Ruhunun aynasında babamı görüyorum

Ruhunun aynasında babamı görüyorum

Menderes: 1950’den beri milletimizin kahir ekseriyetinin istekleri aynıdır. Erdoğan halkı, halk onu anlıyor. Başbakan’ın Menderes, Zorlu ve Polatkan hakkındaki düşünceleri onun mizacının ve ruhunun aynası.

AYDIN MENDERES BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN POLİTİK DURUŞUNU DEĞERLENDİRDİ  

 

Menderes: 1950’den beri milletimizin kahir ekseriyetinin istekleri aynıdır. Erdoğan halkı, halk onu anlıyor. Başbakan’ın Menderes, Zorlu ve Polatkan hakkındaki düşünceleri onun mizacının ve ruhunun aynası.

 

Türkiye, 27 yıllık “tek parti” döneminden 14 Mayıs 1950’de yapılan ilk serbest seçimlerde Demokrat Parti’ye yüzde 52,7 oranında oy vererek kurtuldu. Demokrasisine ilk darbeyi yine Adnan Menderes’in liderliğindeki Demokrat Parti iktidarı döneminde, 27 Mayıs 1960’da aldı. Sonraki darbelerle pekiştirilen vesayet rejiminin temelleri ilk orada atıldı. Ve her darbeci ekibin, deli gömleği hükmünde yeni bir anayasa yaptırarak topluma zorla giydirmesi geleneği de o zaman başladı. Ve bu tecavüz fiilen üç kez tekrarlandı!

 

Ne acıdır ki Türkiye, 60 yıldır darbe anayasalarıyla yönetiyor.

 

Ancak kararlı şekilde, değişim isteğini de ortaya koyuyor Türkiye.

 

12 Haziran 2011 genel seçimlerinin birkaç açıdan tarihi önemi var o yüzden. İlki, yeni sivil bir anayasanın yapılması konusunda ilk kez bu kadar güçlü bir toplumsal talebin oluşması, seçimlere bu taleple ve partiler açısından da bu vaatle gidilmesi. İkincisi, 2002’den beri iktidarda olan AK Parti’nin seçimlerden hem birinci parti olarak hem de oyunu artırarak çıkmış olması. Üstelik kendini siyasi devamı olarak konumladığı Demokrat Parti’nin “rekor”unu da kırmış olması.

 

İşte hem böyle bir seçimin, hem babalar gününün ardından, Merhum Adnan Menderes’in bu millete “yadiğar”ı olan oğlu Aydın Menderes ile konuşmayı, sözünü size iletmeyi çok arzu ettim. Sağ olsun, sağlık sorunlarına, süren tedavisine rağmen beni kırmadı. Seçimler bazında yaşananların siyasi ve sosyolojik anlamı üzerinden çok önemli açıklamalarda bulundu.  

 

Önce, 12 Haziran seçim sonuçlarıyla ilgili genel değerlendirmenizi almak isterim.

 

Bu seçimler AK Parti’nin kesin ve tarihi başarısıyla sonuçlandı. Birinci parti olacağı ve tek başına iktidara geleceği tahmin ediliyordu. Hatta bu tahminde bir ittifak oluşmuştu. Buna mukabil oy oranını bu kadar yükselteceği tahmin edilmiyordu. Yüzde 50 oy büyük bir orandır. Bunun bir iktidarın girdiği üçüncü seçimde gerçekleşmesi ve bu oranın öncekilerden yüksek olması, bu büyük başarıyı taçlandırmış oluyor. Diğer partilerin durumuna gelince, ne onları gelecekten ümit kestirecek kadar başarısız ne de ciddi bir ümide sevk edecek kadar da başarılı olmayan sonuçlar olarak niteleyebiliriz. Bağımsızların aldığı oylar ise kamuoyunun genel kanısına göre bu seçimde gerçekleşen ikinci başarı olarak görülüyor.

 

HALK ONU, O HALKI ANLADI

 

AK Parti yüzde 50 oy oranıyla Türkiye siyasi tarihinde bir ilke imza attı, iktidardayken üçüncü dönemde oyunu artıran ilk parti oldu. Bunu sağlayan ne olmuştur sizce?

 

AK Parti’nin bu başarısındaki en önemli faktör Recep Tayyip Erdoğan’dır. Her şeyden önce dokuz yıllık başbakanlığında istikrarlı ve başarılı bir grafik çizmiştir. Ülkeyi çok zor şartlardan çekip çıkartmayı bilmiştir. Halkla sürekli bir iletişim kurmuştur. O, halkın dilinden halk onun dilinden anlamıştır. Hep olumluyu dile getirmiştir. Yarının bugünden iyi olacağını topluma inandırmıştır. Gerek hükümette ve gerekse parti yönetiminde her vakit bir takım ruhunu canlı tutmuş ve kolektif bir başarının gerçekleşmesini sağlamıştır. Bunun yanı sıra AK Parti’nin gayet disiplinli bir teşkilatı vardır. Başarıda hisse sahibidirler. Bunlara ek olarak Recep Tayyip Erdoğan başarılı bir seçim kampanyası yürütmüş, bu toplumdaki farklılıkları çok iyi değerlendirmiş ve aralarında doğru dengeler kurmuştur.

 

HALKIN 1950’DE DEDİĞİ OLUYOR

 

Seçim sonuçlarının sosyolojik açıdan anlamı nedir peki? Toplumsal kesimlerin siyasi tavrını, çevreden merkeze yürüyüşünü, demokratik bilinçlenme ve özgüven kazanımı açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Milletimizin büyük bir ekseriyetinin 1950’den beri ortaya koyduğu istekler bellidir. Özellikle çevre merkez tarafından mutlaka hesaba katılmak ve kale alınmak istemektedir. Tercihlerine, inançlarına ve hayat tarzına müdahale edilmemelidir. Türkiye’de toplumsal tabakalar arasındaki aşağıdan yukarıya doğru olan hareketlilik gayet güçlüdür. Bunun devamını arzulamaktadır. İşsizse iş bulmak, bir işi varsa genişletmek, yaşam kalitesinin yükselmesi değişmez arzularıdır. Şehirli bir toplum olmak arzusundadır. Bunları yerine getiren iktidarlar başarılı olurlar. Bu vesileyle bir noktaya temas edelim. İki gün evvel açıklanan işsizlik istatistiklerine göre işsizlikte önemli bir azalma olmuştur. Bu azalma özellikle en fazla işsiz kesim olan genç ve üniversite mezunu kuşaklarda ortaya çıkmıştır. Bu hususun 2011 seçimlerinde AK Parti lehine önemli bir faktör oluşturduğunu kabul etmek gerekir.

 

TOPLUMUN ÖNÜNÜ TIKAYAN TASFİYE OLUR

 

Tek parti döneminin itilip kakılanları ilk kez DP ile siyaset sahnesinde görünür olmuş, demokrasi sayesinde, kullanılan oy bazında 'seçkinlerle' eşitlenmiş ve demokrasiyi böyle sevmişti. Bugün çevrenin merkeze gelişi, dönüşümü aşamaları tamamlandı, artık dönüştürücü gücü ortaya çıkıyor, yönünde yorumlar yapılıyor. Katılır mısınız?

 

Katılıyorum. Çevre hem ekonomik ve sosyal planda hem de siyasette giderek ağırlık kazanmıştır. Bu süreç devam edecektir. Yanlış iktidarlar veya istikrarsız yıllar bu sürecin önünü ileride tıkayacak olursa toplum bunları tasfiye edecektir. Bu süreci siyasi ve ekonomik açıdan destekleyecek iktidarları mutlaka bulup çıkartacaktır. Bir bakıma yaşadığımız, çevrenin önlenemez yükselişidir. Bu da toplumu her alanda değiştirmektedir. Bu süreç muhafazakâr olarak kabul edilen partilerin iktidarları döneminde gerçekleşmiş, buna mukabil toplumun modernleşmesini de sağlamıştır. Bu kendi değerlerini yitirmeden gerçekleşen bir modernleşmedir. Gayet başarılı bir sentezdir.

 

BABAM BUGÜNKÜ ORTA SINIFIN BABASIDIR

 

Bugün iyice tebarüz eden 'yeni orta sınıf'ın babası, babanızdır, diyebilir miyiz?

 

Doğru bir tespittir. 1950’den önce toplum yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayrılmıştır. Yönetenler her bakımdan imtiyazlıydı. Bu denge ya da dengesizlik zulüm derecesindeydi. 14 Mayıs’la birlikte bu denge değişmeye başladı. Herkes iş bulmak, ürettiğini değerlendirmek, bir iş kurmak, işini geliştirmek imkânını buldu. Üç beş haneli köylerin çocukları bile yüksek tahsil imkânına kavuştular. Orta sınıfta bu gelişmenin ürünü olarak ortaya çıktı.

 

BU BİR BURJUVA DEVRİMİ

 

Bu yaşanan değişime, yer değiştirmeye "burjuva devrimi" denilebilir mi?

 

Denilebilir. Cumhuriyetin aristokrasisinin yerini demokrasinin oluşturduğu burjuvazi almaya başlamıştır. Oluşan bu burjuvazinin temel özelliği halkın değerlerinden kopuk olmamasıdır. Çıkarlarının daha aşağı katmanlarınki ile çatışmamasıdır. Ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan bu burjuvazi çevrenin tam olarak temsilciliğini üstlenmiş ve öncü bir hareket olmuştur.

 

VESAYET REJİMİ DİRENSE DE GERİLİYOR

 

Türkiye'de vesayet rejimi, kurum ve hukukuyla ilk olarak 1960 darbesiyle kurulmuş, sonraki darbelerle pekiştirilmişti. Bugün Türkiye, vesayet rejiminden kurtulmak için büyük çaba harcıyor ve fakat sanki hala aynı derecede büyük de bir direnç var. Siz yaşananları, olup bitenleri nasıl görüyor, yorumluyorsunuz?

 

Böyle bir direncin olması doğaldır. Bu dirençtir ki DP’ye karşı bir askeri darbe yaptı. Sizin de ifade ettiğiniz gibi bir vesayet rejimi kuruldu. Bunun tarihi kökleri vardır. Sınıfsal destekleri vardır. Türkiye’nin asker, üniversite ve çeşitli meslek kuruluşlarında vesayet rejimini besleyecek kültürel bir değerler manzumesi yer yer mevcudiyetini korumaktadır. Bu direniş bir anda bitmez. Vesayet rejimini tamamen tasfiye edecek olan sizin tabirinizle burjuva devrimi bütün sonuçlarına hemen ulaşamaz. Ancak bu yolda özellikle AK Parti iktidarı döneminde büyük biri mesafe alınmıştır. Bu gayet önemlidir.

 

EVET, AK PARTİ DP’NİN DEVAMIDIR

 

AK Parti kendini siyasi gelenek açısından babanız rahmetli Adnan Menderes'in partisi Demokrat Parti’ye dayandırıyor. Sizce de böyle midir?

 

Böyledir. Uzağa gitmeye ihtiyaç yoktur. AK Parti’ye muhalif olanların onunla Demokrat Parti arasında kurdukları paralellikler söz konusu olan benzeşmeyi açıklamak için kanımca yeterlidir.

 

AK Parti ve Demokrat Parti’nin benzerlik ve farklılıklarını ele alacak olsak, ne dersiniz?

 

Farklılıklar üzerinde durmayacağım. Aradan elli yıl geçtikten sonra DP hiç kapanmadan hayatta kalsa dahi önemli değişikliklere uğraması kaçınılmaz olurdu. AK Parti’nin, milleti özne olarak kabul etmesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğuna dair kesin inancı, sessiz milyonlara duyduğu yakınlık ve onların temsilciliğini üstlenmesi, kalkınmacı ruhu, dinamizmi Türkiye’yi büyük projeler aracıyla tasavvur ve tahayyül etmesi, özellikle Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’deki yatırımları yakından takibi, ülkenin her yerinin bir şantiyeye dönmesi gibi hususların yanında AK Parti’nin izlediği dış politikada Demokrat Parti’ninkinden büyük benzerlikler taşımaktadır. Bunların içinde en önemlisi AK Parti ve Başbakan Erdoğan’ın DP ve merhum Adnan Menderes’e duyduğu kalbi yakınlık ve bu dönemi hem bir ilham kaynağı ve hem de hareket noktası olarak ele almış olmasıdır.

 

BEN VE EŞİM ÇOK DUYGULANDIK

 

Başbakan son balkon konuşmasında bir kez daha babanız ve iki arkadaşına rahmet okudu. Ne düşündünüz, ne hissettiniz?

 

Çok duygulandım. Eşim de, ben de çok duygulandık. Her şeyden önce kendisine müteşekkiriz. Recep Tayyip Erdoğan’ın Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan hakkındaki düşünceleri bir bakıma onun mizacının ve ruhunun aynası olarak kabul edilebilir. Merhum Menderes’i her vesileyle anmasının Allah’ın indinde de makbul bir davranış sayılacağına en kalbi duygularla inanıyorum. Bundan dolayı Recep Tayyip Erdoğan için hâsıl olacak ecir ve sevap İnşaallah hayatı boyunca kendisine yardımcı olur.

 

12 HAZİRAN’DA FİLM BİTMEDİ

 

Bütün bu süreçteki siyasi duruşu ve çabası açısından Tayyip Erdoğan'ı değerlendirin desem?

 

Bugüne kadar yaptıkları ortadadır. Tek kelimeyle başarılıdır. Toplumda böyle kabul etmektedir. Ancak Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan sonra seçeceği yol son derecede önemlidir. 12 Haziran 2011 seçimleriyle film bitmiş olmadı. Recep Tayyip Erdoğan’da siyasetin içindedir. Kendisi ve partisi açısından bundan sonraki dönem, bugüne kadar olan dönemden çok daha önemli olacaktır. Yeni bir anayasa çıksa bile başkanlık sistemi çok zor gözüküyor. Bu şartlar altında Recep Tayyip Erdoğan ister istemez zor bir durumla karşı karşıya kalacaktır. Ya parlamenter sistemin Cumhurbaşkanlığını kabul edecek ama AK Parti’yi hazırlıklı olmadığı bir zamanda tek başına bırakacaktır. Buna bir de üç defa seçildikleri için önümüzdeki seçimlere Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte giremeyecek olan AK Parti’nin diğer ileri gelenleri de bu tabloya eklenecek olursa yeni dönemin ne kadar zor bir dönem olacağı ortaya çıkacaktır.

 

MUHALEFET DEĞİŞMEK ZORUNDA

 

Muhalefet partileri açısından “seçimlerde başarı oldular”, “hayır başarısız oldular” tartışması çok canlı. Sizce CHP ve MHP’de durum nasıl?

 

İlk bakışta CHP ve MHP başarısız gibi gözükseler de ben bu görüşe tam olarak katılmıyorum. CHP oylarını beş puan arttırmıştır. Baykal dönemine göre halkla daha fazla bütünleşebilen bir siyaset ortaya koyabilmiştir. Tertiplediği mitinglerde daha öncekilerinde rastlanmayan canlılık gözlenmiştir. CHP’nin kendini başarısız hissetmesinin sebebi ise bundan sonra neler yapması gerektiğini kafasında netleştirememiş olmasıdır. MHP’ye gelince mevcut lider ve yönetim kadrosuna göre aldığı yüzde 13,5 oy azımsanmaması gereken bir oydur. Kaset olayı patlak verince MHP’ye hiç oy vermemiş ve vermeyecek kişiler bile onun barajın altında kalmaması gerektiğinde ittifak etmişlerdir. Bu yolda adeta toplumsal bir refleks oluşmuştur. Demek ki toplum MHP’ye belli ölçüde bir önem veriyor ve ona bir rol biçiyor. MHP bu mesajı kavrayabilirse hem kendi açısından başarılı hem de ülkenin istikrarı için faydalı bir gelişmeyi başarmış olur.

 

CHP TARİHSEL AÇIDAN BAŞARISIZ

 

Cumhuriyeti kuran ama halkın partisi olamayan, "darbeseverliği de bilinen bir devlet partisi” olarak CHP'nin bugünkü durumu tarihsel açıdan nasıldır? Bu bir başarısızlık mıdır?

 

Kesinlikle bu açıdan başarısızlıktır. Bunun en açık delili de Kılıçdaroğlu ile birlikte yeni CHP ifadesinin CHP tarafında benimsenmiş olmasıdır. Eski CHP’nin kendisi için ayak bağı olacağını 60’lı yılların ortalarında rahmetli Bülent Ecevit’te görmüştür. Şimdi CHP yine aynı noktaya gelmiştir. Sadece özenmek yetmez. CHP mutlaka kabuğunu kırmalıdır. Bir taraftan devletin bir taraftan milletin partisi olunmaz. İki karpuz bir koltuğa sığmaz. Partiler milletin bağımsızlığının ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının hem simgesi hem de garantisi anlamında olan devlete elbette sadık olacaklardır. Ancak devletin günlük hayatta hala devam eden dayatmacılığına karşı açıkça milletin yanında yer almalıdırlar. CHP bunun kısa zamanda gerçekleştirilmelidir. Aynı şey MHP için de söz konusudur.

 

CUMHURİYET ARİSTOKRASİSİ DEĞİŞİME ENGEL

 

CHP'nin siyasi sosyolojik açıdan toplumdaki tekabüliyeti nedir sizce? Şu anlamda soruyorum: Türkiye'de hep merkez sağ partiler büyük oylar aldı, iktidar oldu. Ama CHP'ye de hep büyük beklentiler yüklendi, sonra da başaramadı gibi bir hava yaratıldı, yaratılıyor. Yanlış olan bu olabilir mi?

 

CHP’nin bir bakıma kabuk değiştirmesine engel teşkil eden belli bir sınıfsal tabanı vardır. Bu olmaya da devam edecektir. Merkez sağ partiler de bu gerçeği görmeli ve çoğulcu bir toplumsal yapıyı içlerine sindirmelidirler. Ancak CHP’nin bu sınıfsal tabanı bir başka ifadeyle Cumhuriyet aristokrasisinin devam eden unsurları Türkiye’nin yükselen sınıfları değildirler. Türkiye’nin yükselen değerlerini de temsil etmiyorlar. CHP bu klasik tabanına bağlı kaldığı sürece Türkiye’de kendisini başarıya götürecek yükselen siyasi bir dalga yakalayamaz.

 

BAYKAL DÖNEMİ BİTMİŞTİR

 

Kılıçdaroğlu, Baykal CHP'sinden 'yeni bir CHP' çıkartmaya çabalıyor. Onun bu çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz, Kılıçdaroğlu'nu nasıl buluyorsunuz?

 

Çok olumlu olarak değerlendiriyorum. Bu hususta her şeye rağmen Kılıçdaroğlu CHP’de bir zihniyet devrimini başlatmıştır. Buna mukabil kendisi parti içinde yalnız gözüküyor. Bu önemli eksikliği aşabilirse kendisi de, partisi de başarılı olurlar. Kendisi hakkında hiçbir olumsuz düşünceye sahip değilim. Deniz Baykal için de değildim. Ancak Baykal’ın dönemi artık bitmiştir. Baykal CHP’nin ekseni kaydı diyerek ne kendisi bir yere gelebilir ne de CHP’yi bir başarıya taşıyabilir. Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’yi kurup geliştirmesinde büyük fayda görüyorum.

 

CHP’de yine bir kurultay söylentisi var, öngörünüz ne?

 

Denizler durulmaz dalgalanmadan demişler. CHP’nin denizi ise hep dalgalıdır. Şimdi bir de Deniz Baykal bu denizi dalgalandırıyor. Kılıçdaroğlu’nun duruma hâkim olacağını hem tahmin hem de temenni ediyorum.

 

MHP KENDİNİ YENİLEMEK ZORUNDA

 

MHP'de yaşananlar ve Bahçeli ilgili değerlendirmeniz nasıl?

 

MHP’nin de kendini yenilemesine ihtiyacı vardır. Milliyetçilik sadece bölücülüğe karşı çıkmaktan ibaret olamaz. Bahçeli döneminde MHP milliyetçilik düşüncesine yeni katkılarda bulunamadığı gibi kendi tabirleriyle milliyetçi harekete de bir canlılık getiremedi. Herhalde Bahçeli’de MHP’de bu hususları değerlendireceklerdir. Geçmişi, değerleri ve ideolojisi olan bir partidir. Yüzde 10’un üzerinde bir tabanı vardır. Bunu geliştirebilir ve büyütebilir. Ama bu haliyle değil.

 

KÜRT MESELESİNİ ÇÖZMEK İÇİN ANAYASA YAPILMAZ

 

Yeni Meclis yeni anayasayı yapacak, seçimlere bu bilgi, bu vaat ve bu taleple gidildi. Toplumda sivil bir anayasa yapma heyecan ve sabırsızlığı var. Anayasa açısından ne düşünüyorsunuz?

 

Yeni bir anayasa Türkiye için bir zorunluluktur. Yeni bir anayasa arzusu millete mal olmuştur. Buna mukabil yeni bir anayasanın somut ifadelerle nasıl bir anayasa olacağı ve asgarisinden bazı maddelerinin neler olması gerektiği hakkında henüz bir toplumsal uzlaşma gözükmemektedir. Meclisin açılışıyla birlikte siyasi partiler arasında bu hususta gerçekleşecek uyum ve bunun topluma ve STK’lara da mal edilmesi yeni bir anayasanın gerçekleşme ihtimalini güçlendirir. Ancak şu andan bakıp yeni anayasa konusunda bir tahminde bulunmak çok zordur. Önümüzdeki en az dört beş ayı kapsayacak gelişmeleri görmemiz gerekir.

 

Yeni Anayasadan, Kürt meselesi başta olmak üzere temel meseleleri çözmesi ya da çözüme katkı sağlaması gibi bir beklenti oluştu. Siz ne bekliyorsunuz yeni anayasadan? Anayasa, nasıl bir anayasa olmalı ya da olmamalı?

 

Anayasalar hiçbir zaman her derdin devası değildirler. Bunun böyle olduğuna inanmak yüz elli yıllık bir tarihsel yanılgıyı sürdürmek olur. Anayasalar çözüm getirmekten çok, milletlerin hür iradeleriyle gerçekleştirecekleri çeşitli çözümlerin önünü açacak süreci başlatırlar. Yeni bir anayasayla Kürt meselesinin çözümünün adeta eşdeğer hale getirilmesi yanış olmuştur. Kürt meselesini çözmek için anayasa yapılmaz. Anacak yeni ve demokratik bir anayasa Kürt meselesinin çok daha rahat tartışılabileceği ve bu konuda toplumsal mutabakatların oluşabileceği bir sürecin önünü açabilir. Eğer yeni bir anayasa ile Kürt meselesinin çözümü özdeş hale getirilirse yeni anayasa girişimleri daha başından akamete uğrayabilir. Kürt meselesi başlı başına ve ayrı bir şekilde ele alınmalı ve hür bir ortamda tartışılması gereken bir konudur. Kürt meselesi denilmiş ancak henüz bu meselenin üstündeki örtü kaldırılmamıştır. Farklı ve somut düşünceler ortaya konmamıştır. Bunları göz ardı etmemek icap eder.

 

FADİME ÖZKAN/STAR

Etiketler :
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.