Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Savunma Halep’ten başlar

24.08.2013 22:47
Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörü Cemalettin Haşimi ile Ortadoğu’daki değişimi ve Türkiye’nin bölgedeki gücünü konuştuk. Haşimi, “Coğrafi ve siyasi algı normalleştiği için “İstanbul’un savunması Halep’ten, Bağdat’tan başlar.” Mısır’ı savunmadan Di

SEMA BAYRAM / ANKARA

Çalışma odasında ziyaret ettiğimiz Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörü Cemalettin Haşimi ile Ortadoğu’daki değişimi ve Türkiye’nin bölgedeki gücünü konuştuk. Milat’ın sorularını cevaplandıran Haşimi, çözüm süreci hakkında da çok önemli açıklamalarda bulundu.

İşte o söyleşinin I. Bölümü

TEPKİLER AZ BİLE

Türkiye’de Batı karşıtlığı yükseliyor” şeklinde iddialar var. Ortadoğu’da yaşananların ardından sizin gözleminiz nedir?

 

Evet. Başbakanımızın son açıklamasından sonra da devam eden “ Türkiye’de Batı karşıtlığı yükseliyor” tarzında ifadeler var.

Ankara Temsilcimiz Aslan Değirmenci ile Dış Politika Editörlerimizden Sema Bayram’ı çalışma odasında kabul eden Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörü Cemalettin Haşimi, “Batı tutarsız. İslam Coğrafyasında yaşananlar başka ülkelerde yaşansa, Batı farklı davranıyor. Ak Partinin iktidara geliş sürecinde de aynı şey yaşandı” dedi.

 

 

 

 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ankara Temsilcimiz Aslan Değirmenci ile muhabirimiz Sema Bayram’ı çalışma odasında kabul eden Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörü Cemalettin Haşimi, “Batı tutarsız. İslam Coğrafyasında yaşananlar başka ülkelerde yaşansa, Batı farklı davranıyor. Ak Partinin iktidara geliş sürecinde de aynı şey yaşandı” dedi.

“Batı karşıtlığı bölgede yükseliyor” tespiti bence haksız bir tespit. Mısır ve Suriye’de yaşanan katliama bakarsanız ortaya konan tepkiler bu tablonun gerektirdiği kadar sert değil… Bu benim tespitim. Daha sert de olabilirdi. Gözümüzün önünde yaşanan tabloya, seçilmiş bir iktidara darbe yapılmasına, darbeye darbe, katliama katliam denilmemesine, Suriye’deki tabloya karşı kayıtsızlığa rağmen bu tepkiler az bile… Normal şartlarda bu kaos ortamının üreteceği tepki muhtemelen daha fazla olurdu. Türkiye başta olmak üzere, özellikle toplumsal tabanda bunun bir yansıması var. Bu tepkinin şiddete varmamasının sebebi şu: Hala Batı eleştirisinin bir karşılık bulacağına inanıyoruz. Batının tutarsızlığı, ikiyüzlülüğü ortaya konulmalı. Belli güçlerin özellikle İslam ve siyaset arasındaki ilişki konusunda tutarsızlık ve zayıflıklarını eleştirirsek, haksızlıklar daha iyi anlaşılır ve kontrol sağlanır.

AĞIR BİR MALİYETİ OLACAK

-Peki bu durumda bundan sonra neler olabilir?

Asıl üzerinde durulması gereken mesele bu. Yani bir adım sonrası ne olacağıdır. Suriye’de bir günde binden fazla kişi öldü, Mısır’da her gün yüzlerce kişi öldürülüyor. Mübarek serbest bırakılıyor. Kahire’nin bir sokağında bir kişi vurulduğunun bir dakika sonrasını internette görebiliyorsunuz. Bunun toplumun psikolojisi üzerinde oluşturduğu bir algı var. Eğer bu algıya somut bir şekilde müdahale edilmezse çok daha kötü bir yere gidebilir. Maliyeti çok daha yüksek olabilir. Tabi şunu da eklemek gerekir: Batı monolitik değil. Belli ülkeler zaman zaman farklı tepkiler koyabiliyor. Bugün görünen genel tablo şu: İslam coğrafyasında bir takım sorunlar yaşanıyor ve o sorunlar karşısında herhangi bir şekilde bir detaya girmeden belirli ülkelerin nasıl davranacağını biliyoruz. Aynı sorun başka bir yerde yaşansa muhtemelen taban tabana zıt tavır koyacak bu ülkeler, söz konusu olan Müslümanların siyasete giriş süreci olunca negatif bir tutum içine girmeyi bir gelenek haline getirdiler. Bu sadece ‘Mısır’la ilgili bir husus değil. Cezayir’de, Filistin’de de hatta Ak Partinin iktidara geliş sürecinde de aynı şey yaşandı. Bugün bile Başbakan bir Batı eleştirisi dile getirdiği zaman Türkiye’nin herhangi bir yana kaydığı söyleniyor. Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu tutarsızlık yeni bir şey değil. Ama fark şu: Türkiye’nin on yıldır ortaya koyduğu siyasi performans ortada. Arap Devrimleri sonrası ortaya çıkan bir nesil var. Ve internet, sosyal medya sayesinde yaşananlardan sürekli haberdar olma imkânı var. Bütün bunlar ile Batı, artık bu pozisyonunu devam ettiremez hale geliyor. Bir karar vermeleri gerekiyor. Ya bu pozisyonu devam ettirip sürekli olarak İslam coğrafyasında Müslümanların siyasetle kurduğu ilişkide negatif bir tutum takınacaklar. Öyle olursa bunun maliyeti çok çok yüksek… Sadece bölgede değil, küresel çapta bir maliyetten söz ediyorum. Ya da pozisyonlarını değiştirecekler. Yirmi otuz sene önce bu tavır devam ettirilebilirdi ama bugün olmaz. Buradaki en büyük etkenlerden biri Türkiye’nin on yıllık dış politika birikimi, ikincisi de Arap devrimlerinin ilettiği psikoloji. Tahrir Meydanına çıkanların içerisinde bir sürü insan, İhvan karşıtı bir pozisyon içerisinde olsalar bile, Mübarek çıktığı anda ne diyeceklerini ben çok merak ediyorum. Darbeyle İhvan’ın tasfiye edilmesi çabasıyla oluşan bir psikoloji var ve sürekli olarak buna darbe vuruluyor. Bunun dineceği bir yer yok. Bu bir yerde patlayacak. Bu patlamanın maliyeti sadece Mısır’la sınırlı kalmayacak… Bu durum mevcut denklemlerden dolayı küresel siyasetteki bütün dengeleri doğrudan etkileyecek. Mısır’daki bütün değişmeler başından beri sadece Mısır’la sınırlı olmadı. Bunun maliyeti BM’den tutun diğer uluslararası örgütler ve devletler düşünüyordur diye umut ediyorum. Ama hala bugün bile bunca yaşanan katliama, tepkisizliğe, duyarsızlığa, normalleştirme çabalarına karşı biz hükümet olarak eleştirileri dile getirerek bir şeylerin değişebileceğine inanıyoruz.

SORUN SİYASİ BOŞLUK

-Ortadoğu’daki değişimi ve Türkiye’nin bölgedeki gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Güçlenen bir Türkiye dengeleri nasıl etkiledi?

Ortadoğu’nun son yüzyılına bakarsak tarif etmemizi sağlayacak bir tane tabir var: “Siyasal boşluk, tarihsel boşluk.” Bu coğrafyada bir boşluk var ve o boşluğun getirdiği bir maliyet var. Çatışmalar, krizler, ülkeler arasındaki gerilimler, içeride ve dışarıda üretilen yapay sorunlar, bastırılan kimlikler, devletlerin dinle, azınlıklarla kurduğu ilişki tarihsel boşluk sebebiyle olan şeylerdir. Bu coğrafyadaki en temel sorun siyasal boşluğun ürettiği pozisyonlardır. Bu boşluktan diktatörler, zalimler, katiller çıkıyor. Bunun bu coğrafyada yaşayan herkese, her kesimine bir maliyeti var. Bu boşluk şöyle bir psikoloji de üretti: Ortadoğu’ya içeriden veya dışarıdan bakan herkeste bir umutsuzluk oluştu. “Ne olacak bu Müslümanların hali?” sorusuyla başlayıp “Ne olacak bu bölgenin hali?” soruları günlük konuşmaların bir parçası haline geldi. İstisna 2002’de başladı. Bugüne kadar konuşulan ve dışarıda Türkiye modeli denilen şey şu: İlk defa başarıya ulaşmış bir şekilde bu coğrafyadan çıkan bir dinamik, bu coğrafyanın sorunlarına cevap verirken, bir şekilde başkalarına ilham kaynağı olabilecek bir hikâye oldu. Bizim “Yeni Türkiye” dediğimiz şey bu. Herkesin konuştuğu bir hikâye oluştu bu son 10 yılda. Bu hikâye bir yandan da Türkiye’nin iç siyasetindeki radikal değişimlere imza atıyor. Çözüm sürecine giriliyor, farklı inanç gruplarının, azınlıkların seslerine ilk defa kulak veriliyor. Bir de bunların asli çoğunluğunu oluşturan grupların talepleri karşılanıyor. Topyekûn bir normalleşme söz konusu. Bu normalleşme ile dış politika vizyonumuz öne çıkmaya başladı. Mısır konusu konuşulurken başka ülkelerin veya dışarıdan aktörlerin çıkarları ne olacak sorusuna cevap veren bir dış politika pratiği değil bu. Coğrafyada asli çıkarları merkeze alan bir pratik üretiliyor. Bunu şunun için söylüyorum: Türk dış politikası vizyonu geçmişten beri belli devamlılıkları olan, belli tekrarları olan pratik. Nihayetinde şunu biliyoruz: Türkiye’nin soğuk savaş dönemindeki dış politika vizyonu NATO’nun kanat ülkesi olmayla sınırlı bir perspektifti. Bu sınırlı çerçevede, dönem dönem Kıbrıs konusu gibi spesifik konularda tavır alınıyordu ama genel çerçeve olarak belirli bir pozisyon vardı ve belirli bir manevra alanı vardı. Bugün gelinen nokta Türkiye’nin kendi manevra alanını inşa etmesi ve bunu yaparken de bu bölgenin çıkarlarını eksene alan bir siyaset politikası. Ayrıca 11 Eylül sonrası bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın bir tane sorusu var: “Müslümanlar siyasetle nasıl bir ilişki kuracak?” Bu soru en az yüzyıllık bir soru. Osmanlının tasfiyesinden bu yana sorulan bir soru. İlk defa Ak Parti Müslümanlığını inkâr etmeden, dini kimliğini kenara koymadan siyasete meşru yollardan iştigal edebileceğini gösterdi. Bu coğrafyada yüzlerce örnek var. Ancak bunu ilk defa Ak Parti başarabildi, bu hükümet başarabildi. Kendi kimliğimizi kenara koymadan siyasete iştigal etmenin getirisi ise, İslam-siyaset, din- devlet, doğu-batı gibi denklemlerde başarılı, makul, etkili bir cevap ortaya çıktı. 11 Eylül’den kaynaklanan sebeplerden ötürü de bu küresel bir meseleye dönüştü.

HALEP’İ BİR KENARA BIRAKAMAYIZ

ABD’nin, AB’nin Türkiye’yi nasıl gördüğü konuşmak bu yüzden gereklidir. Türkiye dışında, kendi iç siyasetini normalleştirirken küresel siyasete bu kadar doğrudan cevap verebilen başka bir ülke yok. Başka bir sebep ise coğrafi olarak bulunduğumuz konum hem kimliğimiz açısından hem dini konumuz ve hem de kendimizi tarif açısından dört- beş ayrı coğrafyayı aynı anda etkiliyor. Sık ifade ettiğimiz bir husus bu: Ortadoğu’yu bir kenara koyarak Türkiye’nin kimliğini tarif edemiyoruz. Halep’i bir kenara koyarak Mardin’in, Antep’in kimliğini konuşamazsınız. Avrupa ile ilişkimizi ve Avrupa’nın kimliğini bir kenara koyarak Trakya’yı hatta bütün Türkiye coğrafyasını anlayamazsınız. Aynı şey Orta Asya için, Afrika için de geçerli. Yani Türkiye sadece varlığı itibariyle aynı anda birden fazla coğrafya ile ilişki içerisinde. Dış politika vizyonumuz ise var olan birikimi bir siyaset diline dönüştürdü. Afrika’da elçilik sayısının üçe dörde katlanması, TİKA aracılığıyla Afrika’nın 34 ayrı ülkesinde aynı anda proje yapabilir hale gelmemiz; Ortadoğu’nun bütün ülkelerinde doğrudan bir şekilde konuşulan bütün konuların bir tarafı haline gelmemiz; Balkanlarda ortalama vatandaşın kafasında pozitif bir imge ile anılmamız; Orta Asya ile kurduğumuz ilişki biçiminin dönüşmesi daha makul, daha normalleşen bir çizgiye girdi. Bu sebeplerden ötürü Türkiye’deki en ufak bir değişiklik, en ufak bir normalleşme süreci küresel sistemi doğrudan bir şekilde etkiliyor. 11 Eylül sonrasında inşa edilemeyen bir küresel düzen sorusu var. Makul bir küresel düzen nasıl inşa edilecek? Bu küresel düzende Müslümanların yeri neresi olacak? Küresel sistemdeki adaletsizlikler nasıl çözülecek?

EN İYİ ÖRNEK TÜRKİYE

İletişim kanallarındaki güçlenmeden dolayı artık herhangi bir yerde yaşanan en ufak bir sorun çok hızlı bir şekilde her yerde konuşulabiliyor. Bu, günümüzde yaşanan bütün sorunlara küresel bir cevap gerektiriyor. Sıkıntının, adaletsizliğin en somut yaşandığı yer İslam coğrafyası olduğu için bütün mesele küresel siyasetteki normalleşme ve adalet talebinin nasıl karşılanacağı sorusudur. Türkiye örneği buna hakikaten somut cevap veren yegane örnek.

KURUMLARIMIZ DÖNÜŞÜYOR

-Türkiye’nin öneminin yanı sıra Arap Baharı var bir de…

Elbette. 2010’un sonundan beri başlayan Arap devrimleri süreci bütün denklemi alt üst etti. Türkiye yine burada ilk defa tavır koyan ülke olarak diğer ülkelerden farkını gösterdi. Hatta Arap devrimlerinin çok öncesinde Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın, Dış İşleri Bakanımızın yaptığı konuşmalarda Ortadoğu’da bir değişim sürecinin zorunlu olduğuna, bu sürecin şiddetten beri olması gerekir ve bu sürecin herkesin katıldığı bir süreç olması gerekir. Bu konuşmalar çok önce yapıldı, 2005’te, 2007’de. Bizim pozisyonumuz netti. İlk defa tavır geliştirdik. Devrimlerin ürettiği psikoloji de bütün bölgeyi dönüştürdü. 

Bu konunun bir de ekonomik boyutunu göze aldığımızda Türkiye bugün dünyanın 16. büyük ekonomisi, Avrupa’nın da 6. büyüğü. Ortadoğu’da ekonomik ilişki içine girmediğimiz ülke kalmadı. Hâlihazırda ilişki içinde olduğumuz ülkelerde ilişkilerimiz de dörde- beşe katlandı. Bununla beraber vize gibi somut örneklerde göreceğimiz gibi, belli ülkeler dışında vize almadan gidebileceğimiz pek çok ülke söz konusu. Üniversitelerde radikal bir dönüşüm var, bu değişime adapte olmaya çalışıyorlar. Yani istisnasız bütün kurumlarda bir dönüşüm süreci söz konusu. Bütün bunlar doğrultusunda Türkiye’nin Mısır ve Suriye konusunda verdiği tepkiler ve diğer ülkelerin buna tepkileri ışığında söylersek, hiçbir şekilde tepkisi ve pozisyonu göz ardı edilemez bir ülke haline geldik.

Dış politika yorumcuların şöyle bir yanlış algısı var: Dış politikada belirleyici olmak ya da etkili olmak diğer ülkelerin söylediğiniz her şeye tabi olması, onu destekliyor olması değil; onların pozisyon belirlerken sizin nasıl tavır göstereceğinizi göz ardı etmemesi demektir. Ortadoğu’dan Avrupa veya Amerika’ya kadar başta büyük güçler olmak üzere hiçbir ülke herhangi bir konuda geliştirdiği pozisyonunu Türkiye’yi göz ardı ederek geliştirmiyor.

Yarın: Dış Politikamıza getirilen eleştirilere cevap, Körfez ülkelerinin pozisyonu ve Çözüm Süreci…

 
Bu haber toplam 3394 defa okunmuştur

Etiket(ler): ,

DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri