Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fadime Özkan: Denemeseydim çatlayacaktım

12.10.2012 01:56
Yazar Fadime Özkan, yeni yayınlanan "Deneme Bir İki" kitabı ile ilgili diyeceğini açık söyledi ve itiraf etti.

Seher KADIOĞLU'nun röportajı rotahaber

Yazar Fadime Özkan, geçtiğimiz yıl yayınladığı "Dil Yarası" kitabından sonra bu kez "deneme" yazmaya karar verdi. "Deneme Bir İki" adını verdiği kitap için "Denemeseydim çatlayacaktım" diyor.

Ne kadar kendimizi dışında tutarsak tutalım tüketim toplumunun bir parçası olduğumuz itirafında bulunan Fadime Özkan, hayatı bir film platosunda geçen "Truman Şov" filmine atıfta bulunarak, " "Kurgunun gerçeğe galebe çaldığı bu düzenin hem seyircisi hem figüranıyız" görüşünü dile getiriyor.

Fadime Özkan'la yeni kitabı üzerine konuştuk:

Kitabınızın adı niçin “Deneme Bir İki”?

Bir deneme kitabı çünkü. Malum, deneme, kelimenin ilk çağrışımından farklı olarak hayli iddialı bir edebiyat türü. Montaigne, Huxley, Sartre, Refik Halit Karay, Nurullah Ataç, Cemil Meriç gibi pek çok büyük fikir adamının, edebiyatçının adının anıldığı bir alanda iddialı olmayı kendime -tabi ki- yakıştıramadım. Hem bundan, hem de bu durumla, kendi “ürkek iddia”mla dalga geçmek için kitaba “Deneme Bir İki” demeyi seçtim. Ben uydurdum diye demiyorum ama kitabın adını pek matrak bulduğumu ve de sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim.

Kitaptaki denemeler birkaç başlık altında toplanmış. Ahir Zamanlar, Yaşamak Beni Öldürüyor, Kurgu Gerçeğe Galebe Çalarken, Sevgilim Hayat ve Deneme Dışı bölüm adları. Bu denemeler hangi sebeple yazıldılar, neye göre seçildiler?

Her bir denemenin yazılma sebebi başka ama hepsinin temel motivasyonu aynı. Sait Faik’in “yazmasaydım çıldıracaktım” dediği gibi, ben de denemeseydim çatlayacaktım. Yazmak bazen ifade etmek, kağıda döküp kayda geçirmek gibi, bazen durumdaki komediyi yahut zarafeti hatırlanır kılmak gibi bir tedbir ihtiyacına cevap verirken bazen haykırmak, seni zehirleyecek safrayı bir an önce atmak gibi hayati bir ihtiyaca cevap veriyor.

Deneme Bir İki’deki yazıların ortak noktası da bu, ille de yazılma ihtiyacıyla ortaya çıkmaları. Bölümlerini belirleyense içeriklerinin akrabalığı.

Popüler kültür eleştirilerinin kitapta belli bir ağırlığı var. Neden?

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki doğduğumuz andan itibaren her birimiz popüler kültürün kuşatması, tüketim kültürünün çok gürültülü janjanlı tehdidi altındayız. Ne kadar sakınırsak sakınalım o çarkın bir parçası, kapitalizmi besleyen kümenin bir elemanıyız.

Popüler olanın dışında kalmak da çözüm değil. Anında çağınızın dışına itiliyor, zamanın hayatın hatta en yakınınızdakilerin yabancısı oluyorsunuz. İçinde kalıp ona muhalefet etmeye çalışmanız yahut alternatif hayat alanları açmayı denemeniz de çare değil.

Bu sizi kültürel şizofreniye sürüklenmekten alıkoymuyor. Zaten bir süre sonra kaçtığınız alan yine kapitalizm tarafından kazanılıyor, underground olan popüler oluyor, kaçtığınız sürünün arasında aynı yöne giderken buluyorsunuz kendinizi.

Truman Şov filmindeki meşhur Truman’ı da anmışsınız kitapta. Kaçış imkanımız hiç mi yok?

Yok değil ama çok zor. Truman, hayatının bir şovun nesnesi içeriği haline getirildiğini anladığı anda orada o bol kameralı ilginç laboratuarda yaşamaktan başka bir dünya bilmemesine ve olanca korkuya rağmen onu gözetlemek için kurulmuş olan film platosunu terk etmişti. Çünkü plato dışında ondan esirgenmiş bir dünya, gerçek bir hayat vardı.

Bizim böyle bir şansımız yok. Çünkü kurgunun gerçeğe galebe çaldığı bu düzenin hem seyircisi hem figüranıyız. Baskı ve boyunduruk atında teslim alınacağımızı iddia eden Orwell’in kehaneti değil ama hazza boğularak ehlileştirileceğimizi öngören Huxley’in dediği gibi oldu. O yüzden kaçamasak da uyanık kalabiliriz.

Tuzaklara karşı dikkatli olabilirsek tabii... Bugün dünyanın her yerinde kurulu düzene isyan ettiğini göstermek isteyen, bu yolla kapitalizme lanet okuduğunu zanneden milyonlarca insan Che’nin adının ve o ünlü fotoğrafının etrafında oluşturulmuş, hayli kâr getiren pazara para taşıdığının farkında bile değil. Bir de tabi kendini kandıranlar var.

4X ciplerle yahut motosikletlerle şehirde asfaltları ağlatanlara burun kıvıran ve fakat aynı araçlarla çatır çatır benzin yakarak, protesto ettikleri otoyolları kullanarak doğa sporu yaptığını iddia edenler var. Benzeri pek çok zavallı durum var. Medya da varlığı ve işleviyle tüm bu zavallılıkların üzerini şık ve maharetli biçimde örtüyor, kafa ve vicdan konforunu sağlıyor.

Böylece uyanık olduğunu zanneden pek çoğumuz tüketim odaklı popüler kültürün içinde olup da dışındaymış gibi hissetmenin dayanılmaz hafifliğiyle yuvarlanıp gidiyoruz işte.

ESTETİK AMELİYATA KARŞI OLAN TV'YE ÇIKAMAZ

Günümüzün güzellik anlayışını da hastalıklı buluyorsunuz. Eleştiren çok ama estetik amaçlı uygulamalar da revaçta. Sahne sanatçılarından ev kadınlarına, hatta erkekler alemine de bulaşan güzelleşme operasyonlarının zararlarını da pek duymuyoruz. Estetik ameliyatlarına karşı olan bir doktor görmedim mesela ben hiç televizyonda?

Göremezsiniz çünkü medya o çarkın vazgeçilmez bir parçası zaten. Ya da görseniz de kapitalist sistem muhalifini de kapsayarak yine kendini büyütür, meşrulaştırır. Ama şu değişmez: Moda en popüler tahakküm aracıdır ve sadece insanlara o bahar, o yaz-kış ne giyeceklerini, nasıl bir havaya bürüneceklerini buyurmaz.

Yüzlerini, vücutlarını nasıl bir şekle sokarlarsa güzel ve trendy olacaklarını da buyurur. Reklamlar diziler ekranlar podyumlar vitrinler aracılığıyla sürekli fısıldar, “kendin olma başkası ol”. O yüzden yüze odaklanan estetik kozmetik sektörü kapitalizmin en verimli sektörlerinden biridir.

İnsan ruhunun özgün bir penceresi sayılabilecek yüzler, bir deneme tahtasına döner, silinir yapılır, sürekli yenilenir. Ve sizi kendi yüzünüzü bilmem hangi aktriste şarkıcıya benzeterek mutlu olacağını ikna etmeye yeltenirler. İkna olanlar az değildir. Ve sonra sokağa çıktığınızda saçı kaşı burnu dudağı yanağı aynı kadınlarla karşılaşırsınız.

Aynı diş doktorunun elinden çıkmış porselen dişlerle çok güzel olduğuna inandırılmış ve mütemadiyen sırıtan kadınların arasında kalmak ise uyanamadığınız kabusunuz olur.

“Asılların müsveddelerden, müsveddelerin asıllardan farkı yok” sözünden ne anlayalım?

Tabii ki önce, taklitlerin asılları yaşattığını ama her asıl sandığımızın da aslında kendi kendisinin taklidi olduğunu ve aynı sahteliğin bir parçası olduğunu. Bu asıl ya da müsvedde insanların zavallılığının insanın içini burktuğunu ama duyulan merhametin bile sizi öfkelenmekten alıkoymadığını. Ve maalesef sahici hiçbir şeyi çağrıştırmadığını... Mesela herhangi bir türkünün o taklit sırıtkanlığa yakışmadığını… Hatta ölümün bile o suratlara yakışmadığını. Ne yazık ki sahteliğin en hakiki gerçeğe bile yakışmadığı bir nokta bu. <img src=http://imgz.vol.io/rotahaber/newpics/news/121020120010095237780_3.jpg align=right>

HAYAL KURMA TELEVİZYON İZLE

“Hayal kurma televizyon izle” şeklinde bir iğne batırıyorsunuz bir denemenizde; oysa siz de yıllardır medyacısınız?

Ben başından itibaren medyanın gerçek hayata galebe çalmaya çalışmasına tepkili bir medya mensubuyum ama. Hayata, insana, insanlık durumlarına, gerçeğe sırf reyting ve tiraj kaygısıyla yaklaşan, sömüren, çarpıtan medya anlayışını vahşi buluyorum, eleştiriyorum ve sakınıyorum da bundan.

İnsanların kendi hayatlarıyla ilgili hayal kurmayı bırakmalarını yahut gerçek duygular besleyerek izledikleri televizyon dizilerinin sanal karakterleri gibi olma hayali kurmalarını bir yere kadar anlıyorum ama bunun sorunlu bir durum olduğunu da biliyorum. Gerçek hayatın yerine ikame edilen tamamen sanal ve asla size ait olmayan bir hayal dünyasında yaşamak ruh ve beden sağlığına zarardır, ziyandır. Bu sonucun tek sebebi de medya değil elbette.

Köyden kente göçün, metropollerde kalabalıklar arasında kıstırılmış insanların, çözülen aile yapısının, bozulan insani ilişkilerin, eğitimsizliğin, değersizliğin, medyanın denkleme girmesiyle değişen sosyolojinin, daha pek çok şeyin etkisi var bunda. Ama yaptığı tercihler ve kendi doğasını kötüye kullanan işlevi nedeniyle medyanın günahı da çok büyük.

Yemenimde Hare Var, Kral Şeffaf, Dil Yarası gibi röportaj kitaplarından sonra, deneme türünden bir eserle buluştunuz okuyucuyla. Sanki sıra roman ya da öyküye gelmiş gibi.

Ne diyeyim, inşallah...  

Bu haber toplam 7244 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri