Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Bu filozofları hiç böyle okumadınız!

04.02.2011 12:05
Elealı Zenon, Romen Diyojen, Empedokles, Thomas More, Herakleitos, İbnü’l Arabi, Platon, Campanella, Sokrates, Pythagoras ve Nietzche yeniden şaşırtıcı bir şekilde yazıldı. Hiç böyle okumadınız!

Dursun Kabaktepe'nin röportajı

 “Bilgeliğe, hikmete, tecrübeye karşı olan zaafım beni filozofların hikâyelerini yazmaya itti. Aklın koyduğu yasaları vicdanın oluşturduğu değerlerle alaşağı ediyorlar.”

“Hikâyenin ruhuna uygun kelimeleri bulmak, neyi kullanıp neyi kullanmayacağımı bilmem, filozofları tanıtacak kaynaklara ve dönemlerine inmeme bağlıydı. Kelimelerin müziği önemliydi”

“Doğunun İslâm temelli tasavvufî geleneği ile Batının, zaman zaman törensel olabilen inisiye geleneği arasında mühim farklılıklar var. Bende hikayelerimde dil farkına dikkat ettim.”

Yazar Hasibe Çerko, Şule Yayınları’ndan çıkan Us Lekesi isimli kitabında filozofları öyküye taşıdı. Felsefe öğretmenliği yapan Çerko, Elealı Zenon, Diogenes (Romen Diyojen), Empedokles, Thomas More, Herakleitos, İbnü’l Arabi, Platon, Campanella, Sokrates, Pythagoras, Nietzche, el-Kindī, Sühreverdî, Farabi, İbn Sina, İbn Bacce ve İbn Seb’in gibi Batı ve İslam medeniyetinin önemli isimlerini hikayelerinin kahramanı olarak seçti. On yedi hikâyede filozofları yeni bir kurgu ile okuyucuya anlatarak bilgi ikinci planda kaldı, kurgu ön plana çıktı. Bizde Moralhaber.Net olarak Hasibe Çerko’ya Us Lekesi’ni nasıl yazmaya başladığını, yazarlık serüvenini, Batı ve İslam dünyasında önemli bir yere sahip olan filozofların hikâyelerini nasıl yazdığını ve hedeflerini sorduk.

55285.20110204120704.jpg

 


-Us Lekesi’ni yazma fikri sizde nasıl oluştu?
Ben şiir, deneme ve güncel hikâyeler yazıyordum. Sonra ki aşamada bir nevi yazı kendi türünü seçti diyebiliriz.

-Ne kadar zamanınızı aldı?
Üç buçuk yılımı aldı. Tabii bu yalnızca yazıya dökme işi için geçerli. Yıllardır içimde taşıdığım çok sahne vardı. Kısmen bu kitapta yer buldu.

-Nasıl?
Kesik Başın Mektubu’nda Margaret’in, babasının başını nehre atılmaktan kurtarması; yani bir yolunu bulup kaçırması etkilemişti beni. Yıllar önce More’in hayatını incelemiştim.

MEŞAKKATLİ BİR SERÜVENDİ US LEKESİ

-Zor beğenip yeniden yazdığınız hikayeleriniz oldu mu?
Bir hikâyenin istediğiniz bütün bir anlamı kuşatması ne işçilikten, ne de okuma ediminden ayrı düşünülebilir. Bu yüzden zor beğendiğim ve defalarca yeniden yazdığım hikâyeler oldu. Eğer, hikâye ortaya çıktıktan sonra okuyarak her seferinde ufak tefek değişiklikler yapmak yeniden yazmaksa bu bazen otuz, bazen daha fazla. Yok, bütün bir metni kurgu açısından da değiştirmekse bu daha az hikâyenin başına geldi. İki yıl, üç yıl aradan sonra tamamen yabancılaştım kimi metinlere. Anladım ki istediğim düzeye gelmemiş, tekrar yazdım. Farklı zaman ve mekânlarda yazıldı.

-Hikâye konusunda birçok ünlü yazar edebiyatta bu türün romandan daha zor oluğunu vurgular.  Peki, sizin dünyanızda nasıl?
Her yazarın zoru, kolayı, handikabı ve sıçrama zemini vardır. Bende de hikâyenin zor bir yazın türü olduğu fikri ağır basıyor vicdan terazimde.

-Hikayelerinizi yazma sürecinde özel bir okuma listeniz oldu mu?
Bu soru kendi içinde bir tehlikeyi de barındırıyor. Dikkatli olmam gerekir sanırım. Çok boyutlu, bol çeşnili bir okuma serüvenim oldu; lâkin bir kaç isim üzerinde daha fazla durdum.

-Hangileri üzerinde daha fazla durdunuz?
Poe, Borges, Kafka, Oğuz Atay. Zarifoğlu’nun Yaşamak’ı, Meriç’in Bu Ülke’si, hep yanımdaydı. Melville-Kâtip Bartleby’i Faulkner- Döşeyimde Ölürken’in ardından bir daha okudum. İki kitap birbirini tamamlıyor gibi geldi. Bertleby karakterinin ağrısından günlerce kurtulamamıştım çünkü. Ali Ural’ın Yangın Merdiveni de ağrı yapan bir kitaptı.

-Birçok hikâye kitabına baktığımızda yazarların kahramanlarını gündelik hayattan seçtiğini görüyoruz. Ama Us Lekesi’nde fikirleri ile dünya tarihine mal olmuş on yedi filozofun hikâyesi ile karşılaşıyoruz.
Bilgeliğe, hikmete, tecrübeye karşı olan zaafım beni filozofların hikâyelerini yazmaya itti. Aklın koyduğu yasaları vicdanın yarattığı değerlerle alaşağı ediyorlar. Aklın ve ruhun çatışkısından bir insan çıkıyor da diyebiliriz. Bunun yanında güncele, gürültüye, sathiliye, yapaylığa olan bıkkınlığımı kurmacanın damına çıkarak irdeledim.

BİLGİYİ METNE YEDİRMEK İŞİN EN GÜÇ KISMIYDI

-Hikâyelerin konusu filozoflar olunca karşımıza iki gerçeklik çıkıyor. Birincisi hikâyesini yazdığınız filozoflar konusunda ciddi bir araştırma. İkincisi ise elde ettiğiniz doğru bilgileri kurgu içinde kullanma. Bu iki süreç sizin için nasıl geçti?
Zor olduğu kadar da keyifli bir süreçti. Bu vesileyle İbn Sîna’nın Şifa’sının, Şeyhü’l Ekber Muhyiddin-i Arabî’nin Füsus’unun peşine düştüm. Sühreverdî’nin Nur Heykelleri’nin, Câbelkâ, Hurkalya gibi gizemli beldelerinin rüzgârına kapıldım(otuz sekiz yaşında idam ediliyor Salahaddin Eyyubî’nin hükmünce.) Eski Yunan filozoflarından daha boldu doğu filozoflarına ait kaynak. Hem kendi eserleri hem de ilgili eserler çok olmasına rağmen özel yaşamlarıyla da ilgilenmeliydim. Hayatına giren biri (bir kadın düşündüm burada) olmuş mu? Sanatla arası nasıl? Bir enstrüman kullanmış mı? Falla, büyüyle uğraşmış mı? Ne yiyip ne içer, ne giyinir, nasıl yaşar ve en nihayet geldik kilit sözcüğe; ölümü nasıl gerçekleşmiş... Bunlar hikâyelerimi oluştururken mühim bir malzemeydi.   Bağdat’ın ve Basra’nın bildiğinden (Tanık adlı hikâyede kahramanlardan biri olan emir Seyfüddevle’ye atıf yapıyor yazar) daha fazla bilen hükümdarlar oluşturdum hikâyenin imkânları içinde. Bilgiyi metne yedirmek işin en güç kısmıydı.

Peki, bilgi çokluğu…
Bilgi çokluğu da kafa karıştırıcı oluyordu çok zaman. Meselâ İbn Sîna’yı hem kendi eserinden (en rahat okuyabildiğim Sofistik deliller ile İşaretler ve Tembihler’iydi) hem de Henry Corbin, Dimitri Gutas, gibi oryantalistlerden okudum. Doğulu kaynakları da atlamadığımı söylemeliyim. Bunun dışında on sekiz saatlik bir DVD izledim. Dondurarak, durdurup geriye sararak filan toplamda on altı saatimi vermiştim. İnanın en çok zorlandığım ama muhakkak yazmayı istediğim filozoftu o. El Kindî’yi Sacy’den okuduğumda kafam karıştı. Corbin’den, doğudan, İslâm ansiklopedisinden okuyup karşılaştırdım, daha sonra da çekilmesi güç bir çileyle yazmaya başladım. Yapboz oynadım boyuna… Söylenenler size has olmak, aynı anda hikâye kahramanı olan filozofu temsil etmek gibi bir kisveye bürünmek zorundaydı.

-Bu bilgileri hikâyenin kurgusuna uygun hale getirirken kullanmak istediklerinizi ve elediklerinizi nelere göre seçtiniz? Ne tür zorluklar yaşadınız?
Hikâyenin ruhuna uygun kelimeleri bulmak önceliği kitap seçkisine verdim. Çünkü neyi kullanıp neyi kullanmayacağımı bilmem, filozofları tanıtacak kaynaklara ve dönemlerine inmeme bağlıydı. Kelimelerin müziği önemliydi öte yandan. Birkaç ay sonra kulağıma aynı hoşlukta gelmemişse değiştirdim. Kesik Başın Mektubunu yazarken Londra’nın şehirciliğinden tutun da dönemin yangınlarına varıncaya dek araştırma mecburiyeti hissettim. Thames boyundaki izbe mekânları, depoları, köprünün üstündeki evleri, kuleyi görmüştüm neredeyse. Henry dönemindeki toplumsal çözülme, ahlâkî kokuşmuşluk, siyasî hesaplar atlanamaz, kalburun üstünde olması gereken detaylardı meselâ. Diğerleri de buna keza. Zorluğuna kısmen değindim bir önceki sorunuzda zaten. Beni sarsmayan detayları eledim.

- Biçim ve muhteva bakımından özgün hikâyeler mi yazmayı amaçladınız?
Tek kelimeyle evet. Ne güzel soru. Hepsi böyle olsaydı da cevap yetiştirmekten kurtulsaydık. (Gülüyor)

ALLAH, SONSUZ LÜTUF SAHİBİ. O’NDAN YARDIM İSTEDİM

-Filozofları hikâyeleştirirken bu konuda size gelebilecek eleştiriler karşısında endişelendiniz mi?
Hem de nasıl endişelendim. Tarihi karakterler olmaları ciddi bir zenginlik oluşturduğu kadar bir sorumluluğu da birlikte getirdi. Her şeyden evvel, kullandığım kelimeleri titizlikle seçmek zorunda oluşum, kurguyu besleyici tabiî malzemeyi arayışım… Ayrı bir özeni göstermemi dayattı. Varyantlar açarken özden uzaklaşma endişesi taşıdım daima.
Allah, sonsuz lütuf sahibi. O’ndan yardım istedim. Canlı bir şeyler vardı bu hikâyelerde. Ruhu vardı omuzlarımda taşıdım onu, o ifadeye sığmayan tuhaf heyulamsı varlığı.

- Batılı ve İslam filozofları arasında kullandığınız dil bakımından bariz farklılıklar göze çarpıyor.
Farklılık olmalıydı. Kadim Batı ve Doğu medeniyetinin temel farklılıkları var. Yalnızca bilgi teorisi ve ontoloji açısından değildi. Doğunun İslâm temelli tasavvufî geleneği ile Batının, zaman zaman törensel olabilen inisiye geleneği arasında mühim farklılıklar var. Diogenes’i kahramanlaştırdığım Bir Köpeğin Güncesi adlı hikâye ile kahramanı Sühreverdî olan Safîr-i Simurg’u Ararken yahut Sarakutalı İbn Bâcce’nin Garip Ölümü adlı hikâyedeki dil aynı değil hâliyle.

-İslam dünyasının önemli isimleri arasında nelere dikkat ettiniz?
İslam filozoflarının bile kendi içinde farklılıkları var. Sühreverdî ve İbn Seb’in Hermetik geleneğe sahip olup diğerlerine göre meselâ İbn Sîna’ya Fârâbî’ye göre batınî yönü ağır basan filozoflar. Lakin insanlığa kattıklarıyla hepsi birbirinden önemli karakterler.

-Kullandığınız kelimeler konusuna tekrar gelirsek…
Kullandığım kelimenin hikâyenin ritmine uygun olması gerekiyordu. Bunun yanında dönemin özellikleri, antropolojik, siyasî, ahlâkî gömüler önem arz ediyordu. İnsani olan her unsur gibi, insanlığı güçlendirecek her kelime mühimdi. Soylu takımının Ortaçağ’daki ifadesiyle İlk Çağ’daki ifadesi, kullandıkları dil ve davranışlar açısından (oturuş yürüyüş, yeme içme gibi) farklı ancak, temelde bir fark yok. Gadredenlerin gerekçeleri ya dinsel dogmalar, ya siyasî çıkarlar yahut da gerçeği göremeyecek denli körlük. Gadre uğrayan çokluk da katledilen filozofların karşı duruş ve isyan hâlleri benzer birbirine. Sokrates’in idamı ile More’in idamı hemen hemen aynı gerekçelere dayanır. Sühreverdî keza aynı endişelerle gadre uğrar genç yaşında. İbn Bâcce, hem iltifata tabi olur hem aynı güçler tarafından sürgün hayatı yaşar suikasta kurban gidene dek.

ŞAŞIRTICI BİR İLK KİTAP

-Kitap yayınlandıktan sonra ne tür tepkiler aldınız?
Olumsuz bir durumla karşılaşmadım; son derece mutlu edici eleştiriler, yorumlar aldım. Genel kanı şaşırtıcı bir ilk kitap olduğuydu. İnsanî değerleri ele alış biçimi, tema bütünlüğünün ve derinliğin etkileyici olduğu gibi vurgular yapıldı. Homeros’u hatırlattın bize diyenler, destansı, şiirsel, derinlemesine bir sorgulama… Duyarlı insanlardan, hem de hiç tanımadığım hâlde böyle hoş tepkiler almaktan mutluyum. Sesime ses veren herkese teşekkür ederim.

-Us Lekesi’nden sonra ne yazmayı düşünüyorsunuz? Aklınızda yeni bir çalışma var mı?
Kitabım yayınlanmadan daha, kafamda yeni çalışmamın ne olacağı belirmişti aslında. Güncel hikâyelerim vardı, onlar üstüne devam etmekti niyetim; lakin bu biraz da nasip meselesi. Kalemimizden ne dökülecek kâğıda, onu zaman belirlesin bırakalım.

Moralhaber.Net 

Bu haber toplam 6360 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri