Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

HSBC ve sinagogu balyozcular mı bombaladı?

13.05.2011 18:34
El Kaide'nin gerçekleştirdiği İstanbul eylemlerinin, özellikle de 15 Kası'daki Sinagog bombalamalarının arkasında balyozcuların olduğunu ileri sürdü.

Taraf gazetesi yazarı Alper Görmüş, El Kaide'nin 15-20 Kasım 2003’te gerçekleştirdiği İstanbul eylemlerinin, özellikle de 15 Kasım'daki Sinagog bombalamalarının arkasında balyozcuların olduğunu ileri sürdü.

İşte Alper Görmüş bugünkü o yazısı...

El Kaide’nin İstanbul eylemleri ‘Balyoz’ işi miydi

Usame bin Ladin’in öldürülmesi, El Kaide’nin nasıl bir örgüt olduğu meselesini bir kez daha gündeme taşıdı...

Çeşitli iddialar var. Bunların en itibar edilenine göre, El Kaide merkezî olarak teşkilatlanmış bir örgütten ziyade, hücreleri dünyanın çeşitli ülkelerinde kendiliğinden oluşmuş bir “şebeke”dir; bu hücreler, bulundukları ülkede El Kaide adına “İslamiyet düşmanı” hedeflere saldırmaktadırlar.

Bu yaklaşım geçerliyse, El Kaide hücrelerinin, bulundukları ülkelerde kimi örgütler tarafından taşeron olarak kullanılmaları pek mümkündür; ki bu da işin uzmanları tarafından sık sık dile getiriliyor.

Tesadüf işte; bin Ladin’in öldürülmesi, Etkileşim Yayınları’nın, benim Taraf’ta yayımlanan Ergenekon ve darbe yazılarımı kitaplaştırma teklifi nedeniyle eski yazılarıma göz attığım bir döneme denk geldi.

O yazılardan biri, bu çerçevede bana çok önemli göründü: 23 Mart 2010 tarihli yazıda açıkça, El Kaide’nin 15-20 Kasım 2003’teki İstanbul eylemlerinin (özellikle de 15 kasımdaki Sinagog bombalamalarının) Mart 2003’teki “Balyoz” darbe planının bir “artçısı” olma ihtimalini tartışmışım. Doğrusu, söylemesi ayıp mı bilmiyorum ama, bu ihtimali temellendirme doğrultusunda hiç de yabana atılamayacak şeyler yazmışım.

Bugün, iç sesimin “o zaman o yazıya niye hiç kimse ilgi göstermemiş ki” mızıldanması eşliğinde, “MİT, 2003 bombalamalarında ‘Balyoz’u mu işaret etti” başlıklı o yazıyı özetlemek istiyorum. Belki bu defa dikkati çeker...

15 kasımda saldırı, 19 kasımda Ergenekon raporu

Yazıda iki belgeye dikkat çekmişim... Birinci belge, 21 Mart 2010’da Akşam gazetesi yazarı Özlem Akarsu Çelik tarafından kamuoyunun bilgisine sunulmuş. Çelik, “Başbakan’ın Ergenekon’u 2003’te öğrendiğinin belgesi” başlıklı yazısında, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün, soruşturma başladıktan sonra Başbakanlık’a yazdığı bir yazıya dayanarak çok önemli bilgiler veriyor.

Yazıda Zekeriya Öz, Milli İstihbarat Teşkilatı’na Başsavcılık’ça sorulan bir soruya 9 Mayıs 2008’de cevap geldiğini; bu cevapta, “Ergenekon yapılanması ile alakalı olarak yapılan çalışmaların 19.11.2003 tarihinde Sn. BAŞBAKAN’A sunulduğunu” hatırlatıyordu.

MİT’in Başbakan’a “Ergenekon yapılanması”nı sunduğu tarihe bir daha dikkatinizi çekeyim: 19 Kasım 2003... Yani sinagoglara saldırıdan dört gün sonra... O kargaşada, hükümet “uluslararası İslami terör”le uğraşırken, MİT’in bir telaş Başbakan’a Ergenekon bilgisi sunması pek de normal görünmüyor. Bu konuya yeniden döneceğim.

O günlerde Başbakan da herkes gibi saldırıları El Kaide’ye bağlıyor, tepkisini o tesbit doğrultusunda veriyordu. 18 kasımdaki, yani MİT’in Ergenekon raporunun kendisine iletilmesinden bir gün önceki konuşması tamamen bu çerçevedeydi.

20 kasımda HSBC ve İngiliz Konsolosluğu’na saldırı gerçekleştiğinde, Başbakan artık MİT’in kendisine sunduğu raporu okumuş bir başbakandı. 2 aralıkta parti grubunda yaptığı konuşmada yine “dinci terör”den söz etti. Fakat araya, o gün konuşmanın genel bağlamının dışına çıkmış görünen, bugünkü bilgilerimizle birlikte değerlendirildiğinde ise bambaşka ihtimallere kapı aralayan birkaç cümleyi de sıkıştırıverdi: Başbakan, “Vakti saati geldiğinde fikir, düşünce planında, demokrasi çerçevesi içinde hesaplaşacakları” birilerinden söz ediyor, “bunun da belgesi, bilgisi, delilleri, her şeyi elimizdedir” diyordu.

Görüyorsunuz, Başbakan bu defa sadece “dinci terör”e karşı bir şeyler söylüyor gibi değildir. Sanki dilinin altında bir bakla vardır ve fakat bu baklayı bir türlü çıkartmamakta, çıkartamamaktadır.

Beş gün arayla gerçekleştirilen iki saldırının ardından yaptığı konuşmalardaki bariz farklılığın, iki saldırı arasında edindiği “Ergenekon bilgisi”yle bağlantılı olduğunu, sanırım bugün artık söyleyebiliriz.

Kırmızıyla yazılı iki sinagog

Balyoz darbe girişimi soruşturmasıyla ilgili olarak Hürriyet gazetesinin verdiği (13 Mart 2010), ardından birçok gazetenin kullandığı bir haber, 19 Kasım 2003’te MİT tarafından Başbakan’a verilen “Ergenekon bilgisi”nin “Balyoz bilgisi”ni de içerme ihtimalinin çok güçlü olduğunu gösterdi.

Hürriyet’in haberine göre, savcılar, Balyoz belgeleri arasında, 2003 kasımındaki saldırılardan sekiz ay önce, Mart 2003’te oluşturulmuş bir belge ele geçirmişlerdi. Belge, İstanbul’daki kilise ve sinagogların bir listesini içeriyordu ve bunlar arasında sadece 8. ve 21. sırada yer alan iki sinagog, diğerlerinden farklı olarak kırmızıyla yazılmıştı. Onlar da, sekiz ay sonra bombalanacak olan Neve Şalom ve Beth Israel sinagoglarıydı.

Tuğgeneral Süha Tanyeri’nin kaleminden çıktığı iddia edilen bir başka belgede “Gökkuşağı deterjan” ibaresinin yer alması ise bir başka kuşkulu noktaydı. Çünkü, 2003 saldırıları soruşturmasında, sinagoglara saldırıda kullanılan bombaların İkitelli’deki Gökkuşağı deterjan fabrikasında imal edildiği ortaya çıkarılmıştı.

MİT’in sunduğu çalışmanın gerçek içeriği

Özetlersek... Bütün bu tabloyu speküle ettiğimde ben şu sonuçları çıkartıyorum:

Bir: MİT’in ilk saldırılardan dört gün sonra Başbakan’a gönderdiği “Ergenekon çalışması”, Balyoz Harekât Planı ile ilgili kimi istihbaratı da içeriyordu.

İki: Ülke, devlet ve hükümet “uluslararası dinci terör”den başka bir şeyle ilgilenmezken, MİT’in bir telaş Başbakan’a Ergenekon bilgisi vermesini “ilginç” bulduğumu belirtmiştim. Şimdi şöyle diyorum: İki sinagogun kırmızıyla yazıldığı kiliseler ve sinagoglar listesini MİT saldırılardan önce ele geçirmişti. 15 kasımdaki saldırılarda bu iki sinagog bombalanınca bağlantıyı kurmuş ve durumu ivedi olarak Başbakan’a bildirmiş olmalı.

Üç: Başbakan, Türkiye’nin ve dünyanın “dinci terör”ü lanetlediği o günlerde, “bu eylem, hükümetimizi devirmeye yönelik darbeci bir örgütlenmenin parçasıdır” diyemeyeceği için edindiği bilgileri kamuoyuyla paylaşmadı. Fakat kamuoyuna seslendiği konuşmalarının arasına yedirdiği bazı cümlelerde bu darbeci örgütlenmeye mesajlar verdi, onları “hesaplaşma”yla tehdit etti, her şeyin farkında olduğunu ima etti.

Bu MİT çalışmasının çok önemli olduğu apaçık... Onun gerçek içeriğini öğrenebilirsek, o günlere dair pek çok şeyin ortaya çıkacağını güvenle öne sürebiliriz.

Şantaj kasetleri, Başbakan, başarı etiği

Benim anlayışıma göre ahlaklı insan, her şeyden önce kendi kendisi için koyduğu ahlaka uyan insandır.

Başarı herkesin hoşuna gider. Fakat başarıya giden yolda kendiniz için koyduğunuz ahlaki sınırlara uymadığınız takdirde, başarınız “ahlaksız” bir temele oturmuş demektir.

Her zaman başarmak, her zaman kazanmak istemek ve bunun sonucunda yenilgiyi giderek tahammülfersâ bir kategori olarak görmek, insanı kendi kendisi için koyduğu ahlaki sınırların dışına çıkmaya zorlayabilir. Bu yönüyle, “yenilgiyi kabullenememek” çok tehlikeli ahlaki deformasyonların kaynağı haline gelebilir.

Ahmet Altan salı günkü yazısında Başbakan Erdoğan’ın, önde gelen kimi MHP’lilerin özel hayatlarına ilişkin şantaj kasetlerine dair sözlerini, Baykal’a ait şantaj kasetine dair sözleriyle karşılaştırırken şöyle yazdı:

“Ben Başbakan Erdoğan’ın Baykal’ın kaseti çıktığında benimsediği ‘delikanlıca’ tutumu çok beğenmiştim. Bence ona yakışanı da oydu. Bugünkü tavrı ise doğrusu ona çok yakışmıyor.”

Gerçekten de, Başbakan, Baykal’ın kaseti internette yayınlandığında, bu şantajı siyasi istismar aracı yapmayacaklarını açıkça söylemiş ve uzunca bir süre buna uymuştu da. (Fakat daha sonra birkaç konuşmada bu ilkeli tavırdan kısmen uzaklaştığını gördük.)

Bugünkü tavrı ise “damardan istismar”dan başka bir şey değil.

Salı günkü yazımda, Başbakan’ın “MHP’yi baraj altına itme” stratejisinin her şeyi zehirlediğini ve onu bir kez daha milliyetçi bir söyleme sürüklediğini yazmıştım.

Bana öyle geliyor ki, Erdoğan’ın Baykal hadisesinde gösterdiği “delikanlıca” tavrını bu defa gösterememesinin altında da aynı “zehir” yatıyor.

Bu “zehir”, Başbakan’ı, kendisi için belirleyip ilan ettiği temel bir ahlaki standardın dışına çıkmaya zorladı ve en sonunda bunu “başardı...”

Bu hikâyeden çıkartılacak hisse, bence de Ahmet Altan’ın çıkardığı hisse gibidir: “Kazanmaktan daha önemli şeyler de var ve bazen kazanırken kaybeder insan.” 

Bu haber toplam 6242 defa okunmuştur

Etiket(ler): , , ,

DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri