Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Bu söyleşi Türkiye'yi sallayacak!

15.10.2012 13:57
Dilek Yaraş, Haberajanda Dergisi adına İsveç'e gitti, PKK itirafçısı ve JİTEM'in karukutusunu konuşturdu. Ortaya tüyler ürperten itiraflar çıktı.

Abdülkadir Aygan PKK, itirafçılık ve JİTEM üçgeninde son derece kilit bir isimdi. Abdullah Öcalan'ın akrabasıydı. Bölgede son 30 yılda yaşanan her çeşit terörün kara kutusuydu.

12 Eylül öncesinde PKK'ya katıldı, Kıbrıs'ta askerliğini yaptığı sırada Kıbrıs Rum kesimine kaçtı. Sonra da PKK'ya katıldı ve dağa çıktı. Yıllarca dağda kaldı. Ardından itirafçılık yasasından yararlanıp teslim oldu.

Ve bugün hala varlığıyla yokluğu tartışılan JİTEM'e katıldığını itiraf etti. JİTEM'de yaşadıklarını anlattığında, tarif ettiği bazı kuyulardan insan kemikleri çıktı. Ve ölüm tehditleri aldığında bir gece aniden yurt dışına kaçtı. Bu başdöndürücü hayat hikayesi aslında bölgede yaşananların belki de özetiydi.

O günden beri bazı yerlerde söyleşiler yatı ama bu kadar derine hiç inmemişti. Haber Ajanda Dergisi yazarı Dilek Yaraş'a anlattıkları, Türkiye'de yeni bir tartışmanın fitilini ateşleyeceğe benziyor..

Dilek Yaraş sordu, Abdulkadir Aygan Türkiye'nin ilk kez duyacağı tüyler ürperten gizli bilgileri anlattı.


-Abdullah Öcalan kendisiyle ne zaman ve nasıl irtibat kurdu?

-Namaz kıldığında teröristler onunla nasıl dalga geçti?


-Atatürk'e ve Fethullah Gülen'ie olan hayranlığı nereden geliyor?

-Hangi eylem yapılmak üzereyken PKK'dan ayrıldı?

-JİTEM'de karşılaştığı dehşet verici katliamlar üzerine ne yaptı? JİTEM'de kurucu veya iç personel olarak çalışan kimler vardı?

- Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım yaşıyor mu yaşamıyor mu?

- KCK ve PKK avukatları neden ısrarla onun Türkiye'ye gelmesini istiyor?

-Musa Anter'i o gece kim nasıl öldürdü?

-PKK'ya “Benim bölgemde eylem yapma. Bak şu, şu bölgelerde eylem yapabilirsin” diyen komutan kimdi?

-Efsane Albay olarak anılan Erdal Sarızeybek hakkında dehşete düşüren iddialar...

-KCK operasyonları hakkında ne düşünüyor, neden bu operasyonları çok önemli buluyor? “Bunların dışarıdaki damarları” derken neyi kastediyor?

-Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki fikirleri ne? Habur görüntüleri için ezber bozan açıklamaları.

- PKK'nın ölüm tehditleri devam ediyor mu?

Ve daha onlarca soru, onlarca cevap. Her biri birbirinden önemli bu soru ve cavaplar.

İşte Dilek Yaraş'ın İsveç'in bir kasabasına doğru başlayan yolculuğu, yolculuk sırasında hissettikleri, Aygan'la“Kurlar Vadisi” senaryolarını aratmayan buluşması, buluşma sonrası soruları, Abdulkadir Aygan'ın hafızalara kazınacak cevapları:

Başlangıç:

Çoğunuz gibi ben de Abdülkadir Aygan’ı eski bir PKK itirafçısı ve JİTEM’in iç yapısını deşifre eden biri olarak okumuş ve hafızamın bir köşesine koymuştum. İsveç’te yaşadığını bildiğim halde kendisiyle bir röportaj yapmayı düşünmemiştim. Açıkçası çok fazla takip de etmemiştim. Hakkındaki bilgim, siyasetle ilgilenen sıradan bir vatandaştan halliceydi. İsveç’e gideceğimi duyan Sevgili Muhteşem Tıraş, facebook’ta tanışıp diyalog kurduğu Aygan’a benden bahsettiğini ve bir röportaj yaparsam görüşmeyi kabul edeceğini söylediğinde, neden olmasın diye düşündüm ve Yavuz Selim’in de onayını alınca, hiç hesapta olmayan bu söyleşi için hazırlanmaya başladım.

Aygan’ın JİTEM’le ilgili anılarını okumayı en sona bırakmıştım. Trenle İsveç’in içine doğru yol alırken okuduğum JİTEM anıları bana gittikçe karanlık bir tünelin içine doğru çekildiğimi hissettirdi. Herşey o kadar koyu ve karanlıktı ki an geldi, “İlk durakta geri dönsem, vazgeçsem bu röportajdan” diye düşündüm. Onca yıllık gazetecilik hayatımda böyle bir duyguyu ilk defa yaşıyordum. Mavi Marmara röportajları da ağır ve acı bir olaya dayanıyordu ama söyleşileri yaptığım insanların yolu aydınlıktı. Aygan’ın anıları ise dibi görünmeyen kapkaranlık bir yoldu. O karanlığın içinden geçen insanın, yani Aygan’ın, tünelin ucundaki ışığa ulaşmak için çabaladığı, korku filmlerini aratmayacak bir yol...

Bu duygularla, Aygan’la sözleştiğimiz yere vardığımda karşımda tipik ve samimi bir Anadolu insanı buldum. Yolun bundan sonrası benim inisiyatifimden çıkıyordu artık. Çünkü Aygan ve ailesi, İsveç devletinin korumasında, kimliği ve adresi gizli bir hayat sürüyor.

aygan1.jpg

Aslında, Aygan’ın “Hoş geldin” faslından sonra söyledikleri genel ruh halini de yansıtıyordu. Beni beklerken, durakta yabancı ve tuhaf giyimli bir kadın görmüş ve kendisini takip ettiğinden şüphelenmiş. Bir süre takip etmiş kadını ama sonra vazgeçmiş. Ben, her zamanki rahatlığımla, “Turisttir merak etmeyin” deyince Almanya’dan, İsviçre’den, Hollanda’dan aldığı tehdit maillerini anlatıyor. Eh, benim için rahat olmak kolaydı tabii ki; uzun yıllar hem PKK hem de JİTEM’in içinde yer alıp, her türlü olaya şahit olduktan sonra her ikisinin de bütün pisliklerini deşifre ederek çıkmış ve iki zıt (!) grubu da kendisine ölümüne düşman etmeyi başarmış olan ben değildim nasılsa...

Aygan ailesinin yaşadığı kasabaya varana kadar uzun bir yolculuk yapıyoruz. Yol boyunca karşıma çıkan yer bildiren tabelaların hiçbirine bakmıyorum. Gazeteciliğimi (istemeden de olsa) muhbirliğe dönüştürmemek için kendimce aldığım bir önlem işte… Hani, olur a, Aygan’ı tehdit edenlerden biri onunla görüştüğümü duyunca “Nerede yaşıyorlar?” şeklinde bir soruyla çıkıverirse karşıma diye... Gülmeyin ama, siz de bir röportaja hazırlanacağım diye günler boyu Kurtlar Vadisi dizisindekilerden beter, hem de gerçekten yaşanmış hikayeler okursanız, benim gibi düşünürdünüz herhalde. Hatta belki de o kadarına bile gerek yok; olaylara şöylece kıyısından köşesinden değinen şu mütevazı yazının tamamını okumak bile benim oradaki haleti ruhiyemle aynı frekansa getirebilir sizi… Bu konuda iddiaya mı girseydim ne!...

Her neyse, biz yavaş yavaş başlayalım en hakiki öz Kurtlar Vadisi hikayemize:

Yolda, henüz yeni geçirdiği ve -kazaya tanık olanların ifadesiyle- meleklerin yardımıyla kurtulduğu trafik kazasını anlatıyor Aygan. Aynı, rahmetli Şenol Özbek’in geçirdiği kazaya benziyor anlattıkları. Şüpheli bir araba tuhaf hareketlerle yoldan çıkıp devrilmesini sağlıyor, sonra da ortadan yok oluyor. Sonuç: Hurdaya çıkmış bir araba, haftalar süren tedaviler ve hala ağrıyan kaburgalar...

Şenol Özbek’i çok seviyormuş Abdülkadir Aygan. Facebook’ta arkadaş olmuşlar. “Önce yanlış anladık birbirimizi, terörle ilgili bazı konularda tartıştık. Ama daha sonra ikimizin de özde aynı şeyi düşündüğümüzü ve insanlığa, Türkiye’ye hizmet amacında olduğunu anlayıp çok iyi arkadaş olduk. Sık sık istişare ederdik...” diyor.

Eve vardığımızda kapımızı eşi Asya açıyor. Biraz sonra, büyük oğlan (91 doğumlu) Salih ve en küçük kız Zeynep (1994) yanımıza gelerek gayet sıcak bir şekilde “Hoş geldin” diyorlar. Hemen ardından, şirinlik muskası Mustafa (2001) ile tanışıyoruz ve anında arkadaş oluyoruz. O kadar sıcak ve neşeli bir çocuk ki onu sevmemek imkansız; üstüne üstlük bir iltifat, bir hizmet ki, sormayın...

Trendeki kaçma duygusu, bu insanları yakından tanımak hikayelerini dinlemek isteğiyle yer değiştiriyor. Acelem de yok pek. Benim gidebileceğim ilk tren ancak ertesi sabah…

Aygan çiftinin iki çocuğu daha var. 82 doğumlu Leyla ile 90 doğumlu Zeliha. Leyla’nın da iki buçuk yaşında Helin isminde bir kızı var. Helin, Kürtçe’de “yuva” demekmiş. Yuva kavramının sürekli tarumar olduğu bir ailenin yeni nesli için en uygun isim, diyorum içimden. Eşiyle beraber Almanya’da yaşayan Zeliha hamileymiş. Anlayacağınız, yakında bir bebek daha geliyor Aygan ailesine.

Abdülkadir Aygan’ın anlattıklarının oluşturduğu ağır hava, Mustafa’nın ara sıra yanımıza gelmesi ve şakalaşması sayesinde dağılıp hafifliyor. Onun neşeli varlığı, soluklanmak ve dengeyi bulmak için bir hava koridoru işlevi görüyor adeta.

Asya, annesinin amcaoğlu olan Abdülkadir Bey’le on altı yaşındayken, Aygan’ın kaçak olarak yaşadığı zamanlarda düğünsüz derneksiz evlendirilmiş. “Nasip böyleymiş, bir arabaya bindik ve gittik.” diyor Asya. Aygan’ın Türkiye’yi ayağa kaldıran JİTEM itiraflarını da yurtdışına çıktıktan sonra gazetelerden öğrenmiş Asya. Böyle bir hayat sen ve çocuklar için de çok zor olmuştur, dediğimde, gülüyor ve “Ohoo, sen ona soracağına asıl bana sor. Otuz üç senedir bu çilenin içindeyim. On sene beraber değildik. Altı yedi sene cezaevindeydi. Üç sene kaçaktı.” diyor.

Kocasının JİTEM’de çalıştığını bilip bilmediğini sorduğumdaysa “Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Ben onu askeriyeye bağlı bir devlet memuru zannediyordum. Gerçi göreve çıkarken, ‘Dönemezsem, hakkınızı helal edin.’ derdi ama, herhalde teröristlerle savaşmaya gidiyorlar, diye düşünürdüm. İşkencelerden, JİTEM’in yaptıklarından hiç haberim yoktu. Hiçbir şey anlatmazdı ki...” diyor.

Vicdan muhasebesi

Sürekli kaç göç içinde bir hayat, her ay değiştirilen evler… Leyla babasını ilk kez üç yaşındayken görmüş mesela. Ve sonra ailece yurtdışına kaçış... O kadar kaç göçlü, cezaevleri kapılarında geçen evlilik hayatları boyunca ayrılmayı hiç düşünmemiş de Asya, bir tek bu yurtdışı işi çıkınca “Acaba ayrılsam mı?” demiş. Sonra annesinin “Senin yerin kocanın ve çocuklarının yanıdır.” telkiniyle vazgeçmiş. “Zaten bu ayrılıklardan başka da bir sorunumuz, geçimsizliğimiz yoktu.” diyor.
 

Tabii ki bütün bir aile olarak “kaçak” statüsünde ülke değiştirmek hiç kolay olmamış. Hele Asya için: “Yola çıkarken annemgiller öyle bir ağladılar ki sanki ölü çıkıyordu evden. Biz de çok ağladık. Beş gün İstanbul’da kaldık, sonra Rusya’ya geçtik. Ben Mustafa ve Zeynep’le Rusya’da kaldım. Oradan Prag, Viyana ve Almanya’ya geçtim. Çok korktum tabii. Beni uçağa bindiriyorlar, ‘şurada ineceksin’ diyorlar. Dil bilmiyorum bi’şey bilmiyorum…”

Dilini bilmediğin, soğuk bir ülkenin ücra bir köşesinde dokuz sene açık hava hapishanesi gibi bir hayata ne çocuklar ne de Asya alışabilmiş. İsveç’in hem havası hem de insanları soğuk, diyorlar. Geldiklerinden beri de hiçbiri Türkiye’ye gidememiş. Bir tek Asya, o da bu sene, yani dokuz sene sonra gitmiş memleketine ve biraz da olsa hasret gidermiş.

Asya’nın cefakarlığı ve vefakarlığı eşinde, minnet ve şükran duyguları olarak karşılık bulmuş:

“Eş konusunda çok şanslıyım. Allah razı olsun ondan. O zor günlerde, kaybolduğum zamanlarda hiç şikayet etmedi, yokluğu sorun yapmadı. Şerefiyle bekledi beni… Bütün bunlar onun inançlı olmasından, aile terbiyesinden kaynaklanıyor. İltihaplı romatizmasına rağmen beş vakit namazını aksatmaz, tespihini çeker. Son geçirdiğim trafik kazasından da onun duaları ve evimizin içinde kılınan namazlar sayesinde kurtulduğumu düşünüyorum.”

Eskiden de eşi gibi inançlı mıydı, diye merak ediyorum. Face’teki paylaşımlarında yaptığı inanç ve iman vurguları, paylaştığı ayet ve hadisleri görünce de aynı şeyi düşünmüştüm.

aygan2.jpg
Annem, babam, abilerim namazında niyazında insanlardı. Ailemden de çevremden de bir tek ben ‘terörist’ çıktım… Akrabam olan eşim ve ailesi de öyle, namazında niyazında inançlı insanlardır. Böyle bir çevrem olduğu için Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum. İnsanın değişmesinde bunun etkisi büyüktür. Aslında yapı olarak hep böyleydim… Dağda dahi, yemeğe başlarken içimden “Bismillah” demek geçerdi. Dil ile söyleyemesem de içimden söylüyordum. Mesela, örgütte bir iki kişi ara sıra namaz kılıyorlardı… Bu duruma diğerleri alaycılıkla yaklaşırken, ben onlara saygı ve sempatiyle bakıyordum.

Bu yapı vicdan muhasebesini de getirmiş olmalı beraberinde ki işin sonu itirafçılığa kadar varmış. Ne dersiniz?

“Aynen... Yani bir eylem anında can alacak kadar acımasız olacak şekilde şartlandırılmışsan dahi hiç değilse o yaptığından ‘Keşke yapmasaydım!’ deyip vicdanen bir muhasebe yapman lazım.”

Siz dediniz mi?

“Çok… Bu güne kadar hep dedim ve diyorum da… (Bunu derken, boynu bükülüyor hafifçe ve gözleri doluyor ya da bana öyle geliyor.) Ama ‘keşke’lerle yaşanmıyor. Olan olmuş... Neticede, kul kendi hakkını sana helal etmediği sürece sen o kula borçlusun ve cezanı göreceksin. Allah, kulunun kendisine karşı yaptığı hataları affedebilir, ama zarar verdiğin canına kastettiğin insan ile yüzleşmen gerekiyor.”

Siz hiç zarar verdiğiniz biriyle yüzleştiniz mi?

“77’de vurduğum, Ülkü-Bir Başkanı olan lise müdür yardımıcısının babası gelmişti mahkemeye. Nur yüzlü bir amcaydı. Onu görünce kahroldum, ağladım. Affetmesini istedim. Ama affetmedi… Haklıydı da… Ne emeklerle büyütmüş oğlunu, o yaşa getirmiş. Nasıl affetsin onu vuranı!? Tamam, belki oğlu da bir tarafın militanı olmuş, ya vuracak ya vurulacak… Sen o mücadelenin içindeyken bu kriteri düşünüyorsun. Karşındaki militan silahlı, senin amacının önünde engel, diye düşünüyorsun. O da seni öyle düşünüyor. Düşman oluyorsun. Tek çare, birbirini ortadan kaldırmak... Ama sonra, düşününce ve işin aslını öğrenince insan büyük bir pişmanlık ve vicdan azabı duyuyor.”

Çocukluk idolüm Atatürk’tü!”

1958 yılında, Urfa’nın Suruç ilçesinin köyünde doğan Aygan’ın yolu da Osmaniye’deki ortaokul yıllarında ülkücülerle kesişmiş.

Atletizm sporundaki başarıları ve düzgün kişiliği ile Osmaniyeli ülkücülerin dikkatini çeken Aygan, onların davetiyle bir süre derneklerine gitmiş birkaç kez. Hatta, dernektekiler tarafından, sınıfının ülkücü temsilcisi olarak bile seçilmiş. Ama bir süre sonra, oradaki konuşmaların fikirlerine uymadığını görmüş ve özellikle de Atatürk hakkında ileri geri konuşmalarından rahatsız olduğu için ayrılmış aralarından… Laf aramızda, ben ülkücülerin Atatürk düşmanı olduğunu hayatımda duymadım, ama en azından oradakiler öyleymiş demek ki...

Aygan’ın Atarük konusunda bu kadar hassas olması ise çok eskilere, taa çocukluğuna dayanıyor. Çünkü, ilkokul döneminde müthiş bir Atatürk hayranlığı başlamış onda. Bu durum lise birinci sınıfa kadar sürmüş. “İdolüm Atatürk’tü. Ona benzemek ister, onun gibi olmayı hayal ederdim.” diyecek kadar hem de…

Atatürk’ün en çok hangi özelliğinin onu etkilediğini sorduğumda ise, “Kurtuluş savaşını yapmış, ülkeyi yabancılardan kurtarmış… Çocukluk şeyi yani bilemiyorum. Neyi kurtaracaktım ki?! Desem ki Türkiye’yi, Türkiye kurtulmuş. Desem ki bazılarının dediği gibi ‘Kürdistan’ı, o zaman ‘Kürdistan’ diye bir şey duymamışız ki... Öylesine bir hayranlık işte...” diyor gülerek.

Her neyse, bu ayrılışın sonunda ülkücülerle arasında husumet başlar. Bir gün tesadüfen CHP’lilerin duvara slogan yazma eylemine katıldığı sırada ülkücü grubun saldırısına uğrayıp, aldığı kurşun yarasıyla hastanelik olur. Bu olay için, ülkücülerden nefretin, PKK’ya ise sempatinin başlangıç noktası diyebiliriz.

O dönemi, “Bilirsiniz, akbabalar bir yerde leş kokusu aldılar mı hemen oraya konarlar, bunlar da öyle… Benim o yaralanmam ve ülkücü kesime düşman olmam üzerine Abdullah Öcalan (tabii akrabalık da var ya) ‘geçmiş olsun’a geldi…” sözleriyle ifade ediyor Aygan.

Öcalan o ziyaretinde, “Adana’da liseye başlayacakmışsın. Oraya bizim Haki (Karer) arkadaşımız gelecek, onlar seninle temasa geçecekler.” sözleriyle Aygan’ın PKK’yla ilk bağlantıyı kurmasını sağlar… Ardından, yakalanana kadar süren sağ-sol çatışmaları dönemi başlar.

NİZİP'TEKİ ÜLKÜCÜLER NASIL KATLEDİLDİ?
KİMLERİN EVİNE İŞYERİNE BOMBA ATILDI?
PKK O DÖNEM KENDİ İÇİNDE NASIL İKİYE BÖLÜNDÜ?
VE PKK'DAN NASIL KOPTU, JİTEM'E NASIL ADIM ATTI?
TÜM BU SORULARIN CEVAPLARI BİR SONRAKİ SAYFADA

Nizip’teki ülkücülerin kırılması

Abdülkadir Aygan: “Nizip’te o zamanlar ülkücü gençler güçlüydü. Bunlarla ilk çatışmalar Nizip Lisesi çevresinde başladı. Solcuları, CHP’lileri dövmeye başladılar. Herkes kavga ediyordu. Birbirlerine silah çekiyorlardı. Halkın Kurtuluşu, Halkın Sesi gibi örgütler ve Maocular da vardı.

Bir ara Nizip’te güçlendik. Örgüt, sağcıları oradan temizlemek için silahlı mücadele kararı verdi. Dinamit, fünye gibi patlayıcıları da kendimiz yapıyorduk. Bu patlayıcıları ülkü ocaklarına, ülkü ocakları başkanının evine atıyorduk. O sıralar ülkücü kesimden beş-on kişi öldürdük. Böylece ülkücü kesimin etkinliği kırıldı. Aynı tip eylemler diğer bölgelerde de gerçekleştirildi. Üç-dört kişilik hücre evler silahlandırıldı.”

Aşireti aşirete kırdırdılar”

Abdülkadir Aygan: “Solun içinde kırk çeşit fraksiyon vardı. Bunların arasından bir kesim de Devrimci Doğu Kültür Ocakları altında toplanmıştı. PKK onlara Kürt milliyetçisi olarak bakıyordu. Kimisi Kürt ulusunun bağımsızlığını istiyordu. Kimisi de ‘Kürdistan’ demiyordu da ‘Doğu’ya da yol yapılsın, hizmet götürülsün.’ falan diyordu.

Bu arada PKK da bu grubun içine girdi ve Lenin’in, Stalin’in kitaplarından yola çıkarak ‘Ulusların kendi kaderini tayin hakkı.’ tartışmasını başlattı. Tartışma yerleri de genellikle solcu öğretmenlerin gittikleri TÖB-DER’lerdi.

Daha sonra bunlara ‘Apocular’ denildi. Sol kesim bunlara ‘ulusalcı’ diyordu ve sosyalizmi arka plana alıp Kürt ulusu meselesini öne aldıklarını düşünüyorlardı. ‘Siz halklar arasına nifak sokuyorsunuz, işçi sınıfını bölüyorsunuz.’ diyorlardı.

Apocular ise, ‘Kürtler özgür olmadan işçi sınıfı özgür olamaz.’ diyorlardı. Daha sonra bunlar, lümpen, bir baltaya sap olamamış, toplumda saygınlık edinememiş, etnik kökeninden dolayı horlanmış, dışlanmış, kişiler arasında taraftar toplamaya başladılar. Antep gibi sanayinin gelişkin olduğu yerlerde işçilere de el attılar.

Urfa tarafında, güya feodalizme, ağalığa karşı mücadele altında bir aşireti öbür aşiretin üzerine saldırttılar. Yıllarca aşiretler arasında, akrabalık bağları olmasına rağmen düşmanlık yarattılar. Birçoğu birbirini öldürdü, baskılar sonucu batıya, büyük şehirlerdeki varoşlara göçüp oralarda perişan bir şekilde yaşamaya başladılar… İşte sol kesim içindeki Kürt meselesi böyle başladı.

78’de, eli silah tutanları, ülkücülere, faşistlere karşı silah kullanıp başarılı olanları her bölgeden birer ikişer topladılar. Maraş’tan, Antep’ten, Tunceli’den, Diyarbakır’dan gelip Urfa’da toplanıldı. Orada hedefler belirlendi.
aygan3.jpg

İlk kırılma noktası

Yine 78 yılında, örgütün aşireti aşirete kırdırma politikasından ve kaldığı hücre evindeki arkadaşlarının kendi kafasındaki “devrimci” yaşantıya uygun olmayan tarzlarından rahatsız olan Aygan, kısa bir not yazarak silahını bırakır ve Nizip’e ailesinin yanına döner. Ama rahat bırakılmaz. Örgütün ileri gelenlerinden Mustafa Karasu tarafından “Sen nasıl örgütü ve silahını bırakırsın?” denerek, Abdullah Öcalan’ın yanına Antep’e götürülür. Öcalan, Nizip’te kalmasına onay verince ailesinin yanına geri döner. Bu arada ailesi, örgüt işlerinden uzaklaşır umuduyla amcasının kızıyla nişanlarlar. Fakat, bu işlerden sıyrılmak o kadar da kolay değildir. Öcalan’ın teşvikiyle, bir yaralama olayına karışır ve polis tarafından aranan bir kaçak durumuna düşer. O durumdayken, ailelerin baskısı ile bir kaçağa yaraşır şekilde, yani düğünsüz derneksiz evlenir. Sene 1979...

80’in Şubat’ında ve tabii ki kaçak olarak, bir arkadaşının evinde kalırken, ev sahibinin öğrenci olan kayınbiraderi, bir kahveye bomba atıp gelir. Onu takip eden mahalle bekçisi evi tespit eder ve sabaha karşı düzenlenen baskında, Aygan da evdekilerle beraber, üzerinde (herhangi bir olayda kullanılmamış) iki tabanca ve kitaplarla yakalanıp tutuklanır. Dosyası sivil mahkemeye devredilince dışardan yargılanmak için serbest bırakılır…

Son kırılma noktası ve PKK’dan kopuş

Abdülkadir Aygan: “Kuzey Irak’tan, 85’in Mayıs ayında yirmi kişi civarında giriş yaptık. Görev alanımız, Siirt, Şirvan, Bitlis ve Fatsa’nın bir kısmıydı. Gece gündüz yürüyerek, Şirvan bölgesine kadar geldik. Bir gün grup komutanımız, ‘Şu mezradaki Ramazan Şerif, bizden önce gelen grubu ihbar etmiş. İki arkadaşımız şehit olmuş. Cezalandırmamız gerekiyor. Mezrayı basacağız ve hepsini öldüreceğiz.’ dedi.

Keşif grubunda görev alıp mezraya gittim. Sabaha karşı mezrayı gözetlerken vicdanımla muhasebe yaptım. Öldüreceğimiz adam bir ajansa eğer, onun günahını bu kadınlar, çocuklar ve masum insanlar niye çeksin, diye durumu sorguladım. Ve vicdanım bunu kabul etmedi. Ben bu yola, bir kişi için masum insanları yok etmek üzere girmemiştim.”

Aygan farketmedi ama ben lafın burasında o olayın, yani Aygan’ın vicdani uyanışının, bir sene öncesine, PKK’nın 84 yılındaki ilk baskınına, Eruh-Şemdinli’ye gittim...

O günlerde Duran Kalkan tarafından, kılavuz olarak Şemdinli bölgesine gönderilen Aygan, bölgede PKK’nın ilk silahlı eylemi için keşif yaparken, hatta belki de Sarp dağlarında dolaşırken, ben de başka bir keşif ekibiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin doktor ve hemşirelerden oluşan sağlık grubuyla (Yüksekova’da yedeksubaylık görevini yapan o zamanki eşimin vesilesiyle) yanımda iki yaşındaki kızım da olduğu halde turistik gezi yapan, dağdaki Kürt kadınlarıyla, tercüman aracılığı ile de olsa yarenlik eden eden bir üniversite öğrencisiydim.

Aygan’ın kılavuzluk ettiği gruplardan biri Şemdinli baskınını gerçekleştirir ve erleri şehit ederken, bir başka grup da sabaha karşı 00:04’te bizim kaldığımız lojmanı kalaşnikoflarla tarıyordu… Kaderin garip bir cilvesi işte…

Haliyle, kılavuzluk yaptığı örgüt elemanlarının, askerlerimizi öldürdüğünü öğrendiğinde vicdan muhasebesi yapıp yapmadığını sordum…
aygan4.jpg

“Kamplar arasında tek başıma erzak taşırken düşünme fırsatım oldu. Ama, o zamanki aklınla ‘Canım savaşta böyle şeyler olur. Düşman askeriydi onlar.’ diye düşünüyorsun.”

Doğru söylüyordu; o baskının ertesi sabahı bizler, yani kadınlar ve çocuklar apar topar helikopterlerle gönderilirken, eşlerimiz de Şemdinli dağlarına düşman öldürmeye gitmişlerdi.

Ne o taraf, ne bu taraf öldürdüklerinin aslında kardeşi olduğunu düşünmüyordu.

Düşmandı onlar… Düşmandık biz…

PKK ne yana düşer JİTEM ne yana

Ve şimdi Aygan’la ben, iki karşı kampın insanı ya da iki eski “düşman” olarak, o günlerde yaşanan acıları ve vahşeti, kah gözlerimiz dolarak, kah kanımız donarak, ama illa ki soğukkanlı bir şekilde, soru-cevap şeklinde analiz ediyorduk… Hayat böyle bir şey işte…

Mezra baskınında masum insanların da katledilecek olması, kahramanımızın PKK’nın örgüt içi yargısız infazlarından, işkencelerinden, masum insanları öldürmesinden zaten rahatsız olan vicdanı için bardağı taşıran son damla olmuş ve devrimci militan Abdülkadir Aygan bir anda örgütü terkedip PKK itirafçısı konumuna geçmiş. Ardından zorunlu askerlik görevi ve o sırada kendisiyle bağlantı kuran JİTEM komutanlarının teşvik ve talebiyle resmi(!) devlet görevi başlamış.

JİTEM'E GİRMESİNİ KİM İSTEDİ?
JİTEM'İN BAŞINDA KİM VARDI?
EKİPTE YER ALAN İSİMLER KİMLERDİ?
HA PKK, HA JİTEM DEDİRTEN TÜYLER ÜRPERTİCİ OLAYLAR
GENÇ KIZLAR, MASUM İNSANLAR NASIL KATLEDİLDİ?
MUSA ANTER NEREDE KİM TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜ?

TÜM BU SORULARIN CEVAPLARI BİR SONRAKİ SAYFADA

Neden kabul ettiniz JİTEM’için çalışmayı?

“Çünkü PKK’ya çalışırken insanlığa karşı, kendi halkıma karşı ve Türk halkına karşı da vicdanen borçlanmış oldum. İç yüzünü öğrendiğim, millet için çok zararlı bir örgüt olduğuna emin olduğum PKK’nın engellenmesi için elimden gelen herşeyi boynumun borcuydu. Devlet, jandarma teşkilatının içinde yarı resmi de olsa, JİTEM’i kurmuştu. Bu projenin hayata geçirilmesine sebep olan kişi de Cem Ersever’dir... Şunu söylüyordu Ersever: ‘Sıradan bir Kürt insanı benim kardeşimdir, onunla hiçbir sorunum yok. Ama PKK, başka güçlerin hizmetindedir ve hem Kürtlere hem de Türklere zarar vermektedir. Bu mikrobun temizlenmesi lazım. Ama bunu, düz bir askeri mantıkla yapamayız.’”

Ha JİTEM, ha PKK!

80’li yıllarını PKK’ya adayan ve fakat şiddeti sivil insanlara yönelttiğini gördüğü için ayrılan Aygan, 90’lı yıllarını adadığı JİTEM’de de aynı şeylerin yapıldığına şahit olur.

Sıra, yeni bir vicdan muhasebesine ve “Ha JİTEM, ha PKK!” denerek bu “karanlık” örgütten de ayrılmaya gelir.

JİTEM’in karanlığını Aygan’dan dinleyelim:

“JİTEM’de de iş çığrından çıktı. Diyelim bir kişi terörist olarak tespit edilmiş, yakalanmış. Bunu yanında kim varsa onu da yakalıyorlar ve görgü şahidi bırakmamak için onu da öldürüyorlar. Mesela, Mersinli bir kız vardı, terörist olan onun erkek arkadaşıydı. Gençleri gezerken aldılar ve kızı da işkenceyle sorgudan geçirip öldürdüler. Cesedi neden sonra bir köprünün altında bulundu.

Bir de o ortamdan faydalananlar, rant elde edenler var. Korucu başları, bölgedeki komutanlarla, idari yetkililerle iyi ilişkiler kurmuş olan, onlara haber elemanı kisvesi altında bilgiler vermiş olanlar, Kuzey Irak’a gidiyor, silah, uyuşturucu kaçakçılığı yapıyorlardı. Ellerindeki (komutanlardan ya da idari yetkililerden aldıkları) ‘Bu şahıs bizim haber elemanımızdır.’ kağıdıyla yol çeviren polise bile kafa tutuyorlardı.

Yine bu kişiler, kendi çıkarına ters düşen ya da hasmı olan insanları JİTEM’e ‘terörist’ olarak ihbar ediyorlardı. Sonra da o insanlar JİTEM tarafından alınıyor, suçlu olsalar da olmasalar da işkenceden geçiriliyor ve öldürülüyordu.”

İşkence yaptıklarını hep öldürüyorlar mıydı?

“O kadar işkenceden geçirdiğini nasıl bırakacak?!”

JİTEM bitti mi?

“Susurluk olayından sonra kamufle edilmeye başlandı. Hatta göstermelik soruşturma da yapıldı. Ankara’dan bir yüzbaşı gönderdiler. Bu yüzbaşı, hepimizin sembolik olarak ifademizi aldı. Ama orada kim gerçeği konuşabilecekti ki?!”

Musa Anter ve Yeşil

Musa Anter’in katlini anlatır mısınız bize?

Olay günü, Yeşil (Mahmut Yıldırım), Cem Ersever, Mustafa Deniz, Neval Boz, Hogir (Cemil Işık) ve Şırnaklı Hamit (Hamit Yıldırım) Diyarbakır’a geldiler. Cem Ersever ve Neval Boz ‘Nemrut dağına gideceğiz.’ diyerek yanımızdan ayrıldılar. Yeşil, Mustafa Deniz, Hogir ve Şırnaklı Hamit, Diyarbakır JİTEM Grup Komutanlığı karargahında, yanımızda kaldılar.

Akşam üzeri, Hogir ve Yeşil, Şırnaklı Hamit’i, Musa Anter’in kalmakta olduğu otele gönderdiler. Hamit, otele gidip geldi fakat, Musa Anter ile görüşemediğini söyledi.
aygan5.jpg

Tekrar otele telefon açtılar. Ne konuştuklarını duymadım. Bir süre bekledik. Baktık ki ne gelen var ne giden... Ben ve Hogir aramızda ‘Burada fazla bekledik, bu işte bir terslik var. Polis devriyesi buradan geçerse bizi farkedebilir ve sorun çıkar. En iyisi beklemeyelim ve Yeşil’in yanına gidelim.’ dedik.
 

Tarladan yürüyerek tepede, Land Rover’in içinde bekleyen Yeşil ve Mustafa Deniz’in yanına gittik. Onlar da durumdan huzursuz olmuşlardı. Şırnaklı Hamit, Musa Anter’i getirmemişti çünkü.

Beş on dakika sonra Seyrantepe tarafında polis arabalarının siren seslerini işittik. Yeşil, telsizden polis kanalını izliyordu. Polis telsizlerinden ‘Bir şahıs eks olmuş.’ diye anons edilince, beklemekten vazgeçip, Land Rover’le Saraykapı’daki JİTEM karargahına gittik. Karargahta, sivil memmur Ali Ozansoy ana telsizin başındaydı. Ali’ye bu görevi, Tim Komutanı Savaş Gevrekçi vermişti. Ali Ozansoy, ‘Hamit, Musayı vurmuş galiba’ dedi.

Otuz kırk dakika sonra Hamit Yıldırım geldi ve Musa’yı vurduğunu söyledi. Yeşil ve Hogir, ‘Senin görevin Musa’yı yanımıza getirmekti, niçin vurdun?’ diye kızdılar. Hamit de, ‘Otelden aldıktan sonra, taksiyle yanlış yola girmiştik, yanında yeğeni de vardı. Taksiyi geri çevirip Silvan yoluna girdik fakat çok şüphelendiler. Ben de bu yüzden onları Seyrantepe’de indirip, sokakta vurdum. Tabancayı da kaçarken sokaktaki çöp tenekesine attım’ dedi.”

Hamit Yıldırım’ın, üzerine vazife olmayan bu cinayeti işlemesi gerçekçi geliyor mu?

“Tahminimce, Hamit Yıldırım o sıralar Ergenekoncu subayların ajanıydı. Belki ‘Yeşil ve Hogir Musa Anter’i öldürmez.’ diyerek gizlice Hamit Yıldırım’a görev verdiler.”

Yeşil yaşıyor mu?

“Yeşil’in yaşayıp yaşamadığı hakkında bilgim yok.”

YAZDIĞI KİTABI TÜRKİYE'DE KİM TARAFINDAN ÇALINDI?
ERGENEKON'İN İÇİNDE JİTEM MENSUBU KİMSE VAR MI?
BDP'LİLERİN AVUKATLARI NEDEN HER DURUŞMADA BU İSTEKTE BULUYOR?
DIŞARIDA SERBEST DOLAŞAN AMA SUÇLU OLAN PAŞALAR KİMLER?
KİMLER O'NU SUSTURMAYA ÇALIŞIYOR?
DEVAMI İÇİN BİR SONRAKİ SAYFAYA GEÇİN

 

Hayatının kitabının telif hakkı gaspedilmiş

Abdülkadir Aygan’ın PKK ve JİTEM dönemlerinde yaşadıkları, burada göründüğü kadar basit ve sınırlı değil tabii ki... Lakin, gerek kendisinden dinleyerek, gerekse kitabından ve sitesinde yazdıklarından okuyarak öğrendiğim her şeyi “hakkıyla” yazmaya kalksam Sevgili Yavuz Selim’in, Haber Ajanda’nın bu sayısını –hatta gelecek sayısını- bu hikayeye tahsis etmesi gerekir. Ama konu benim kadar sizi de sardıysa, bir haberim var size: Aygan, bütün yaşadıklarını kayda alarak kitap haline getirmiş. Düşüncelerini de zaten kişisel web sitesinde hem de sık sık güncelleyerek yazıyor.

Gelin görün ki, hayatının kitabından yana da çok dertli Abdülkadir Bey. Çünkü, emek hırsızlığı kapsamına girebilecek çok nahoş bir olay yaşamış. Bendeniz de, telif haklarına karşı aşırı, (sosyal paylaşımlarda bile kaynağın tam ve doğru gösterilmesi için mücadele edecek kadar) hassas olduğum için, bu konuyu da anlatmadan geçemeyeceğim. Daha doğrusu, Aygan’a anlattıracağım.

İşte telif mağduru kitabın hikayesi:

“Kitabımın word halini eski Nasname sitesinin editörü Şükrü Gülmüş’e gönderdim ve Nasname’nin açmış olduğu yardım kanpanyasına katkı sunmak istedim. Kitabı Almanya’da ‘Çapraz Ateş’ adıyla bastırıp satan Şükrü Gülmüş, hiç kimseye bir kuruş para vermedi (Nasname’ye dahi)… Kaç adet bastırıp sattığı da meçhul. Sonra; Şükrü Gülmüş beni gazeteci-yazar Nevzat Çiçek’le tanıştırdı ve Nevzat’ın kitabımı Türkiye’de bastıracağını, bana da telif hakkından ve kitaplardan on adet vereceğini söyledi. Şifaen kabul ettim. Ancak, Nevzat Çiçek kitabımı kendi adıyla ve bazı yerlerinde çıkarma-ekleme yaparak bastırdı. Üstelik, ne bana ne de Nasname’ye ne 1 kuruş ve ne de 1 kitap gönderdi. Yazışmalarımızda söz vermesine rağmen bugüne kadar hiçbir sonuç yok. Tabii neticede, kitabımı Nevzat’a peşkeş çeken, Şükrü Gülmüş’tür. Avukatım da Nevzat’la görüştü, ‘Telafi ederiz.’ demiş ama hala hiçbir gelişme yok.”

Eh, Nevzat Çiçek olur da bu satırları okursa, kitabın asıl sahibine birkaç kitap göndermeyi ihmal etmez herhalde artık.

aygan6.jpg

Bu arada, Abdülkadir Bey de kitabını (telif hırsızlarına demeyelim de “aymazlarına” inat) kişisel sitesinde yayınlıyor. Merak ediyorsanız oradan okuyabilirsiniz …

Dolayısıyla biz de artık, PKK ve JİTEM’in geçmişte kalan en derin, en karanlık ve en kapsamlı ayrıntılarına girmeden, olay(lar)ın günümüze düşen kısımlarına odaklanabiliriz.

Ergenekon’da JİTEM’den kaç kişi var?

Laf açılmışken, Ergenekon davaları hakkındaki görüşlerinizi de öğrenilim? JİTEM’de suç işleyen şahısları ve illegal olayları isim isim açıkladınız. Bu açıklamalarınız değerlendirildi mi?

“Bir tarafta, PKK cephesinde bir iki yüzlülük var. Hadi, PKK’yı bir yana bırakalım. PKK, bu meselede kabahatlı olan JİTEM’den daha beter bir şey zaten... Ama, Kürt halkının temsilcisi olduğunu iddia edenler yeri geldiğinde, ‘Faili meçhuller çözülsün!’ diyorlar, Cumartesi Anneleri’nin, kayıp yakınlarının etkinliklerine katılıyorlar ama Diyarbakır’da süren dava için hiçbir eylemde bulunmuyorlar. Apo’nun burnu akıyor diye neler yapıyorlar, üzerlerine bomba bağlıyorlar, ortalığı molotof kokteylleriyle savaş alanına çeviriyorlar. Yakıp yıkıyorlar. Ama orada kanunsuz bir şekilde on bin, on beş bin Kürt öldürülmüş, onu görmüyorlar… Kürt olsun, Türk olsun farketmez ayrıca…

Onların avukatları mahkeme heyetinden sadece neyi talep ediyor biliyor musunuz?! İsveç’e sığınan Abdülkadir Aygan’ın Türkiye’ye getirtilmesini… O mahkeme de bunları ciddiye alıyor ve beni istetiyor…”

Bir dakika, kafam karıştı… BDP’lilerin avukatları mı diyor bunu?

“Ya, BDP zihniyetli avukatlar işte... Bütün avukatlar onların zihniyetinde demiyorum. Ama bir kısmı da var ki bu faili meçhuller dosyasındaki bazı davalara giriyorlar ve orada ‘Ya mahkeme heyeti! Heey Ankara’dakiler! On on beş bin faili meçhul var. Herkes bunu duyuyor. Listeler yayınlanıyor. Her yerden tek tek cesetler, kemikler çıkıyor. Bütün bunları yapanlar bu üç-beş zavallı itirafçı mıdır? Korucu, uzman çavuş mudur?’ demiyorlar.

Mahkeme, suçlu sandalyesine itirafçıları oturtuyor, esas suçluları oturtmuyor. Ya kardeşim! Bu insanlar, o suçlar işlenirken ‘itirafçı’ statüsünde değildi ki… Bunlar devletin resmi memuruydu. Sicil numaramız var. On sene hizmet etmişiz. Sizin tayin ettiğiniz komutanların emrinde çalışmışız. O komutanlar nerede?

Çarşaf çarşaf liste veriyorum. En tepeden en aşağıya kadar isim veriyorum… En alttakiler mi suçludur, tepedekiler mi? Eğer, bu işin üzerine ciddiyetle gidilecekse, samimiyet ve dürüstlük varsa, tepeden başlanacak... Tepeden başlanamıyorsa da ortadan başlansın. Albaylara, generallere çıkamıyorsan, ortadaki binbaşılardan, yüzbaşılardan başla…”

E, birçok üst rütbeli subay da tutuklandı ama…

“Hani JİTEM’den kim var? Kaç kişi? Faili meçhuller var mı? O bölgedeki JİTEM’in emrinde çalışan astsubay bile, tim komutanının izni olmadan adımını dahi atamaz. Tim komutanının rütbesi en az yüzbaşıdır. Ondan sonra gelen bölük komutanıdır; onun da rütbesi en az binbaşıdır. Bunun üstü de Ankara’dakilerdir, Gruplar Komutanlığı’dır. Gruplar Komutanlığı’nda albaylar, yarbaylar var. Onun başında kim var? İstihbarat Başkanı… İstihbarat Başkanı kimdir? Generaldir... Ondan sonra da Genelkurmay’a, karanlık devletlere, taa Harp Dairesi’ne kadar gidiyor bu iş… Kökü Gladio’ya dayanıyor. Ve işin bu yönü takip edilmiyor. Bloke edilip, belli bir lokal düzeyde tutuluyor.”

Peki, “siz” ne için suçlandığınızı düşün&uum

Bu haber toplam 8830 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri