Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Dağ kitabının kadın yazarı konuştu

01.07.2011 09:03
Kürt sorunu yazılarıyla tanınan Bejan Matur gündemi sarsacak iddialarda bulundu.

12 Haziran genel seçimlerinden sonra ülkede meydana gelen krizleri değerlendiren Bejan Matur çarpıcı açıklamalarda bulundu. Batur, tutuklu vekiller, Meclis'teki yemin krizi gibi kritik konuları değerlendirdi.

ÖCALAN SERBEST KALABİLİR

Matur, bu krizde BDP'nin tutumunun daha sert olduğunu, Öcalan'ın itidal çağrısında bulunmasına dikkat çekiyor. AK Parti'nin sadece Hakkari'de ara seçim yapma önerisini ise 'adaletsizlik' olarak nitelendiriyor. Matur'a göre, bu sürecin sonunda Öcalan serbest kalabilir.

Bejan Matur, Kürt sorunu hakkında derin yazılar yazan en önemli kaynaklara rahatlıkla ulşabilen bir yazar olarak tanınıyor. Matur, tüm bu gelişmeleri yakından izleyip, yorumlayan yazarlar arasından yer alıyor. Bu kritik süreci Euronews'e değerlendiren Matur, olay yaratacak sözlere imza attı.

İşte Bejan Matur'un Euronews'e verdiği demeç:

Türkiye’de genel seçimlerin yapıldığı 12 Haziran; 13 Haziran’da oluşan tablo ve son olarak milletvekillerinin yemin törenini boykot ettiği 28 Haziran tarihleri perspektifinden değerlendirdiğinizde Kürt meselesinin nereye gittiğini düşünüyorsunuz?
12 Haziran’a kadar ki süreçte gerek beklentiler gerekse iddialar çok başka türlü şekilleniyordu. AK Parti’nin bu kadar büyük bir çoğunlukla iktidara gelebileceği, MHP’nin barajı geçip geçemeyeceği, BDP’nin nasıl örgütleneceği tam olarak bilinmiyordu. 13 Haziran sabahı ortaya çıkan tablo şöyle oldu: AK Parti açısından büyük bir zafer, büyük bir başarı vardı. MHP’nin barajın üzerinde kalması Türk toplumunun bazı reflekslerini ortaya koydu. Bağımsız adaylarla seçime giren BDP’nin ne kadar örgütlü bir yapı olduğunu görmüş olduk. Bence seçimin iki galibi vardı: AK Parti ve BDP. CHP hayalkırıklığı yaşadı. Bu tablo, AK Parti’nin iki seçmenden birinin oyunu alması, siyasi ve ekonomik istikrar beklentisi ile açıklanabilir. AK Parti’nin güven duyulan, güven veren bir yapı olduğu düşüncesi var. Ama yemin töreninden sonra yaşananlara bakıldığında, bugün AK Parti’nin bu zaferine büyük bir gölge düştüğünü görüyoruz. Bu da açıkça görüldüğü gibi başbakanın zaferinin tadını çıkarmasını engelliyor.

Peki BDP açısından baktığınızda nasıl görüyorsunuz bu tabloyu?
Bence BDP’yi bütün partilerden ayrı değerlendirmek gerekir. Yapılanış biçimi, şeması, teşkilat yapısı diğer partilere benzemiyor. Farklı dinamikleri var. Farklı bir siyasi kültüre dayanıyor. Seçim barajı meselesinden dolayı farklı örgütlendi. 36 milletvekili çıkardı. Başından beri Meclis’te olmak onlar için önemliydi. Meclis’e girmek biraz meydan okuma gibiydi. “Her şeye rağmen biz orada olacağız” dediler. Bugün yaptıkları da başka bir meydan okuma. “İstediklerimiz olmaz ise gelmeyiz” dediler ve Meclis’e gitmediler. Fiilen demokratik özerklik ilan ettiler. Diyarbakır’da toplanarak fiili bir durum oluşturdular bir anlamda.

Bunu Türkiye’deki demokrasi açısından sağlıklı buluyor musunuz? İnsanlar vekillere kendilerini temsil için oy verdi. Ama onlar parlamentoya gitmiyorlar?
Bu bir siyasal kriz. Bu çok net. Ama bu krizin yol açabileceği olumlu bir durum olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yasa, yasama, hukuk çok sorunlu. Bu siyasal krizin sebebi hukuktan kaynaklanıyor. Yasaların yanlış oluşturulmasından kaynaklanıyor. Elimizdeki bir darbe anayasası. Hala darbe zihniyetinin etkisiyle hukuk dışı, demokrasi dışı uygulamalar var. Krize de bunlar neden oluyor. Belki bu kriz sayesinde bugüne kadar göz ardı edilen bu sorunlar çözülebilir. Başbakanın bu kadar ağırdan almasının ve muhalefetin hamlesini görmek istemesinin iyi bir kriz yönetimi olduğunu düşünüyorum. Bu sorunun çözüm yeri Meclis. Mademki tüm taraflar bu durumdan rahatsız o zaman oturup yeni anayasayı yapmaktan kaçamazlar. Bu krizi bir fırsat olarak görüyorum.

Peki Kürt halkı sorunlarının Meclis’te Ankara’da çözüleceğine inanıyor mu?
Mutlaka inanıyorlar. Oy verirken, Ankara’da görülmek için, “şu değerlere inanıyoruz” demek için oy veriyorlar. Merkez siyasetin içinde olsunlar diye oy veriyorlar. Birde şöyle düşünmek lazım, Kürt meselesinin şiddet sarmalından çıkabilmesinin tek yolu, demokratik siyasetinin kanallarını kullanmak. Bu açıdan BDP’nin desteği ile seçilen vekillerin, kendi seçmenlerine karşı sorumluluklarının fazla olduğunu düşünüyorum.

Peki boykot kararı tabanda destek görüyor mu?
BDP seçmenini tek tip düşünmemek gerekiyor. Evet, politik olarak kendisini BDP ve PKK ile özdeşleştiren bir kitle var ve bu kitle, boykot kararını net bir şekilde destekliyor. Çünkü her şeyden önce BDP’nin dayandığı siyasal gelenek, tepeden inmeci bir karar sürecini zorunlu kılıyor. Orada bireylerin tek tek düşüncelerinin pek de bir önemi yok. Kararlar yukarıdan alınıyor. Bütün taban bir kitle ruhu ile hareket eder. Orada romantizm, milliyetçilik gibi pek çok duygu etkili oluyor ve bu bir siyasi tavır haline geliyor. BDP’nin ikinci tip seçmeni diyeceğimiz kitle ise daha kültürel bir tercih ile sandık başına gidiyor. Siyasal olarak BDP ve PKK ile kesişme noktaları az olsa bile Kürt kimliğini merkeze aldığı için seçim tercihini o yönde kullanıyor. Bu kesimde boykot kararının net bir şekilde desteklendiği söylenemez. Ama yine de şunu belirtmek gerekir, hali hazırdaki durumda yaşanan adaletsizlik duygusu Türkiye’de hemen tüm kesimleri rahatsız etti zaten. Hatip Dicle’nin 78 bin kişinin oyunu aldıktan sonra mazbatasını almamasını kimse kabul edemez. Hatip Dicle’nin de Mehmet Haberal, Mustafa Balbay ve diğerleri gibi vekilliğinin sabitlenmesi, ama tutuklu kalması seçenek olabilirdi. Ona oy verenlerin sitem içinde olması anlaşılır bir durum. Ama o sitem Meclis’e gitmeyin anlamına gelmez. O karar, yani Meclis’e gidilmemesi yukarıdan alınan, pazarlık edilmesi için alınan bir karar.

Yani Öcalan’ın ve PKK’nın etkisi var bu kararda değil mi?
Elbette. Bakın Hatip Dicle çok sembol bir isim. Hatip Dicle’nin temsil ettiği değerler PKK’nın değerleri. O kadar bedel ödemiş. Bunu şuradan görebiliriz: Neden Leyla Zana değil de Hatip Dicle yasaklı. İkisi de aynı dönemde ilk kez Meclis’e seçildi. İkisi de tutuklandı ve hapis yattı. Aynı yollardan geçti. Ama ikisi daha sonra yollarını ayırdı. Çünkü Leyla Zana emir komuta zincirinde yaşamayan bir kişi. Ahmet Türk de öyle. Ama bazıları mantalite olarak, yapıyı, değerler anlamında temsil ediyor. Hatip Dicle’nin sorun olması hukuken başka bir şeydir. Onun durumu, temsil ettiği değerlerle sembolik açıdan ancak Leyla Zana ile kıyaslanarak anlaşılabilecektir. Tabanın Hatip Dicle de bu kadar ısrar etmesi bir değer dünyasına atıftır. Bir de şu var: Ben Haberal ve Engin Alan meselesinde de bunun çok geçerli olduğunu düşünüyorum. Türkiye, son 50 yılı darbelerle yaşanan son 30 yılını da PKK’yı üretmiş olan, Ergenekon’un suç tablosunu oluşturan bir karanlık dönemden geçti. Son 30 yılın kurbanları ve failleri var. Haberal’a bu kadar sahip çıkmak, Hatip Dicle’ye bu kadar sahip çıkmak, o dönemin tarafları açısından bir vefa gösterisi, kendi içlerinden verdikleri kurbanlara sahip çıkma çabasıdır. Başbakanın “niye onları değil de başkalarını aday göstermediniz?” sözü çok doğru bir söz. Ama iktidar partisini de şu noktada eleştiriyorum. Kriz oluşana kadar ki süreçte karşı tarafı biraz çözüme zorlayıp bir uzlaşma arayışı yapabilirdi. Leyla Zana’yı ya da Ahmet Türk’ü çağırıp tutuklu vekillerin aday gösterilmesini belki engelleyebilirdi.

Krizin sona ermesi BDP açısından nasıl bir çıkış olabilir?
AK Parti Diyarbakır değil de Hakkari’de ara seçim öneriyor. Bu hakkaniyetli bir çözüm değildir. Sorunun oluştuğu yer Diyarbakır ise çözüm orada aranmalıdır. Evet, Diyarbakır sorunlu ve provokasyona açık bir yer. Ama AK Parti’nin önerdiği de çok hakkaniyetli değil. BDP’li bir vekilin yerine Hatip Dicle’nin seçilmesi öneriliyor ama toplamdaki sayı da önemli. Seçim yenilenir mi bilmiyorum ama özellikle BDP açısından ciddi bir pazarlık kozu olarak sonuna kadar kullanılacağını düşünüyorum.

Peki bu durumda, sizce ipler kopar ve bu kriz şiddete dönüşür mü?
Burada Öcalan faktörü çok önemli. İtidal çağrısı yapıyor sürekli. Tarih veriyor. Şimdi 15 Temmuz dedi. Daha etkili bir görüşme süreci başlatıldığını belirterek tabanını tutuyor. Son olarak Cengiz Çandar’ın raporuna da bakıldığında devlet içinde bir aklın Öcalan’ı da içine alan bir çaba harcadığı görülüyor. Şiddet’in önlenmesi için buna güvenilebilir. Öcalan’ın söyledikleri kendi tabanında etkili. 15 Temmuz’u 15 Eylül’e atabilir mi göreceğiz.

Bu sürecin sonunda sizce Öcalan hapisten çıkar mı?
Hedef o gibi görünüyor. Ama 3 yıl mı 5 yıl mı bilmiyorum. Hedef kesinlikle bu. Çünkü Öcalan dışında bir formül bulunmadı. Ne yazık ki şu anda en makul ses de ondan geliyor. Zaten Kürt siyasi hareketinin en önemli sorunu da bu. Çünkü ben kitabımda da (Dağın Ardına Bakmak) bunu yazdım. Siyasetin içindeki isimler dağdakilerden daha sertler, daha radikaller. İşin sahibi olmayınca bir sözcü konumuna düşüyorsunuz ve çok daha katı bir söylem içine giriyorsunuz. Bu da BDP’yi sorunlu hale getiriyor. Kürt sorunun çözümünü gerçekten samimiyetle istiyor muyuz? Belki de bunu sorgulamamız gerekiyor.

Bu haber toplam 3368 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri