile, kurgulayan açısından o sahne, onların sefahette işi nerelere vardırdıklarının güzel bir örneklemesidir. Sefahatin bayağılığı ancak bu kadar anlatılabilirdi dedirten cinsten yani...

Şehrin düşüşü gelip çattığında, Boabdil ve Veziri tıpkı bugünkü İslam idarecileri gibi kendilerini ve servetlerini garantiye aldıktan sonra şehirdekileri Kastilyalı Fernando ve akıllı karısı İsabel’in insafına bıraktılar!

İnsanlar idarecilerini; idareciler de kaderlerini ve Endülüs’ü cezalandırmayı kararlaştırmış –tabi hikmetinden sual olunmayan(!)- Yaratıcıyı –haşa- mesul biliyorlar.

Oysa Cenab-ı Hak, açık bir şekilde ‘toplumlar kendilerini değiştirmedikçe ben onların düzenini bozmam.’ (Enfal, 53) buyuruyor. Keza ‘Allah alemlere/kullarına zulmü murat etmemiştir.’ diyor Kur’an (Ali İmran, 108; Mü’min,31).

  • * * *

Hafta sonu konferans için gittiğim KKTC’nin şehirlerinde, sokaklarında dolaşırken, insanlarıyla sohbet ederken, görevlileriyle –özellikle din görevlileri ile- konuşurken, nedense sürekli Endülüs’ün son demleri gözümde canlanıyordu. Zihnim sürekli yıllar önce okuduğum Afrikalı Leo’nun Endülüsü ile irtibatlar kuruyordu.

Gerçi, 1992’de gerçekleşmiş ilk Kıbrıs ziyaretim ile bugün arasında muazzam gelişmeler var.  O gün sevgili dostum Erdoğan Aslıyüce ile Kuzey Kıbrıs’ın dağlarını bayırlarını dolaşmış, o gün de derin bir inkisara düşmüştüm ama en azından içimde büyük bir umut oluşmuştu, geleceğe dair…

Şimdi de karamsar bir tablo çizmek istemiyorum ama maalesef KKTC, artık arafta bir ülke haline gelmiş. Ne dinli ne dinsiz… ne Müslüman ne Hıristiyan.

Dine ve millî değerlere karşı müthiş bir lakaytlık var.

Cuma namazını Lala Mustafa Paşa (Saint Nicolas Katedrali) Camiinde kıldık. Bildiğiniz gibi Kıbrıs’ın fethi Osmanlı’ya ağır patlamış bir zaferdir. Katedral 1298 yılında inşa edilmeye başlanmış yapımı yüz yıldan fazla sürmüş. Bahçesinde 1299 yılında dikilmiş bir Cümbez ağacı var.  Osmanlı ile yaşıt. Hâlâ ayakta. Bilmiyorum bizde Osmanlı ile yaşıt bir ağaç bırakıldı mı?

Evet o koca camide sadece bir saf insan vardı. Buna karşılık güney tarafında millî ve dinî değerleri ayakta tutmak için muazzam bir faaliyet sürüyor. Öğrendiğime göre eski Magosa’da 365 kilise varmış ve her Pazar ayini başka bir kilisede yapılırmış. O gün olduğu gibi bugün hâlâ Kıbrıslılar dindar insanlar.

İngiltere’nin dünya üzerinde yaptırdığı bir anketten söz ettiler bize mihmandarlık edenler. Bu ankete göre bugün dünyanın en dindar Hıristiyan topluluğu Güney Kıbrıs Rumları imiş.

KKTC’de din eğitimi yasak. Ne ilkokulda, ne ortaokulda ne de lisede çocuğunuza din eğitim aldırabiliyorsunuz. Çocuklara camide Kur’an eğitimi veren bir imamla tanıştım –adını vermeyeceğim- çocukların kafasını karıştırıyor diye mahkemeye verilmiş. Bir buçuk sene mahkeme mahkeme süründürülmüş. Sonunda davayı kazanacak olmuş, yetkililer hemen müdahele edip davayı düşürtmüşler.

“Neden böyle yaptılar?” diye sorduğumda aldığım cevap ilginçti. Çünkü eğer mahkeme imamı beraat ettirseymiş –ki beraat etme ihtimali çok yüksekmiş- bu bir emsal olacak ve çocuklara Kur’an öğretmenin yolu açılmış olacakmış. Bu olmasın diye dava düşürülmüş.

Oradaki ilgililer, dinin önündeki en büyük engel olarak başta Sayın Denktaş olmak üzere yöneticileri görüyorlar. Ben onlara Sayın Denktaş’ın Annan Planı’nın Türkler tarafından kabul edilmesi üzerine “Bunun sorumlusu biziz. Eğer biz gençlerimize dinlerini öğretseydik, Annan Planı’na ‘evet’ demezlerdi’ dediğini hatırlatınca, ‘öyle ama, işin aslı farklı’ dediler.

Anlatılanlara göre yeni bir Diyanet İşleri Başkanı tayin edilmiş. Doçentmiş bu arkadaşımız ve ilk beyanatında “Kıbrıs’ı kaybetmek istemiyorsak, acil bir şekilde imam hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri de açmamız gerekir.” diyecek olmuş.

Böylesi bir öneriye en şiddetli muhalefet ve eleştiri Sayın Denktaş’tan gelmiş. Efendim, KKTC’nin din diye bir problemi yokmuş, nereden çıkartıyormuş böyle icatları Diyanet...

Peki Sayın Denktaş ve diğer idareciler! Siz böyle düşünedurun bakalım ama her gün Güney Kıbrıs’taki okullara gidip orada okuyan ve İncil’den geçemedikleri içn sınıfta kalan Türk çocuklarının vebalini yüklenebilecekler misiniz acaba?

Bu gidişatla bir gün gelip Kıbrıs halkı, “Biz güneyle birleşmek istiyoruz, Türk askeri buradan gitsin!” diye veryansın edip dünyayı başlarına toplarlarsa Sayın Denktaş bunun tarihî vebalini üstelenecek mi dersiniz?

Siz dini ihmal etmiş bir milletin milli duygularına sahip çıktığını hatırlıyor musunuz? Hangi toplum imanını kaybetmiş de milliyetini muhafaza edebilmiş ki Kuzey Kıbrıslılar edebilsin. Sizi temin ederim, Kıbrıs toplumu, kar gibi eriyor. Türkiye binlerce askerin orada tutuyor, milyarlarını akıtıyor ama toplum, hızla eriyor. Şimdi bir plebisit yapılsın, en az yüzde 50 çıkar Güney Rum Cumhuriyeti’ne iltihak etmek isteyenlerin oranı.

Bunu yaparken de kimse yanlış bir şey yaptığını sanmayacaktır, emin olun.  Çünkü sizin ona öngördüğünüz yaşam biçimi, ilkesiz, idealsiz, amaçsız; sırf heva ve heves, tad ve haz üzerine bina edilmiş, içinde ne Allah, ne kitap, ne gaye, ne de tarih bilinci ihtiva ediyor.

Varsa yoksa tutturmuşlar ulusalcı laiklik! Başınızı yiyecek o laiklik de farkında değilsiniz. Evet güya laik milliyetçi takılıyorlar. Onunla da KKTC halkını ayakta tutacaklarını sanıyorlar.

Peki laik ve milliyetçi olmak, toplumu dininden ve kutsal kitabından uzak tutmakla mı oluyor? Laik olmak, toplumu dinsiz imansız  bırakmaya sebep midir? Siz laikliği böyle mi anlıyorsunuz?

Eğer buysa, işte güya kendilerine karşı mücadele verdiğiniz Rumların ve Batılıların, kendilerine tatbik etmeyip müstemlekelerine uyguladıkları ve uşaklaştırmak için kullandıkları laiklik yöntemi bu! İçinden din gayreti alınmış, cihan mefkuresi ideali yok edilmiş, yiyip içip semiren bir toplum!

Bu mu sizin ‘Türk’ünüz! Bununla mı Atatürk’ün ‘çağdaş medeniyetlerin üzerine çıkma’ idealini gerçekleştireceksiniz?

Kendilerine hayranlık duyduğunuz hangi Batılı ülke toplumunu dininden ve kutsal kitabından uzak tutmak için yasaklar koyuyor?

Ben inanıyorum Kıbrıs halkı önünde sonunda Rabbi ile buluşacak. Dini ile barışacak. Çünkü aradan geçen 20 yılda muazzam mesafeler alınmış. Hem Bediuzzaman’ın Kıbrısla ilgil ‘Kıbrıs’ın tamamı İslamlaşacak’ şeklindeki bir öngörüsü varmış. Bu tür şeyler, topluma bir ufuk verme çabası da içerir. Öyle olması şart değil. Ancak o ideali öldürürseniz, var olanı da kaybedersiniz.

Türkiye’ye; özellikle de KKTC’daki Büyükelçi’ye ve Askerî Karargah’a büyük iş düşüyor. Bizim ordumuz bilinçlidir. Dinin yüksek moral değerler içindeki katkısını bilir. Onlara şunu hatırlatmak isterim, Atatürk, hilafeti ilga etmemiştir. İsteseydi dini tamamen yasaklayabilirdi, yapmamıştır. Üstelik Elmalılı’ya tefsir, Hasan Basri Çantay’a meal, Ömer Nasuhi Bilmen’e ilmihal ve Dağıstanî’yi Tecrid-i Sarih Tercümesi (hadis) tercümesi yaptıran Atatürk’tür.

Neden? Çünkü biliyor ki dinini tüm bağları ile kaybetmiş toplumlar millî duygularını da kaybeder. Milli duygularını kaybetmiş toplumlar yarını göremezler. Cumhuriyet devrinin algısında, devlet eliyle de olsa dini öğretecek bir mercinin varlığı çok mühimdir. Yoksa laiklik ilkesini benimsemiş bir hükümet, dinle ilgili vatnadaşını bilgilendirmeye neden bunca gayret sarfetsindi ki! Maksat dini bütün bütün hayattan tecrit etmek değildi.

Yazık ki KKTC bu durumun öneminden haberdar olmayan, arafta bir ülke haline gelmiş. Müsebbibi, başta Denktaş olmak üzere, bir ulusun gelecek projeksiyonunu yapmadaki zayıf  idarecilerdir. Ve tabii erimeyi göre göre müdahale etmeyen oradaki mülki idareciler!

Sahipsiz vatanın batması haktır. / Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!

Bu haber toplam 2650 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri