Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Semra Duyar ilk kez konuştu

23.01.2011 12:21
Milliyet gazetesi yazarı Can Dündar, Mustafa Duyar'ın eşi Semra Duyar ile görüştü. İşte Semra Duyar'dan çarpıcı açıklamalar...

‘Sabancı cinayeti örgüte sipariş edilmiş olabilir’

Can DÜNDAR
can.dundar@e-kolay.net

 

'Mustafa, Sakıp Sabancı’nın o günlerde hazırladığı ‘Güneydoğu Raporu’nun onu hedef haline
getirdiğini düşünüyor, cinayetin bu nedenle örgüte sipariş edilmiş olduğundan şüpheleniyordu. ‘Ama bir şeyleri bilmek bana da zarar verir’ diye düşünüyordu’ 

Semra Duyar, Mustafa Duyar’ın eşi...  Ama olağanüstü koşullarda gerçekleşmiş, kısa sürmüş, kötü bitmiş, pek alışılmadık bir evlilik onlarınki...
Birbirlerini pek az tanıyorlar.
Hep cezaevinde kalmışlar.
Pek az birlikte olabilmişler.
Tanışmaları 1997 başı...
Evlenmeleri 1997 yazı...
Duyar’ın öldürülmesi 1999 başı...
Yine de çoğu ayrı koğuşlarda geçen bu iki yıl içinde, başlarından geçenleri konuşmak, yaşadıklarını birbirlerine aktarmak için yeterli zamanları olmuş.
Mustafa Duyar, yaşadıklarını öldürülmeden önce bana anlatmak istemişti. Bu röportaj gerçekleşemedi. Eşinden dinlediklerim, tam olarak onun anlatmak istedikleri miydi; bilmiyorum. O yüzden Semra Duyar’ın anlattıklarının “ikinci el” bilgiler olduğunu ve 12 yıl aradan sonra aktarıldığını bilerek okumakta yarar var. Yine de bunun çok önemli bir tanıklık olduğunu ve bu karanlık olaya bir nebze olsun ışık tutabileceğini umuyorum.
İşte Semra Duyar’ın eşinden dinledikleriyle “Sabancı Suikastı...


MUSTAFA DUYAR, ÖZDEMİR SABANCI’YI VURDUKTAN SONRA AĞLADI VE DEDİ Kİ:
“Yine katil mi olduk?”
“Mustafa, Sabancı eylemi hakkında konuşmayı sevmiyordu. Sadece iki kez konuştuk bu konuyu... Bana anlattığı şuydu:
“Mustafa (Duyar) ve İsmail (Akkol) 1995 yılı sonunda Bayrampaşa Cezaevi’nde Ercan Kartal’la görüşmeye gidiyorlar. O dönem Ümraniye Cezaevi’nde olaylar var. Ercan, Sabancı eylemi için baskı yapıyor.
“Eylem günü yönetim katında çaycı olarak çalışan Fehriye Erdal’ın verdiği kart sayesinde içeri girip yönetim katına çıkıyorlar.
“Fehriye’nin gösterdiği kapıyı açıp içeri giriyorlar. Sözde Fehriye odaları şaşırıyor, Sakıp Sabancı’nın değil, Özdemir Sabancı’nın odasını gösteriyor. Bu biraz tuhaf!
“İçeri girdiklerinde Özdemir Sabancı kahve içiyor. Mustafa onu ve Haluk Görgün’ü vuruyor.
“Sonra çıkışta kimsenin yardımı olmadan, rahatça binadan kaçıyorlar. Bana bu da saçma gelmişti anlattığında...”
“Bayan vurmayacaksın!”
“Bir ayrıntı vereyim:
“Mustafa eylemden önce İsmail’e ısrarla:
‘Kesinlikle bayan vurmayacaksın. Sekreter bağıracak olursa bir şekilde susturacaksın, ama vurmayacaksın’ diyor.
“Böyle maço bir tarafı vardı. Sonradan sekreter bağırınca İsmail’in panikleyip Nilgün Hasefe’yi öldürdüğünü duyunca çok şaşırmış.
“O gece İsmail’le Maslak’ta ormanlık bir yere gidiyorlar. Sarhoş olana kadar içip ‘Yine katil mi olduk’ diye ağlıyorlar.
Sonra ‘Vatan’a (İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasına) yakın bir evde kalmışlar. Bir süre de bir savcının kızının evinde saklanmışlar. Ardından da Rodos-Atina üzerinden Almanya’ya gönderilmişler.”


DUYAR PİŞMANDI
“İşte böyle bir askeri vurdum ben!”
“Aslında Maslak’ta vurduğu askerler için daha fazla üzülüyordu.
“Bir keresinde görüş yaptığımız sırada avukat odasının demir parmaklıklarının arkasından bir asker geçiyordu. Mustafa’dan sigara istedi. Mustafa askere sigara verdi. Gözleri doldu. Rengi kül gibi oldu. Sigarasını yaktıktan sonra; ‘İşte benim öldürdüğüm asker de böyle bir gençti’ dedi. ‘Neden herkes Sabancı’nın üzerinde duruyor da askerler dile getirilmiyor. Bu memlekette bir tek Sabancı mı öldürüldü’ diye söyleniyordu.
Özellikle Sakıp Sabancı’ya sinirleniyordu. Bu konuda çok konuşmasına ve örgütü değil, hep kendisini hedef almasına kızıyordu.
‘-Senin kardeşin öldürülse ne hissederdin? Sen konuşmaz mıydın’ diye sordum bir seferinde...
“-Evet, haklısın tabii” demişti.
Yaptığı işle övünmüyordu.
Pişmandı.”


İtirafçılar koğuşunda nikâh
“Cezaevinde iki günde bir akşamları siyasi mahkûmlar, itirafçılar avukat odasında buluşur görüşürdü.
“Mustafa meşhur bir tutukluydu.
“Bana ısrarla ‘Sen de tanışsana’ diyorlardı. Ama ben selam vermedim. Onun Sabancı suikastını yaptığı dönemde ben de örgüt içinde sorgudaydım. Örgütten ayrılmak istediğim için bana işkence yapıyorlardı. Bir yandan da ‘Bak koskoca Sabancı’yı indirdik, seni mi öldüremeyeceğiz’ diye tehdit ediyorlardı. Bu yüzden Mustafa’ya karşı tepkiliydim.
“Sonra tanıştırdılar bizi...
“Baktım, iyi birine benziyordu. Gözlerinde Akdeniz sıcaklığı vardı. Cezaevi psikolojisiyle aramızda bir dostluk oluştu. Bana çocukluğunu, yaşadığı zorlukları anlattı.
‘- Sen nasıl adam öldürebildin’ diye sordum.
‘- Hiç katile benzemiyorum değil mi’ cevabını verdi.
‘- Benzemiyorsun’ dedim.
“Öyle birine benzemiyordu gerçekten de...
‘- Sen de mi soruyorsun? Örgütü bilmiyor musun’ dedi.
“Hangi psikolojiyle yaptığını tahmin edebiliyordum; şartlanmış bir beynin ne olduğunu biliyordum.
“Yine de ben yapamazdım.”

İlk ve son flörtümdü
“Zamanla aramızda duygusal bir yakınlık doğdu. Daha önce hiç flörtüm olmamıştı; (cezaevinde ne kadar flört yaşanabilirse) bu, benim ilk flörtümdü. İster inanın ister inanmayın, sonra da başkası olmadı.
“Çok iyi bir kader arkadaşıydı. Çok birikimli bir çocuktu. Kendini geliştirmişti. Kendisine farklı bir yaşam tarzı sunulsa eminim çok farklı bir insan olurdu.
“Ona karşı bir sıcaklık hissettim. Önyargım yıkıldı.
“Tanıştıktan iki ay sonra, Mart ayında bir gün açık görüş sırasında bana;
‘- Evlenelim mi?’ diye sordu.
‘- Hadi evlenelim’ deyiverdim.
O gün hemen dilekçe yazmış ikimiz adına, idareye vermiş.
Ertesi gün ben ağabeyime söyledim. Çok kızdı. Ailemde herkes karşı çıktı. Onun üzerine vazgeçtim.
Mustafa’ya gidip ‘Ben vazgeçtim’ dedim.
‘Asla olmaz. Ben idareye dilekçe verdim’ dedi. Çok ısrar etti. İşlemler de başlamıştı. Ailemi karşıma almak pahasına evlenmeye karar verdim.
Temmuz ayında avukat odasında nikâhlandık.
Ailelerimiz karşı çıktığından akrabalar gelmedi. Öbür koğuşlardan gelen temsilciler oldu. Memurlar, gardiyanlar geldi.
Günlük kıyafetlerleydik. Eğlence yapılmadı.
Benim şahidim Cezaevi Müdürü idi. Mustafa’nın şahidi, vefat eden arkadaşı Ergül oldu.
İmzaları attık. Cezaevi koşullarında ne kadar olabilirse ikram yaptık. Ben kendi koğuşuma döndüm; Mustafa kendi koğuşuna gitti.”

ALMANYA’DA MUHASEBE
“Öldürdüm ama niye öldürdüğümü bile bilmiyorum”
Almanya’da iken kendisiyle aynı evde saklanan bir adam varmış. Bir gün adamın fotoğrafını TV’de görmüş. Abdi İpekçi cinayetinin azmettiricisi ülkücü Yalçın Özbey olarak bahsediliyormuş ondan...
“Özbey’le aynı evde kaldığını söylemişti bana... İpekçi ve Sabancı cinayetlerine karışanların aynı evde saklanıyor olmasından rahatsız olmuştu.bir gün örgüt liderlerinden biriyle evde TV izlerken Alman polisiyle dört DHKP-C militanının çatışmaya girdiği ve öldürüldüğü haberini duymuşlar. Örgüt sorumlusu, haberi duyunca elinde şarap kadehi olduğu halde ‘Hay Allah, silahları da yakalattılar’ demiş. Mustafa bozulmuş. Cezaevlerinde ölüm oruçları sürerken örgüt yöneticisinin orada sefa sürmesi ve ölenlerden çok yakalanan silahlara üzülmesi karşısında şaşkına dönmüş.
“Kullanıldık”
“Yaptıkları işi orada sorgulamaya, ‘Niye yaptık’ diye düşünmeye başlamışlar.
“Bana, kullanıldıklarını söylüyordu:
‘Öldürdüm, ama niye öldürdüğümü ben bile bilmiyorum’ demişti.
Sakıp Sabancı’nın o günlerde hazırladığı ‘Güneydoğu Raporu’nda BASK modeli önermesinin onu hedef haline getirdiğini düşünüyor, cinayetin bu nedenle örgüte sipariş edilmiş olduğundan şüpheleniyordu. (*)
‘Ama bir şeyleri bilmek bana da zarar verir’ diye düşünüyordu. 

“Abla teslim olacağım”
“Mustafa o dönem İsmail’e ‘Devletten de örgütten de kaçalım. Ben dil biliyorum, idare ederiz’ demiş. Bir bocalama dönemi yaşamışlar. ‘Devlete teslim olsak örgüt bizi öldürür mü’ diye düşünmüşler. Onların kaçış planı yaptığını örgüt fark etmiş. Hemen Mustafa’yı Suriye’ye göndermiş.
“Mustafa Suriye’de bir süre kaldıktan sonra 1996 sonunda devlete teslim olmaya karar vermiş. Ablasına ‘Ben teslim olacağım’ diye mesaj göndermiş. Ablası, ‘Öldürürler seni’ dediyse de fikrinden caymamış. Evdeki para dolu bavuldan bir miktar para almış. Şam’daki Türk Büyükelçiliği’ne gitmiş. Muhaberat yakalarsa örgüte teslim eder korkusu içindeymiş. Elçiliğin kapısındaki görevliler kendisini göçmen zannedip içeri almamışlar. İsmini, karıştığı eylemi söylemiş. Kapıda epey bekledikten ve parmak izleri Ankara’ya gönderildikten sonra içeri alınmış ve Türkiye’ye yollanmış.
“1996 sonunda onu Kırklareli Cezaevi’ne getirdiler.
“Kırklareli, itirafçıların bulunduğu cezaeviydi. Ben de oradaydım. DHKP-C’ye 1989’da 16 yaşında girmiştim. 1995’te yakalanmıştım. 7 yıl 6 aylık cezam vardı. Yargıtay aşamasındaydı.
“1997’nin Ocak ayında ilk kez orada karşılaştık.”

CAN DÜNDAR’IN NOTU
(*) Burada hâlâ güncel olması nedeniyle kısaca Sakıp Sabancı’nın bu konudaki çabalarını hatırlatmakta yarar var:
Sabancı, 1995 yılında İstanbul Sanayi Odası’ndan bir heyetle birlikte Diyarbakır’ı ziyaret etmiş ve bu geziden sonra “Doğu Anadolu Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Politikaları Raporu”nu hazırlamıştı. O yılın Kasım ayında kitap olarak da yayınlanan bu raporda bölgede yatırımların teşvik edilmesi ve artırılması için bir sistem geliştirmeyi öneriyordu. Ancak Sabancı, sorunun sadece fabrika kurmakla çözülemeyeceği görüşündeydi. “İspanya ve İngiltere’de de bu tür olaylar meydana geldi. Onları inceleyelim” diyordu. Bu sözleri “Sabancı BASK modeli önerdi” şeklinde basına yansıyınca “Ben ‘Bu modelleri inceleyelim’ dedim. ‘BASK modelini aynen getirelim’ diyemem” şeklinde açıklama yapmıştı.
Lakin dönem “şiddete karşı şiddet” sloganının geçerli olduğu dönemdi. Bu “erken uyarı”, beklenen karşılığı bulmadı. Hatta MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Sabancı’yı “Sakıp Ağa, çizmeden yukarı çıkıyorsun. Politikayı oyuncak mı zannediyorsun” diye uyardı. Sabancı o günden sonra bir daha bu konuya girmedi.

YARIN: Nasıl çocukları oldu?

 

Kaynak:
Bu haber toplam 5538 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri