Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

IŞİD: Ne İslam ne devlet

24.08.2014 12:27
Prof. Dr. Murat Çemrek, Star Açık Görüş'te Suriye ve Irak'ta gerçekleştirdiği katliam ve kan donduran infazlarla gündeme gelen IŞİD'i inceleyen bir yazı kaleme aldı.

Eşya, tabiatı gereği, taşıdığı ismi varlığına veya eylemlerine birebir intikal ettirmek durumunda değildir. Çünkü eşyanın ismi başkalarınca konduğu gibi diyalektik gereği iç çelişkileriyle büyüyüp geliştiğinden sosyal bilimlerin inceleme alanlardan bir tanesi de epistemoloji ile ontoloji arasındaki bu gerilimdir. Anlaşılacağı üzere yazının konusu; ismiyle bu kadar tenakuz halindeki Musul Başkonsolosu dâhil 49 Türkiye vatandaşını halen elinde rehin tutmaya devam eden, günümüzün Moğolları veya Haricileri ya da daha bilinen ismiyle Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)/İslam Devleti’dir (İD). Belki modern ağır silahlar ve dijital- sosyal medyayı yoğun kullanımıyla IŞİD/İD’i Moğollara veya Haricilere benzetmek anakronik bulunabilir fakat bu örgütün kafa kesmek gibi anakronik şiddet metotlarını sistemli uygulaması bile bu ithamı geçersiz kılacak farklı bir modernitenin habercisidir.

İslam dünyasının imkanı

Üyeleri hariç özellikle Şii Müslümanları mürted ilan ederek kanları ve mallarını kendilerine helal etmeyi İslam ve devleti de sadece Weberyen anlamda “şiddetin meşru tekeli” olarak sunan IŞİD/İD, ne kelimenin temel sözlük anlamında İslam ne de yok ettiği güvenlik hizmeti bağlamında devlettir. İnsanları -hassaten kadınlar ve çocukları- ve binaları -ziyadesiyle kadim ibadethaneleri- yok ederek ilerleyen ve içinden çıktığı el-Kaide tarafından bile dışlanan ve hatta onlara rahmet okutacak kadar zulümde ilerlemiş bu örgütün insan onurunu ayaklar altına alan eylemleri karşısında en azından mantık-nutuk ilişkisi gereği insanın nutku tutulmaktadır. Haklarındaki haberlerin içerdiği yoğun şiddet görüntüleri dolayısıyla konvansiyonel medyada “+18” ibaresiyle verildiği ve katliam şeklindeki infazlarını dijital-sosyal medyada itinayla sergilemekten haz aldığını aşikâr eden bu yapı, Kuzuların Sessizliği romanındaki/ filmindeki “Hannibal Lecter” karakterinin ete kemiğe bürünmüş örgütlü çetesinden başka nedir ki? Elbette bu serzenişimizin bu gözü dönmüş katiller için bir anlamı olmayacaktır. Ancak İslam Peygamberinin (SAV) ilk savaşı Bedir’de esirleri okuma yazma öğretme karşılığında serbest bıraktığını hatta Mekke’nin fethinde bile evinden çıkmayanlara dokunulmayacağını garanti edip uyguladığı düşünülürse IŞİD/İD’in bu cani ruhu neye borçlu olduğunu daha çok anlamak ve kavramak başta Müslümanlar olmak üzere tüm dünya için gereklilik arz etmektedir. Bu minvalde, 11 Eylül sonrası güvenlik odaklı bir dünyanın uzantısı ve sonucu olan IŞİD/İD’in onu var eden faktörlerden hareketle nasıl aşılacağı ve bu örgütün eğer bir İslam dünyası var olacaksa paradoksal bir şekilde nasıl bir işlev üstlenebileceğini sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Yoksa halkının çoğunluğu Müslümanlardan oluşan ülkelerin oluşturduğu bir uluslararası örgüt olan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) IŞİD/İD’in bu hunhar eylemleri kınayamayacaksa nasıl hâlâ var olabildiği de ayrıca izaha muhtaçtır. Kısacası, İslam dünyası kavramının teorik bir zihin jimnastiğinden veya bürokratik bir uluslararası örgütlenmeden çok daha fazlası olması gerektiği bu mel’un şebekeyle ABD hava saldırılarına ihtiyaç gerektirmeyecek kadar izahtan varestedir.

Tarihsel kökenleri 2000’lerin başına gitmekle beraber IŞİD/İD, Saddam Hüseyin yönetiminin ABD işgaliyle devrilmesiyle Irak’ta kendisine hareket alanı yakalayan ve kurucusu Ebu Musab Zerkavi’nin 2006’da öldürülmesine kadar “Irak el-Kaidesi” tanındı. Örgütün Şii düşmanlığı ekseninde büyümesinde Amerikan işgali sonrası Irak’ta sayısal üstünlükleri itibariyle Şiilerin ön plana geçmesi ve Saddam dönemindeki Sünni siyasal etkinliğinin kaybolması belirleyici olmuştur. Bundan dolayı IŞİD/İD denilince Sünni aşiretlerin desteği ve Baas zihniyetli askeri bürokratların etkinliğinin altı çizilmektedir. Türkiye’nin 26. Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun IŞİD/İD’i “öfkeyle bir tehdit” tanımlaması oldukça eleştirilse de “Sünni Araplar dışlanmasaydı bu öfkenin birikmeyeceğini” gerçeğini gölgelememektedir. Geçenlerdeki istifasına kadar Maliki yönetimi mezhepçi politikaları nedeniyle sadece ülke içindeki Şii olmayan unsurlarca değil uluslararası toplum tarafından da birçok kez uyarılmıştır. Ba’de harab-ül-basra bu eleştirilere o dönem kulaklarını tıkayan Maliki yönetiminin hatalarını ifade etmenin kıymet-i-harbiyesi elbette yoktur fakat IŞİD/İD ortadan kaldırılacak veya en azından marjinalize edilecekse bölgedeki siyasal otoritelerin mezhepçi politikalarla demokratik iktidarlarını sürdürülebilir kılamayacaklarını anlamaları elzemdir.

Mezhepçi politikaların sonucu

13 Ekim 2006’da Irak İslam Devleti (IİD), 9 Nisan 2013’te de Irak ve Şam İslâm Devleti (IŞİD) adını alarak 29 Haziran 2014’te örgütün sözcüsü Muhammed Adnani’nin örgütün lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin hilafetini ilan etmesiyle örgüt İslam Devleti (İD) olarak dönüştü. 3 Mart 1924 tarihli, “Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye’nin Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Hariciyesine Çıkarılmasına Dair Kanun” sonrasında yana İslam ümmetini siyasal bir otorite altında yeniden toplamak için hilafeti yeniden ihya etmek nostaljik bir özlem olmanın ötesinde İslamcılığın temel umdesi olarak hayatiyetini Hizb-ut-Tahrir gibi bu ilkeyi merkeze alan örgütlerce korudu.

IŞİD/İD’in ön plana çıkmasında Irak’taki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasındaki hükümet krizini değerlendirerek agresif bir yayılma stratejisi izlemesi de etkili oldu. IŞİD/İD 10 Haziran 2014’te Irak’ın ikinci büyük şehri Musul’u ve 11 Haziran’da da Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nu ve elektrik santralini basarak 80 Türk vatandaşını rehin alınca Suriye’deki iç savaşla adını günden güne duyuran örgüt bir anda başta Türkiye olmak üzere dünya gündemine yerleşti. Türkiye vakit geçirmeden BM ve NATO nezdinde girişimlerde bulunurken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Dışişleri Bakan Yardımcısı Naci Koru, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Ömer Önhon Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ev sahipliğinde Çankaya Köşkü’nde bir araya geldiği bir güvenlik zirvesinde ivedilikle toplandı. Bu gelişmeye paralel örgütün şehirdeki Irak Merkez Bankası şubesinden yaklaşık yarım milyar Amerikan doları değerindeki para ve altına el koymasıyla IŞİD/İD, dünyanın en zengin terör örgütlerinden biri haline gelirken sorun Türkiye açısından bir rehine operasyonunun sınırlarını çoktan aşmıştı. Meselenin hassasiyetine binaen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 16 Haziran 2014 tarihli ve 2014/566 Değişik İş No’lu kararına atıfla her türlü yazılı, görsel basın ve internette yayın yasağı konulmasına karar verildiği bildirdi. Hatta Başbakan Erdoğan’ın “...şu süreci tahrik ederek değil, lütfen yazmadan çizmeden fazla da konuşmadan takip etmenizi istiyoruz. Zira bu tahrikler karşı tarafta lehe değil aleyhte gelişmelere neden oluyor. Biz güvenlik güçlerimizle, dışişlerimizle, ilgili birimlerimizle an be an takip ederken, yazlı ve görsel medyadaki gelişmeler sıkıntı doğuruyor.” ifadeleri meselenin hassasiyetinin derinliğini ve rehinelerin salıverilmemesinden dolayı yayın yasağının devam gerekçesini açıklamaktadır.

ABD’nin merhameti...

7 Ağustos 2014’te ABD Başkanı Barack Obama IŞİD/İD’e karşı hava saldırısı emri verirken Pentagon da Erbil’deki Kürt unsurlara destek mahiyetinde Musul Barajı’nı elinde tutan IŞİD topçusunu hedef aldığını bildirdi. ABD’nin hava saldırıları IŞİD/İD’i kısmen durdursa da tamamıyla ortadan kaldırmadığı ortadadır. Bundan hareketle ABD’nin Irak’ı ikinci kez olumlamak veya önünü açmak anlamında söylemiyorum, Snowden’den hareketle IŞİD/İD’in arkasında ABD’nin olduğunu delilsiz şekilde iddia eden analizlerin kendi haklılıklarını korumak için ABD’nin hava harekâtının yetersizliğinden nasıl da kara harekâtının önünü açtıklarını belirtmek için dillendiriyorum.

Sonuç olarak, IŞİD/İD’in ortaya koyduğu bir gerçek varsa kendi iç problemlerini bile çözmek için genelde Batı’nın özelde ABD’nin merhametine (!) muhtaç Müslümanların kendi aralarında şiddete değil de şiddetle işbirliğine ihtiyaç duydukları ortadadır. Hobbesian bir doğa durumunda Locke’cu bir doğa durumu elbette anlaşılması güçtür. Hatta Paris’in Hitlerce işgal edildiği günlerde Avrupa’nın bir birlik haline gelebileceğini iddia etmek ne kadar gülünç ise, zaman bu gülünçlüğü haklı çıkardıysa “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer” gibi kriz ve sorunlar eşliğinde büyüyen bir cevabın ve çözümün o kadar da uzak olmadığını düşünmek için elimizde yeterince veri olduğu kanaatindeyim. IŞİD/İD, sadece bu süreci hızlandırmak için bir işlev üstlenmektedir. 11 Eylül sendromu ve kurduğu güvenlik odaklı dünya çözüldükçe işbirliğine daha da odaklanan ve bununla varlığını hissedecek bir İslam dünyasının şekillenmesi hiç de uzak bir hayal olarak durmamaktadır.

Prof. Dr. Murat Çemrek / Star Açık Görüş

Bu haber toplam 1802 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri