Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Gül'den Çarpıcı AÇILIŞ KONUŞMASI!

01.10.2011 17:51
24. Dönem ikinci yasama yılı bugün başlıyor. Yaklaşık 2.5 aylık tatilin ardından TBMM bugün özel bir gündemle toplanıyor. TBMM'nin gündemin bu konular var!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Meclis'in 24. Dönem Açılış konuşmasında yeni anayasadan teröre, Avrupa Birliği'nden ekonomiye kadar farklı konularda çarpıcı mesajlar verdi.

İşte yaklaşık bir saat süren Gül'ün Meclis Açılış konuşmasından satırbaşları;

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Halkımız, 12 Haziran seçimlerinde yüksek katılım oranıyla siyaset kurumunu onurlandırmış, siyasetin tüm renk ve eğilimlerinin büyük ölçüde Mecliste temsil edilmesini sağlamıştır. Yüce Meclise istisnasız bütün sorunların üzerine cesur bir şekilde gitme gücü vermiştir” dedi.

Haziran seçimlerinde ilk kez veya yeniden seçilen milletvekillerini tebrik ederek, yeni yasama yılının, ülke ve millet için hayırlı ve verimli olması dileğinde bulunarak başladı.

Bugüne kadar Mecliste Cumhurbaşkanı olarak yaptığı bütün konuşmalarda TBMM'nin anlam ve önemi üzerinde durduğunu hatırlatan Gül, “TBMM'nin temsil ettiği değerlerin hatırlatılması, hem demokrasimizin niteliklerinin korunması yolunda bugüne kadar sergilenen çabalara sahip çıkmamızı, hem de Meclisin önünde duran sorunlara büyük bir özgüvenle yaklaşmasını sağlayacaktır” dedi.

TBMM'nin; milletin kayıtsız şartsız hakimiyetini temsil eden en kudretli kurum olduğunu belirterek, önemini şöyle ifade etti:

“Meşruiyetini milletimizden alan, onun adına diğer kurumlara meşruiyet veren mercidir. Millet olarak kurtuluşumuzun karargahı, devlet olarak kuruluşumuzun kaynağıdır. Demokrasimizin ocağı, istiklal ve egemenliğimizin nihai teminatıdır. Halkımızın hak, hukuk, özgürlük, adalet, refaha ilişkin talep ve özlemlerinin dile geldiği; yerine getirildiği yüce makamdır. Milletimizin ortak hafızası ve vicdanının tecessüm ettiği çatıdır. Ülkemizi muasır medeniyet düzeyine ve ilerisine taşıyacak irade ve azmin müşahhas ifadesidir. Milletimizin birlik ve beraberliğinin timsali, halkımızın geleceğe yönelik ülkü ve özlemlerinin tezahür ettiği kurumdur. Tüm bu nedenlerle, mesuliyeti çok ağır, ancak, o denli de şerefli bir müessesedir.”

Gül, bir demokrasi şöleni ikliminde gerçekleştirilen 12 Haziran seçimlerinin, halkın tercih ve özlemlerini güçlü bir şekilde yansıtan bir tablo ortaya koyduğunu kaydederek, seçim sonuçlarının hiçbir tereddüte yer bırakmaksızın muazzam bir başarıyla birkaç saat içinde alınmasının takdire şayan olduğunu vurguladı.

Geçen yıl Meclisin açılışında yaptığı konuşmada, demokrasinin hem temsili hem de katılımcı yönüyle birlikte işlemesinin gerektiğine işaret ettiğini hatırlatan Gül, “Halkımız, 12 Haziran seçimlerinde yüksek katılım oranıyla siyaset kurumunu onurlandırmış, siyasetin tüm renk ve eğilimlerinin büyük ölçüde Mecliste temsil edilmesini sağlamıştır. Yüce Meclise istisnasız bütün sorunların üzerine cesur bir şekilde gitme gücü vermiştir” dedi.

Cumhurbaşkanı olarak görevinin, halkın verdiği her bir oyun gereğinin yerine getirilmesi çağrısında bulunmak olduğunu belirten Gül, parlamenter demokrasilerde talep ve itiraz yerinin Meclis olduğunu kaydetti.

Gül, “Yüce Meclise geldikten sonra her siyasi parti, her siyasi çizgi ve her milletvekili, ortak geleceğimiz, sorunlarımız ve umutlarımız adına kendi tezlerini ortaya koyacaktır” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yeni anayasanın hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımaması gerektiğini belirterek, “Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin mührü olmalıdır” dedi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM'nin 24. Dönem 2. yasama yılının başlaması dolayısıyla Genel Kurulda yaptığı konuşmada, 13 Haziran sabahı
itibariyle Türkiye'nin en önemli gündem maddesinin yeni bir Anayasanın hazırlanması olduğunu söyledi.

İstisnasız tüm kesimlerin, yeni bir anayasa yapma iradesi ve düşüncesini taşıdığını belirten Gül, “Çünkü, herkes yürürlükteki Anayasanın ihtiyaçlarımıza cevap vermemesinden, Türkiye'nin demokratik olgunluk ve çeşitliliğini kısıtlamaya çalışmasından, Türkiye'nin zenginliklerini yok saymasından rahatsızdır. Bu nedenle, temsil gücü ve meşruiyeti yüksek, sorumluluğu ağır bu Meclisten, halkımızın beklentileri de aynı ölçüde büyüktür” dedi.

Cumhurbaşkanı Gül, milletin, milletvekillerine uzun süredir özlemini duyduğu, 1921 ve 1924 Anayasalarından beri ilk defa millet iradesine dayanan bir anayasa yapma mesuliyetini ve şerefini tevdi ettiğini kaydederek, “Bu şerefli vazifeyi ifa ederken, büyük bir sorumluluk ve özgüven içinde hareket etmelisiniz. Zira bu süreç, korku, endişe, tahammülsüzlük ve kısır kavgalarla tekemmül ettirilebilecek bir süreç değildir” diye konuştu.

“Özgüven duymak için sağlam sebeplerimiz var”

Gül, şunları söyledi:

“Yeni anayasa süreciyle ilgili olarak, bugün özgüven duymak için gerçekten çok sağlam sebeplerimiz var. Her şeyden önce, 200 yılı aşkın bir Anayasa süreci tecrübemiz mevcut. 1808 yılında Sened-i İttifak'la başlayan, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Kanunu Esasi, Birinci ve İkinci Meşrutiyet ile devam eden, 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarına uzanan deneyimlerimiz; milletimize köklü bir hafıza ile müspet ya da menfi tecrübeler sunmaktadır. Bu hafıza ve tecrübeler, milletimizi önümüzdeki yüzyıla taşıyacak yeni Anayasaya da ışık tutacaktır. Millet olarak, bu engin tecrübenin ışığında asgari müştereklerimizin ve temel değerlerimizin neler olduğu hakkında güçlü bir mutabakata sahibiz.

Yüce Meclisimiz, Kurtuluş Savaşımızın yapıldığı en zor şartlar altında dahi, sivil bir anayasa yapmaya muktedir olmuş bir meclistir. Bizzat Gazi Mustafa Kemal'in riyaset ettiği Meclisimizin hazırladığı 1921 ve 1924 anayasalarımızdan sonra yapılan tüm anayasalar, maalesef, demokrasimizin, dolayısıyla milli iradenin askıya alındığı, ara dönemlerin ürünüdür. Böyle bir dönemin ürünü olan ve halen yürürlükte olan 1982 Anayasası da son yıllarda yapılan çok kapsamlı reformlara rağmen, iç sistematiğini yitirmiş, artık milletimizin ulaştığı demokratik ve ekonomik seviye nazarı itibariyle dar gelmeye başlamıştır.

Millet olarak, 70 milyonu aşan dinamik nüfusumuzla yaklaşık 10 yıl sonra Cumhuriyetimizin 100. yılını; yaklaşık yarım asır sonra da bu topraklara kök salışımızın 1000. yılını idrak edeceğiz. Bu nedenle, ülke ve millet olarak, daha parlak bir geleceğe umutla bakmamız çok tabiidir. Dolayısıyla, yeni anayasa sürecini, bazı usul ve üslup hatalarına kurban etmeden, itidal, özgüven ve kararlılıkla yürütmeliyiz.”

“Bugün yapılması gereken tam tersidir”

Cumhurbaşkanı Gül, bu özgüvenle hazırlanacak yeni anayasada, vizyon ve yazım olmak üzere iki hususun çok önemli olduğunu vurguladı.

Anayasaların bugüne kadar, özgürlükler konusunda şüpheci ve katı, sınırlamalar konusunda geniş ve esnek bir dil benimsediğini ifade eden Gül, “Her türlü özgürlük, çerçevesi belli olmayan, her anlama çekilebilecek sınırlamalara tabi olmuştur. Bugün yapılması gereken ise tam tersidir” dedi.

Abdullah Gül, yeni anayasanın esnek ve özgürlükçü bir karaktere sahip olması gerektiğini bildirdi. Anayasalar üzerinden milletin farklı siyasi çizgilerini zapturapt altına alma, devlet ve millet arasında bir gerginlik oluşturma anlayışından uzak durulması gerektiğini ifade eden Gül, “Bununla birlikte, esneklik kuralsızlık da değildir. Çağdaş gelişmelere cevap veren, yeni toplumsal dinamikleri kapsayan ve kapsayabilmeye açık bir esneklikten bahsediyorum. Esneklik, temel ilke ve hassasiyetlerin aşındırılması demek değildir. Tam tersine, temel ilke ve hassasiyetlerin zamana karşı dirençli hale gelmesi için zorunlu bir özelliktir” görüşünü dile getirdi.

1982 Anayasası'nın temel sorununun, toplumun ve toplumsal dinamiklerin gerisinde kalması; hatta toplumsal dinamikleri bir sorun sayması olduğunu belirten Gül, “Yeni Anayasa bunun tam aksine, toplumsal dinamiklerden yararlanmalı ve özgürlükçü bir zihniyetle hazırlanmalıdır” diye konuştu.

“Hesap veren bir devlet anlayışını yansıtmalıdır”

Cumhurbaşkanı Gül, yeni Anayasanın nasıl olması gerektiğini şöyle anlattı:

“Fazla detaya girmeyen, temel ilkeleri güçlü bir şekilde belirleyen, ancak, detayları kanunlara bırakan, esnek ve ilerlemeye izin veren bir nitelikte tanzim edilmelidir. Bu süreçte, en önemli ölçümüz, evrensel standartlar olmalıdır.

Temel hak ve hürriyetleri, herkes için, her yönüyle eşit vatandaşlık temelinde güçlendiren ve teminat altına alan bir anayasa olmalıdır. Toplumun her kesiminin bu ülkede 'kendisi olarak' yaşama hakkı, anayasal güvenceler altında itina ile muhafaza edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu, özgürlükçü bir anlayışla, milletimizin her bir ferdine, siyasi görüşü, meşrebi ve kökeni ne olursa olsun güvenen bir vizyonla hareket etmektir.

Bütün bu 200 yıllık çabalarımızın kazanımlarını pekiştiren, hepimizin üzerinde mutabık olduğu demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyetimizin temel ilkelerinden taviz vermeyen bir Anayasa olmalıdır.

Bir yandan, devletin bekası konusunda her türlü tedbiri alırken, diğer yandan, devletin, milletin hizmetinde olduğunu unutmayan bir anayasa olmalıdır. Bu bağlamda, vesayeti örtülü bir şekilde başka organlar aracılığıyla sağlamak yerine, çağdaş demokrasilerde olduğu gibi açık bir şekilde halka tevdi eden bir anlayışı hakim kılmalıdır.

Sadece 'hesap soran' değil, aynı zamanda 'hesap veren bir devlet' anlayışını yansıtmalıdır. Bu itibarla, çağdaş demokrasilerin şeffaflık ve hesap verilebilirlik gibi en önemli vasıflarını, ruhunda ve lafzında içeren bir anayasa olmalıdır.

Demokrasinin tüm kurum ve gelenekleriyle ilerlemesine izin verecek, fren ve denge sistemlerini içinde barındırmalıdır. Bu meyanda, güçler ayrılığı, yargı erkinin bağımsızlığı, basın ve ifade özgürlüğü ilkelerine özellikle dikkat çekmek istiyorum.

Netice olarak, yeni anayasamız Türk demokrasisini kurumsallaştıracak tüm hasletleri içinde barındırmalıdır. Zira, kurumsallaşmış bir demokrasi, dönemlerden, kişilerden, iktidarlardan bağımsız; sürekli, sürdürebilir ve tutarlı bir demokrasi demektir. Kurumsallaşmış bir demokrasi, konjonktürel akımlardan etkilenmeden, vatandaşlarına demokratik hukuk devletinin icaplarını, her zaman ve her şartta sağlayabilen bir demokrasi demektir.”

“Anayasanın yapılma süreci de önemli”

Cumhurbaşkanı Gül, yeni anayasanın yapılmasında normlar kadar, anayasanın yapılma sürecinin de önemli olduğunu bildirdi.

“Çünkü, esas kadar usul de mühimdir” diyen Gül, “Yeni anayasanın iyi hesaplanmış ve sorunları çözmeyi esas alan bir usulle yapılması elzemdir. Bu meyanda, Sayın Meclis Başkanının bilim adamlarıyla başlattığı ve tüm partilerin ortak bir anlayışta buluşmasını hedefleyen çalışmaları memnuniyet ve ümit vericidir” diye konuştu.

Abdullah Gül, “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır. Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin mührü olmalıdır. Bu bakımdan, sadece Yüce Meclis'te temsil edilen partilerin değil, diğer siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin ve meslek kuruluşlarının da bu tartışma sürecine katılıyor olmasını son derece faydalı buluyorum” dedi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Tüm milletimize şu mesajı açıkça vermek isterim: Devletin birliği ve bölünmez bütünlüğü, temel siyasi perspektifimiz ve tartışmaya açık olmayan ilkemizdir” dedi.

Gül, TBMM'nin 24. Dönem ikinci yasama yılının açılış konuşmasında, tarihin; temel hak ve özgürlükleri genişleten, hesap verebilir yönetimlere sahip olan, hukukun üstünlüğünü tesis eden devletlerin, rejimlerin daima güçlendiğini gösterdiğini söyledi.

Cumhurbaşkanı Gül, demokrasi olarak ifade edilen bu değerler manzumesinin, bir ülkenin istikrarının, refah ve güvenliğinin en temel teminatı, ayrıca, bölgesel ve uluslararası barışın da güvencesi olduğuna işaret etti.

İç barışı pekiştirmenin en etkili yolunun da Türkiye'yi her açıdan birinci sınıf bir demokrasi haline dönüştürmek olduğunu belirten Gül, demokrasiyi tüm kurum, teamül ve müktesebatıyla benimsedikleri zaman, Türkiye'de gerçek sulh ve huzuru yakalayabileceklerini kaydetti.

Demokrasinin en temel ve vazgeçilmez ilkelerinden birinin de hukukun üstünlüğü olduğuna dikkati çeken Gül, ancak hukukun, siyasi üstünlük mücadelesinin bir aracı da olmadığını söyledi. Gül, hukuk yoluyla siyasi üstünlük sağlamanın, topluma şekil vermenin ve insanları belli bir kalıba sokmanın mümkün olmadığının defalarca görüldüğünü dile getirdi.

Gül, hukukun, insan hayatını ve onurunu el üstünde tutan bir özelliği olması gerektiğini vurgulayarak, “Haksızlık ve adaletsizlik hukuk kılıfına sarılmamalıdır. Hukuk, adalet ilkesini gözetmelidir. Hukuk devleti ilkesinin ve hukukun üstünlüğü idealinin de nihai hedefi, esasen adalet talebinin karşılanmasıdır” dedi.

"Yargının etkinliğine gölge düşürmektedir

Adalet talebinin karşılanmasının, devletin bütün organlarının, bu organları oluşturan kurumların ve bu kurumlarda görev yapanların tamamının ortak sorumluluğu olduğunu belirten Gül, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hukukun üstünlüğü temelinde görev yapan, insan onurunun korunmasını ve adaletin gereği gibi sağlanmasını hedefleyen bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemi, demokrasinin ve hukuk devletinin vazgeçilmez şartlarından biridir.

Yargı mercileri, haksızlığa uğradığını düşünenlerin son umut kapısıdır. Hukuka sığınanların umutlarının yıkılması, devlete duyulan güveni de sarsar. Yargının adaletli davranmadığı yönünde yaygın bir kanaat oluşursa, toplum vicdanında kapanması zor yaralar açılır ve güven duygusu kaybolur. Bu sebeple, yargı mercilerinin de fonksiyonlarını yerine getirirken azami özen göstermesi beklenmektedir. Şahsi duygular ve tercihler, siyasi ve felsefî görüşler yargı kararlarını etkilememeli ve adaletsiz sonuçlara yol açmamalıdır.

Öte yandan, mahkemelerimizin önünde aşırı iş yükü ve personel eksikliği nedeniyle zamanında sonuçlandırılamayan çok sayıda dosya bulunmaktadır. Tutuklulukların fiili cezaya dönüşmesine ve adaletin tecelli etmesinin gecikmesine sebep olan en önemli hususlardan biri de budur. Sözkonusu durum, yargının etkinliğine gölge düşürmektedir. Dolayısıyla, bu sorunların elbirliği içinde süratle çözümlenmesi, temel önceliğimiz olmalıdır.”

“Namus borcudur”

“Güvenlik ve demokrasi arasındaki bağ, hepimizin hassasiyetle tahlil etmesini gerektiren bir husustur” diyen Gül, günümüzde, demokrasi olmadan güvenlik; güvenlik olmadan da gerçek bir demokrasiden bahsedilemeyeceğini bildirdi. Gül, bu nedenle, demokrasinin, terörle mücadele etmenin hem en etkili yolu hem de kıskançlıkla korumak için en fazla fedakarlık yapmaları gereken değerleri olduğunu söyledi.

Gül, son dönemde artan terör eylemlerinin, sadece güvenlik güçlerine, masum vatandaşlara, milli birlik ve bütünlüğe değil, demokrasiye de kastettiğini ifade etti. Gül, “Bu nedenle terörle mücadele, aynı zamanda demokrasimizi koruma ve ilerletme mücadelesidir” diyerek, sözlerine şöyle devam etti:

“Tüm milletimize şu mesajı açıkça vermek isterim: Devletin birliği ve bölünmez bütünlüğü, temel siyasi perspektifimiz ve tartışmaya açık olmayan ilkemizdir. Terörün hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Hiçbir şekilde, devletin bütünlüğüne ve milletin varlığına dönük saldırılar, bir hak arayışı olarak sunulamaz. Terör, zerre kadar müsamaha gösterilmeyecek, yok edilmesi gereken bir beladır. Terör hiçbir davaya hizmet etmez, edemez. Tam tersine bir dava teröre bulaştığı anda, ne söylerse söylesin onunla mücadele etmenin yolu bellidir. Terör iklimini yaymaya çalışanlar, teröre karşı net tutum takınmayanlar, en büyük zararı kendilerine verirler. Bu nedenle ülkemiz, terörle mücadeleyi en etkin yollarla ve tereddütsüz sürdürecektir.

Son dönemde, bölücü terör örgütünün, aralarında kadınların ve bebeklerin de bulunduğu masum insanları hedef alan saldırıları, insanlık adına utanç verici cinayetlerdir. Sözkonusu saldırılar, vicdanları derinden yaralamakta ve tahammül sınırlarını zorlamaktadır. Bu nedenle, şehirlerin merkezinde, hiçbir ayrım gözetmeden kalabalıkları hedef alan teröristleri; fikri, zikri, partisi ne olursa olsun herkesin şiddetle telin etmesi, en azından insanlığa karşı bir namus borcudur. Bu süreçte, devletin tüm kurumları ve siyasetin tüm eğilimleri ortak bir hassasiyetle hareket etmek zorundadır. Devlete düşen görev, terörle mücadele için gereken adımları atmak, hukuk kuralları dahilinde bütün metotları, kendi prensipleri içinde uygulamaktır. Dolayısıyla devletimize sahip çıkmak, devletimizi köşeye sıkıştırmaya veya zafiyete düşürmeye çalışan tertipleri bertaraf etmek hepimizin vazifesidir. Bu vesileyle, vatan ve millet uğruna canlarını feda eden tüm şehitlerimizi rahmet, minnet ve hürmetle anıyor, gazilerimize de şükranlarımı sunuyorum.”

“Sonuçlarına katlanacaklardır”

Gül, terörle mücadelede, taleplerini şiddete başvurmadan, demokratik sistem içinde dile getiren vatandaşları, teröre destek veren, terörü yücelten kesimlerden ayırmanın büyük önem taşıdığına dikkati çekti.

Devletin şefkat ve hukuk çerçevesinde, suçsuzlara zarar vermeden mücadele etme özeni ile milletin basireti ve metanetini, bir zafiyet olarak görenlerin yanıldığını vurgulayan Gül, “Teröristler bu politikamızı böyle algıladıkları müddetçe, terörle mücadelemizdeki kararlılık devam edecek ve onlar da sonuçlarına katlanacaklardır” diye konuştu.

Gül, kan ve şiddetle hak alma arayışında olanların, atılan demokratik adımların terör sayesinde elde edildiğini zannedenlerin, tarihi bir yanılgı içinde olduklarını belirterek, sözlerini, “Zira, şu da iyi bilinmelidir ki, terör olmasaydı, demokratik standartlarda da ekonomik gelişmişlikte de çok daha ileride bir Türkiye'de yaşıyor olacaktık. Öte yandan, uzun yılların ihmalinin bir sonucu olan demokratik eksikliklerimizden neşet eden Kürt sorununu, ortak değerlerimize ve devletimize sahip çıkan bir anlayışla, yine demokrasi içinde çözebiliriz. Çare, ideolojik ve etnik odaklı bir siyasi dil ile çatallaşmaya gitmeden, demokratik gelişim yolunda adımlar atmaktır. Bu bakımdan Meclis'in açılış gününde, tüm siyasi partilere, karşılıklı anlayış, uzlaşma ve itidal tavsiye etmeyi bir borç bilirim” diye sürdürdü.

“Gelişmiş ülkelerin neden olduğu krizler”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, konuşmasında ekonomideki gelişmelere de yer verdi.

Bir ülkede istikrar, başarı ve halkın mutluluğunun en önemli göstergesinin, o ülkenin ekonomik performansı olduğunu vurgulayan Gül, 15 yıldır Gümrük Birliği'nin içinde olan ve dünya ekonomisiyle bütünleşen Türk ekonomisinin, uluslararası piyasalarda olup bitenlerden etkilenebileceğini söyledi.

Ağustos 2007'de başlayan küresel kriz henüz son bulmamışken, dünya ekonomisinin, bugün yeni bir krizle karşı karşıya bulunduğunu anımsatan Gül, 2009 yılı sonlarında başlayan ve 2010 yılı boyunca devam eden toparlanmanın, Mayıs 2011'den itibaren duraksadığını, ülkeleri tekrar bir daralma sürecine soktuğunu anlattı.

Gül, ABD ve Avro bölgesinin karşı karşıya kaldığı yüksek borç yükü ve büyük bütçe açıklarından kaynaklanan kamu maliyesi sorunların, bu sorunların çözümüne yönelik siyasi karar almadaki yetersizliklerin, bu ülkelerin sorunlarını ağırlaştırdığını belirtti.

Bu süreçte özel borçların, kamu borcuna dönüştüğünü, devletlerin borç yükünün sürdürülemez seviyelere geldiğini dile getiren Gül, “Önceki krizde kamu kesimi, özel kesim şirketlerini kurtarıyordu. Şimdi, devletler kurtarılmaya muhtaç hale geldiler” dedi.

Yeni bir küresel kriz beklentisinin, gerek tüketicilerin gerekse üretici ve yatırımcıların kararlarını menfi yönde etkilediğini vurgulayan Gül, şöyle konuştu:

“Halihazırda ortaya çıkan bu ekonomik dehşet dengesinin bir anda küresel krize dönüşmemesi için uluslararası camianın elindeki en iyi mekanizma olan G-20 platformunun daha etkin bir şekilde çalıştırılması elzemdir.

Küresel ekonomik gelişmeleri, ülkemiz ekonomisi açısından değerlendirdiğimde ise, şu tabloyu görüyorum: Her şeyden önce, halen devam eden küresel kriz ve önlenmeye çalışılan ikinci ekonomik daralma dalgası, bizim gibi yükselen piyasa ekonomilerinin krizi değildir. Bu krizler gelişmiş ülkelerin neden olduğu krizlerdir. Sözkonusu küresel krizlere rağmen Türk ekonomisi sağlam makro temeller üzerine oturmaktadır. Bugün, kamu maliyesi daha güçlü, borç dinamikleri sürdürülebilir, bankacılık sistemi sağlam, kredi piyasaları işlevsel ve parasal aktarım mekanizmaları çalışan bir ekonomimiz var. Son yıllarda bir miktar artış olsa da hane halkı borçluluk oranımız, diğer ülkelere nazaran hala düşüktür. Öte yandan, tasarruf eğilimimizin düşük olması bizim için bir zafiyet oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, çoğu ülkenin çok düşük büyüdüğü, bazı ülkelerin hiç büyüyemediği bir küresel ortamda, Türk ekonomisi 2010'da yüzde 9, 2011 yılının ilk yarısında ise yüzde 10.2 oranında büyümüştür. Bu büyüme, istihdam yaratan bir büyüme olmuştur. Pek çok gelişmiş piyasa ekonomisinin notlarının düşürüldüğü bir dönemde, ülkemizin kredi notunun 2009'dan beri üç kez arttırılması takdire şayan bir başarıdır. Bunda katkısı bulunan tüm yetkilileri ve çalışkan halkımızı yürekten kutluyorum.”

“Yeterince hammadde üretemiyoruz

Gül, ancak, dışa açık bir ekonomide her zaman dikkatli olmanın, bir rahatlama ve gevşeme duygusuna kapılmadan, küresel şartlardaki değişim trendlerini yakından izlemenin şart olduğunu bildirdi.

Bu bağlamda başta Hükümet olmak üzere ekonomi yönetiminin, bu yönde gereken parasal ve mali kararları vakitlice aldığını ve almaya da devam ettiğini memnuniyetle gördüğünü dile getiren Gül, sözkonusu kritik süreçte ekonomiyle ilgili tüm birimlerin, kendi aralarında sağladıkları koordinasyon ve işbirliğini takdirle karşıladığını söyledi.

Cumhurbaşkanı Gül, Türk ekonomisinin bugün dünyanın 16, Avrupa'nın 6. en büyük ekonomisi olmasından gurur duyduklarını dile getirerek, “Bununla birlikte sadece kişi başına milli gelir bakımından gelişmiş ülkelerle aramızdaki gelir farkını kapatmak için değil, aynı zamanda bölgesel dengesizlikleri gidermek ve gelir dağılımındaki adaleti sağlamak için de çok çalışmamız gerekmektedir” diye konuştu.

Gül, yapılan ekonometrik analizlerin, Cumhuriyetin 100. kuruluş yılı olan 2023 yılına kadar kesintisiz sürdürülebilecek yüzde 10'luk bir büyüme hızının; fert başına düşen milli geliri, Avrupa Birliği'nin bugünkü ortalamasının ancak yüzde 80'i seviyesine taşıyacağını gösterdiğini belirtti.

“Cari açık sorunu...”

“Sözkonusu hedeflere ulaşmak için gerçekleştirmek zorunda kaldığımız yüksek büyüme oranları, maalesef kronik cari açık sorunları ve risklerini oluşturmaktadır” görüşünü dile getiren Cumhurbaşkanı Gül, şöyle devam etti:

“Bugüne kadar cari açıkla ilgili sorunlarımıza çoğu kez döviz kuruyla çare aradık. Tabii ki döviz kuru, bir ekonominin rekabet gücünü belirleyen önemli makro değişkenlerden birisidir. Dolaysısıyla karar alıcılar tarafından gözününde bulundurulmalıdır. Ancak döviz kuruyla ilgili tartışmalar, yapısal sorunların ötelenmesine ve çözümlerinin geciktirilmesine neden olmamalıdır. Son büyüme ve cari açık rakamları, ülkemizin cari açık sorununun önemli bir bölümünün yapısal olduğuna işaret etmektedir.

Ülkemiz nihai ürün üretimi bazında son yıllarda önemli başarılar elde etmiştir. Başta makine ve teçhizat olmak üzere, beyaz eşyada ve bazı endüstri dallarında ortaya konulan performans bunun kanıtıdır. Ancak uluslararası piyasalarda talep edilen bu kaliteli ürünleri üretmek için ülkemizde yeterince kaliteli ara malı ve hammadde üretemiyoruz.”

"Ciddi yapısal bir sorundur”

Gül, Ekonomi Bakanlığı'nın 2009'da yaptığı bir çalışmaya göre, imalat sanayinin ithalata bağımlılığının yüzde 82 civarında olduğunu, ihracatın ithalata bağımlılığının da bir o kadar yüksek olduğunu vurguladı. Gül, 1 dolarlık ihracat yapabilmek için, 82 centlik ithalat yapmak durumunda olduklarını dile getirerek, “Bu hepimizi rahatsız etmesi gereken, ciddi bir yapısal sorundur” dedi.

Yüksek cari açık vermeden, hızlı büyümeyi gerçekleştirmenin yollarının bulunması gerektiğini bildiren Gül, geçen 9-10 yılın, ekonominin bozulan makroekonomik temellerinin onarım yılları olduğunu anımsattı.

Gül, “Önümüzdeki dönemde ise bu olumlu ekonomik tablonun sağladığı altyapı ve özgüvenle, yüksek oranlı büyümeyi gerçekleştirebilmek için bütün gayretlerimizi toplam faktör verimliliğini artıracak reformlara yoğunlaştırmalıyız” önerisinde bulundu. Gül, şunları kaydetti:

“Gümrük Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerimizi de akılda tutarak, çok tükettiğimiz, ancak bir kısmını kısmen ürettiğimiz, bir kısmını da hiç üretmediğimiz, hammadde ve ara mallarının yurtiçinde üretilmesi imkanlarını muhakkak sağlamalıyız.

Kalkınma süreçlerini ülkemizle mukayese edebileceğimiz bazı ülkelerin, kendi markalarını oluşturduğu 60'lı, 70'li ve nihayet 90'lı yıllarda, siyasi ve sosyal istikrarsızlar nedeniyle yapamadıklarımızı, geç de olsa telafi etmek zorundayız. Bu çerçevede, teşvik sistemimizi rasyonel bir şekilde gözden geçirerek, enerji, hammadde, ara malı ve ileri teknoloji ürünleri bakımından, dışa bağımlılığımızı azaltmak mecburiyetindeyiz. Unutmayalım ki, dinamik bir nüfusa, stratejik bir coğrafyaya ve köklü bir tarihe sahip ülkemizin, bir yandan milli çıkarlarını koruması, diğer yandan bölgesinde istikrar ve barış unsuru olması için, sürdürülebilir ve sağlam temellere dayalı bir ekonomisinin bulunması şarttır. Bu anlayışla, son 10 yılda, yüksek enflasyon, bozuk kamu maliyesi ve yüksek faiz sarmalından nasıl kurtulduysak, uygulamaya konulacak yapısal değişimlerle, bu sefer, yüksek büyüme oranlarını düşük cari açıklarla sağlayabileceğine olan inancım tamdır.

Diğer taraftan, muhtelif konuşmalarımda kamuoyunun dikkatini çektiğim üzere, ülkemizin vakit geçirmeden bir bilgi ekonomisi haline dönüşmesi elzemdir. Bu doğrultuda, bilim, teknoloji, eğitim, araştırma, geliştirme ve inovasyon alanında devlet-üniversite-özel sektör işbirliğinin arttırılması kilit rol oynayacaktır.”

Kadına yönelik şiddet

Gül, 21. yüzyılın güç dengelerine göre rekabet edebilmek için Türkiye'yi bir bilgi toplumu ve ekonomisi haline dönüştürmekten başka çarelerinin olmadığını, bunun da yolunun eğitimden geçtiğini kaydetti. Eğitimin temelinin ise öğretmenlerin oluşturduğunu dile getiren Gül, “Hepimiz şahit olmuşuzdur ki iyi yetişmiş, fedakar ve vizyon sahibi bir öğretmen, tüm öğrencilerinin istikbalini değiştirebilir. Bu nedenle, başta nitelikli öğretmen yetiştirilmesi olmak üzere, eğitimle ilgili tüm sorunların çözümüne, gerekli enerji ve kaynağı teksif etmek, bir milletin yapabileceği en iyi yatırımdır” dedi.

Sağlıklı bir toplum ve ekonominin, ancak kadınların siyaset dahil beşeri hayatın tüm alanlarına etkin bir şekilde katılımıyla mümkün olacağının aşikar olduğunu belirten Gül, 12 Haziran seçimleriyle Meclis'teki kadın milletvekili sayısının kayda değer bir şekilde artmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Yeni yasama yılında, kadın milletvekillerimizin de büyük katkısıyla, kadına yönelik şiddet ve kızlarımızın eğitim sorunu gibi meselelerin çözülerek ülkemizin gündeminden çıkarılmasını temenni ediyorum” dedi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Kendi halkına karşı baskı ve şiddet kullanmayı sürdüren Suriye yönetimine artık güvenimiz kalmamıştır. Türkiye her halükarda, kadim dostu Suriye halkının yanında olacaktır” dedi.

Gül, TBMM'nin 24. Dönem 2. Yasama yılının başlaması dolayısıyla Genel Kurulda yaptığı konuşmada, dış politikada son derece hareketli ve tarihi bir dönemden geçildiğini, geçen yıldan bu yana Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da önümüzdeki on yıllara damgasını vuracak tarihi bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanmakta olduğunu söyledi.

Avrupa'daki 1848 ve 1989 devrimlerini çağrıştıran bu demokrasi dalgasının, artık geri çevrilemez bir nitelik arz etmekte olduğunu” ifade eden Gül, bölgedeki değişim ihtiyacına 2003 yılında Tahran'da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı Dışişleri Bakanları Toplantısı'nda yaptığı konuşmada dikkati çektiğini hatırlattı.

O gün, meslektaşlarına, mevcut yönetimlerin bölge halklarının meşru taleplerine cevap vermekte yetersiz kaldığını, bu şartlar altında halkın tepkisinin veya dış müdahalenin önüne geçmek için samimi reformlar yapılması gerektiğini anlattığını belirten Gül, şöyle konuştu:

“Yıllarca, baskı, korku, işgal, yoksulluk ve yolsuzluğun kıskacında acı çeken bölge halkları, nihayet geleceklerini kendi ellerine almaya ve tarihi yakalamaya karar vermişlerdir. Bu mücadele, özgürlük ve adalet kadar, milli onur ve özgüvenin de yeniden kazanılması mücadelesidir. Bölge halkları, yaşadıkları tarihi dönüşüm sürecinin başarıya ulaşması için bir ilham kaynağı olarak gördükleri Türkiye'yi yakından takip etmektedirler. Dost ve kardeş bölge halklarının bu tarihi ve şerefli mücadelesinde, Türk milletinin yanlarında olduğunu bu kürsüden bir kez daha ilan etmek istiyorum. Ülkemizin bu anlayışla yaptığı ekonomik, siyasi ve askeri katkılar gerçekten takdire şayandır.

Bu vesileyle önce, Libya'daki 25 bin vatandaşımızın ve çok sayıda yabancının tahliyesinde, bilahare, icra edilen NATO operasyonlarında gösterdikleri üstün başarı ve fedakar çalışmalardan dolayı, tüm sivil ve askeri makamlarımızı kutluyorum. Demokratik değişim yönünde büyük fedakarlıklarla önemli bir merhaleyi geçen Libya halkının, artık ideolojik ve kabile temelli çekişmeleri ardında bırakarak, milli birlik ve bütünlüğünü tahkim etmesi en büyük temennimizdir.”

SURİYE

Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasında Suriye'deki gelişmelere de değindi. Gül, sözlerini şöyle devam etti:

'Öte yandan, üzülerek ifade etmek isterim ki son yıllarda en büyük siyasi ve diplomatik yatırım yaptığımız komşumuz Suriye'nin, bölgedeki gelişmeleri doğru tahlil etmekte geç kaldığını görüyoruz. Türkiye olarak her zaman Suriye halkının mutlu, Suriye devletinin ise güçlü olmasını istedik ve bu doğrultudaki politikaları samimiyetle yürüttük. Ne var ki Suriye yönetimi nezdindeki açık ve kapalı tüm girişimlerimize rağmen, ülkede kardeş kanı akmaya devam etmektedir. Kendi halkına karşı baskı ve şiddet kullanmayı sürdüren Suriye yönetimine artık güvenimiz kalmamıştır. Türkiye her halükarda, kadim dostu Suriye halkının yanında olacaktır.”

“Bölgede Sünni-Şii ayrımı eksenindeki tehlike...”-

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaşanan bu tarihi değişimin, barış, istikrar ve refaha tahvil edilmesi için sadece Türk resmi makamlarının değil, siyasi partiler, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşlarının da bu ülkelerde aktif çaba göstermeleri gerektiğini kaydeden Gül, “Söz konusu çabalarımızda, kardeş ve dost ülkelerin istikrar, adalet, demokrasi ve kalkınma süreçlerine her seviyede yardımcı olmalıyız. Ayrıca, Arap Baharı'nın kazanımlarının kalıcı olması için tüm bölgeyi kapsayacak bir 'ekonomik işbirliği mekanizması' ile 'güvenlik mimarisi' oluşturulmasına öncülük etmeliyiz” dedi.

“Bugünlerde bölgede Sünni-Şii ayrımı ekseninde içten içe derinleşen
büyük bir tehlikenin zuhur ettiğini gördüğüne” dikkati çeken Gül, bölgenin
enerjisini ve kaynaklarını heba edecek bu tehlikeli sürece engel olunması gerektiğini bildirdi.

Gül, “Buradan, İslam dünyasında böylesi ilkel bir ayrışmadan nemalanmaya çalışan kötü niyetli güçlerin kışkırtmalarına alet olan tüm yönetimlere ve örgütlere de seslenmek istiyorum: İslam dünyasını, 21. yüzyılda adeta Orta Çağ Avrupası'nın karanlıklarına döndürecek bir sürece izin vermeyiniz” diye konuştu.

İsrail, yeni siyasi iklimi takip ve analiz etmeli”

Bu tarihi olayların, hala bölgede kaynamaya devam eden temel meselelerden birisinin, Arap-İsrail ihtilafı olduğu gerçeğini unutturmaması gereğine işaret eden Gül, şunları söyledi:

“Bu meyanda, Filistin halkının kendi devletinin tanınması yolunda verdiği mücadeleye ülkemizin sağladığı destek, Filistin ile olan kardeşlik bağlarımızın ve tarihi mesuliyetimizin bir icabıdır. Öte yandan, bölgedeki yeni siyasi iklimi en dikkatli takip ve analiz etmesi gereken ülke İsrail;dir. Zira, bölgedeki demokratik ve demografik dinamikler İsrail;in aleyhine gelişmektedir Başkenti Kudüs olan bağımsız ve onurlu bir Filistin devletinin kuruluşunu, işgal, zorbalık ve toprak gasbıyla engellediği; işgal ettiği Arap topraklarından çekilmediği sürece, İsrail;in gerçek barış ve güvenliğe ulaşması imkansızdır. İsrail'in stratejik bir yaklaşım sergilemediği bir başka konu da ülkemizle ilişkileridir. İsrail, haklı taleplerimiz bağlamında gerekli adımları atmadığı müddetçe, ilişkilerimizin normalleşmesi söz konusu değildir.”

“Dünya barışına katkı iradesi...”

Gül, 2011 yılının, dost ve kardeş Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarının 20. yıldönümü olduğunu belirterek, kardeş ülkelerin son 20 yılda bağımsızlığın pekiştirilmesi ve ekonomik kalkınma yolunda katettikleri muazzam ilerlemeden, millet olarak büyük bir sevinç duyulduğunu ifade etti. “Sevinç ve kederlerini yüreğimizde hissettiğimiz Türk cumhuriyetlerindeki kardeşlerimizin, önümüzdeki yıllarda daha güçlü devletler ve demokratik toplumlar olarak, nice büyük başarılara ulaşmalarını samimiyetle temenni ediyorum” diyen Gül, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Ülkemizin dünya barışına katkı yapma yönündeki iradesi ve artan etkinliği tüm dünyada takdirle karşılanıyor. Bu bağlamda, birçok karmaşık sorunun çözümünde ülkemizin katkılarının fark yaratmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Türkiye'nin, Kafkaslar, Balkanlar, İran, Irak, Afganistan, Pakistan, Lübnan, Filistin ve Somali;yle ilgili pek çok meselede, öncülük ettiği ya da katıldığı diyalog ve işbirliği süreçleri, bu bölgelerdeki barış ve istikrar çabalarına en anlamlı katkıyı yapan mekanizmalar haline dönüşmüştür.

Diğer taraftan, ülkemizin artan imkan ve kabiliyetlerini küresel bir sorumluluk anlayışı içinde kullandığı bir başka alan da küresel kalkınma çabalarına verdiği destektir. Bu çerçevede, BM'nin kalkınma alanındaki en temel forumlarından biri olan En Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi'ne ev sahipliği yapmış olmaktan büyük memnuniyet duydum. En az gelişmiş ülkelerin üçte ikisini oluşturan Afrika, kendi kaderine terk edilmemesi gereken bir kıtadır. Bu bağlamda, 20 yıldır yaşanan iç savaşın pençesinde kıvranan Somali'de baş gösteren açlık felaketi tüm insanlığın ayıbıdır. Asil milletimiz 150 küsur yıl önce Büyük İrlanda Kıtlığı gibi pek çok afet dolayısıyla gösterdiği alicenaplığı, bu kez Somali için sergilemiştir. Bu vesileyle, Somali kampanyasına büyük şevkle katılan halkımızı en içten duygularımla tebrik ediyorum.

Son dönemde Endonezya, Haiti, Pakistan ve Japonya;da pek çok doğal ve çevre felaketlerine tanık olduk. Felaketlerin boyutları çoğu kez en güçlü devletlerin dahi altından kalkamayacakları niteliktedir. Bu nedenle, geçen yıl yapılan BM Genel Kurulunda, açlık, kuraklık, salgın hastalıklar ve doğal afetlerle mücadele etmek için 'Küresel Acil Mukabele Yeteneği' kurulması çağrısında bulunmuştum. Memnuniyetle ifade etmeliyim ki BM Genel Kurulu bu çağrımıza cevap vermiş ve geçtiğimiz Haziran ayında kabul ettiği bir kararla 'HOPEFOR' adıyla bir gücün ihdas edilmesi sürecini başlatmıştır.”

“AB liderlerinin stratejik miyopluğu...”

Ortak değerler temelinde, Türkiye'nin güçlü müttefiklik bağlarıyla bağlı
olduğu ülkelerle ilişkilere büyük önem verildiğini anlatan Gül, “Bu çerçevede,
pek çok küresel ve bölgesel meselede benzer vizyonları paylaştığımız ve işbirliği yaptığımız, müttefikimiz ABD ile ilişkiler özel bir yer tutmaktadır. Yine, bir parçası olduğumuz Avrupa, ülkemizin en köklü, kapsamlı ve çok boyutlu ilişkilere sahip olduğu kıtadır. Pek çoğu müttefikimiz ve önde gelen ticari ortağımız olan Avrupa ülkeleriyle, yoğun siyasi, ekonomik, askeri, bilimsel, kültürel ve beşeri münasebetlerimiz vardır” diye konuştu.

Gül, 2007 Ağustos ayında başlayan küresel ekonomik kriz ve Avro bölgesinde halen devam eden istikrarsızlığın, Avrupa'nın içine kapanmasına yol açtığını, bu durumun ortaya çıkmasında, bazı AB liderlerinin stratejik miyopluğu da rol oynadığını söyledi. Küresel ağırlık merkezinin Asya'ya doğru meylettiği, Arap Baharı nedeniyle demokratik genişlemenin Avrupa'nın doğusu ve güneyine doğru kaydığı bir ortamda, AB'nin bu içe kapanıklığının, ileride ciddi stratejik maliyetlere yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunu ifade eden Gül, şöyle konuştu:

“AB ile münasebetlerimiz bağlamında, daha önce de değişik vesilelerle tekrarladığım gibi, stratejik önceliklerimizden asla taviz vermeden, müzakereler konusunda üzerimize düşenleri kararlılıkla yerine getirmeliyiz. Zira, bugün ulaştığımız ekonomik istikrar ve gerçekleştirdiğimiz demokratik reformlarda AB müzakere sürecinin çok önemli katkıları olduğunu unutmayalım. Netice olarak, tıpkı Norveç gibi müzakereleri başarıyla tamamlamamıza imkan verilmesini muhataplarımızdan kararlılıkla talep etmeliyiz. Unutmayalım ki müzakere süreci tamamlandığında, AB'ye katılım konusundaki kararı, sadece AB halkları değil, Türk halkı da verecektir.

Bu arada, pek çok AB üyesinin arkasına sığındığı Kıbrıs sorununda, uzlaşma iradesinden yoksun tarafın, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olduğu herkes tarafından bilinmelidir. Herkesin malumu olduğu üzere, Ada'nın birleşmesi için yürütülen müzakerelerde Türk tarafı olarak her türlü çabayı gösterdik. Tüm uluslararası camianın desteklediği Annan Planı'nı reddetmelerine rağmen, Rum tarafı AB'ye üye olabildi. Bu süreçte pek çok önde gelen AB ülkesinin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin AB'ye, Ada'nın tamamını temsil etmeden, eksik girdiğine dair yayınladıkları deklarasyon ve beyanlar hala arşivlerdedir.”

“AB'nin zafiyeti...”

AB ilk defa, kendi iç sorunlarını çözmemiş, ülkesinin tamamını temsil etmeyen bir yönetimi bünyesine alarak, kendi ilkelerini ihlal eden bir politika izlediğini belirten Gül, “Şimdi böyle bir 'yarım yönetim'in, 2012'nin ikinci yarısında AB'ye Başkanlık yapıyor duruma gelmesi, AB'nin zafiyetini gösterecektir. Bu, AB tarafından da sorgulanması gereken bir husus olmalıdır” diye konuştu.

Çok daha önemli bir noktanın ise, AB'nin tüm bu olup bitenleri normal gibi görmesinin, müzakerelerin sürdüğü bir ortamda, Rum yönetiminin çözüm için hiçbir mecburiyet hissetmemesine yol açması olduğunu bildiren Gül, sövzlerini şöyle tamamladı:

“Bunun da AB'yi çözümsüzlüğün en büyük cesaretlendiricisi durumuna düşürdüğü aşikardır. Bu şartlar altında, korkarım ki AB, Ada'da birleşmeyi tamamen imkansız kılacak bir sürecin başlamasının müsebbibi olacaktır. Böyle bir sürecin doğurabileceği neticeleri, herkesin er ya da geç kabullenmek zorunda kalacağını şimdiden hatırlatmak isterim. Türkiye'nin Doğu Akdeniz;de tüm milli çıkarlarını korumak için gereken her türlü tedbiri alacağından da hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.”

Cumhurbaşkanı Gül'ün konuşmasının tamamlamasınından TBMM Başkanı Cemil Çiçek, birleşime ara verdi. 

Bu haber toplam 1816 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri