Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İstanbul bürosu Darbeci mi?

24.02.2011 11:51
Hukukçular Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Av. Cahit Özkan, “Hukuka ve ülkeye Balyoz” başlığıyla bir bildiri yayınlayan İstanbul Barosu yönetimine sert çıktı: "Gerçekten yürekleri varsa..."

Dursun Kabaktepe'nin röportajı

Türkiye’de Ergenekon ve Balyoz davası, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısının değiştirilmesi medya, siyaset, yargı ve sivil toplum kuruluşları arasında ayrışmaya neden oldu. Ergenekon ve Balyoz davası ile yargı reformu gündemini o kadar çok meşgul etti ki; gazete, televizyon ve internet siteleri bu haberleri manşetlerinden eksik etmedi. Birçok alanda tartışmalar devam ederken özellikle hukukçuların bu konulara farklı yaklaşımı dikkatlerden kaçmadı. Bizde Moralhaber.Net olarak Ergenekon ve Balyoz davasını, hukukçuların neden bu konularda farklı görüşler bildirdiğini, Hukukçular Derneği’nin Balyoz davasına neden müdahil olduğunu, İstanbul Barosu’nun niçin “Hukuka ve ülkeye Balyoz” başlığıyla bildiri yayınladığını ve 12 Eylül referandumunun Türkiye için ne ifade ettiğini Hukukçular Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Av. Cahit Özkan’a sorduk.

OLİGARŞİK YAPI İKTİDARI SÜRDÜRMEK İÇİN DİRENİYOR
- Ergenekon ve Balyoz davasında neler yaşandı?
Türkiye’de seçkinci ve oligarşik yapı ellerindeki gücü ve iktidarı sürdürmek istiyor. Ergenekon davası, Balyoz davası ve Oda TV baskınına baktığımız zaman seçkinci zümre; siyasette, medyada, yargıda ve sivil toplum örgütlerinde büyük bir direnç göstermektedir. Bu farklı direnç merkezlerinin en başında ise yargı geliyor.

-Bu kritik davalarda hukukçuların farklı görüşleri dikkat çekiyor.  Bu süreci eleştirenler olduğu gibi savunanlar da var. Neden?
Türkiye’de yargı eleştirilebilir. Yargı tartışılmaz dogmatik bir yaklaşımla kutsanamaz. Buna bizde katılmıyoruz. Yalnız Ergenekon ve Balyoz davasında yargı içerisinden gelen süreç çok farklı bir nitelik arz etmektedir. TCK’nin 100. Maddesinde tutuklama sebeplerinin belli olmasına rağmen maalesef ilk kez siyaset, medya, iş dünyası ve sivil toplum örgütlerince tutuklama sebeplerine karşı bir direncin sadece Balyoz ve Ergenekon davalarıyla ilgili olarak dile getirildiğini ve tartışıldığını görüyoruz. Bu direncin sebebi hak ve hukuk meselesi ise o zaman söz konusu kişiler diğer davalarla da ilgili olarak seferber olmalılar. Bugün sadece belirli bir davada direnç görüyoruz. Bununda sebebi oligarşiyi savunan seçkinci yapının kendi güç ve kudretini muhafaza etmek için uğraşıyor olmasıdır.

YAŞADIĞIMIZ TEHLİKE AKLIMIZA GELDİ
-Siz Hukukçular Derneği olarak Balyoz davasına müdahil oldunuz. Neden?

Bizim derneğimizin darbe dönemlerinde kapatılmış olması, 2003 yılında Balyoz eylem planında kapatılacak ve yasaklanacak bölücü dernekler arasında yer alması bizim geçişte yaşadığımız tehlikeyi aklımıza getirdi ve bu tehlikenin hala önümüzde durduğunu bize gösterdi. Bizde Balyoz eylem planına müdahil olduk.

-Siz Balyoz davası ilgili ne tür çalışmalar yaptınız?
Hatırlarsanız 10 Temmuz 2010 tarihinde Balyoz sanıkları tutuklandı. Ama 103 Balyoz sanığından hiçbir kimseye ulaşılamamıştı. Bir kısım Balyoz sanığının ordu evlerinde saklandığı iddia edilmişti. Bizde bu dönemde bunların teslim edilmesini istedik. Bundan sonraki süreçte de hukuk kurallarına uygun bir yargılama yapılarak varsa hak ettikleri cezanın kendilerine verilmesi; gerçekten hiçbir suça iştirak etmemişlerse hukukçu olarak üzerimize düşen görevi yapacağız.

 

İSTANBUL BAROSU YARGIYA MÜDAHALE ETTİ
- İstanbul Barosu, Balyoz Davası sanıklarının avukatlarıyla toplantı yaptıktan sonra “Hukuka ve ülkeye Balyoz” başlığıyla bir bildiri yayınladı. Hükümeti yargıyı ele geçirmekle suçladı. HSYK, Yargıtay ve Danıştay'ın yapısının değiştirilerek yürütmeye bağlı bir yargı sistemi oluşturulduğunu öne sürdü.  Sizin bu konudaki düşünceniz nedir?

Türkiye’deki değişik direnç merkezleri bu demokratik sürece karşı durmaktadır. Tabi bizi üzen demokratik süreçle, rekabetle, seçimle başa gelmiş olan İstanbul Barosu Başkanı Av. Ümit Kocasakal’ın da eski baro yönetimin anlayışını devam ettirmesidir. Bu bizi avukat, baro mensubu ve hukukçu olarak rahatsız etmektedir. İstanbul Barosu söz konusu açıklamalarını yaparken kesinlikle biz mensuplarına hiçbir şey sormamaktadır. Bugün İstanbul Barosu’na mensup arkadaşlarımızın yüzde doksanının söz konusu bildirinin arkasında olduğu kanaatinde değilim. Gerçekten yürekleri varsa ve meslektaşlarımızın bu bildirinin arkasında durduğunu söylüyorlarsa bir anket hatta bir seçim dahi yaptırabilirler.

İstanbul Barosu’nun geçmiş günümüze gelen yaklaşımı malumdur. Bu yaklaşım yine oligarşik yapının sivil toplum örgütleri içerisindeki direncin bir başka göstergesidir. Ancak bu özgürlük meşalesi otuz yıllık diktatörleri yıktığını hepimiz gördük. O nedenle İstanbul Barosu özgürlükçü, demokratik bir baroyu biz meslektaşlarına hissettirmelidir.

-İstanbul Barosu’nun açıklamaları hukuken doğru mu?
İstanbul Barosu, hem Ergenekon davası hem de Balyoz davası gibi Türkiye’de kabuk değiştirme, özgürleşme ve demokratikleşme sürecinin yargılandığı davaların hepsini içine aldığı topyekûn bir açıklama yaptı.  Bu açık ve net adil yargıya olan müdahaledir. Bu süreci tasvip etmediğimiz gibi bu ayrıca Türk Ceza Kanunu’nda suçtur. Bir hukuk kurumu olan İstanbul Barosu’nun da toplum barışını ve hukuk güvenliğini ortadan kaldıracak bir sürece imza atmaması gerektiğini düşünüyoruz.

12 EYLÜL REFERANDUMU OLİGARŞİK YAPIYI KIRDI
-Yargı vesayeti kavramı Türkiye'de nasıl oluştu?
Çok partili siyasi hayata 1960’ta darbe vuruldu. Bu süreçten sonra darbeciler vesayet kurumları oluşturdu. Bunların başında Milli Güvenlik Kurulu, o dönemde Hâkimler Kurulu, Savcılar Kurulu, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay gibi. Bu yapılarla  parlamentoya kim seçilirse seçilsin parlamentodaki hâkimiyetin önemli olmadığı; bürokrasideki hâkimiyetin önemli olduğu bir süreci yaşamaya başladık. Bu yüzden Türkiye’de 1960 yılında yerleştirilen oligarşik yapı hâkimiyetini bugüne kadar sürdürdü.

-Kırılma ne zaman yaşandı?
2010 referandumu bu nedenle ciddi bir kırılmayı ortaya koydu. Bu kırılmayla oradaki vesayet kurumları milletin denetimine açılmış oldu.  Yüksek yargıda farklı kesimlerin temsil edilmesi sağlandı.

-12 Eylül referandumu ile yargıda statükocu yapıdan çok sesli bir yapıya mı geçildiğini söylüyorsunuz?
Demokratik denetime açıldı diye ifade edebiliriz.  Demokratik denetime kapalı kurumlar zaman içinde kendi siyasal düşüncelerini, felsefelerini ve ideolojilerini oluşturuyorlar. Sonra kırmızı kitapta bulunan ideolojiler hâkimiyeti söz konusu oluyor.

TARİH ONLARI YARGILAYACAKTIR

-Siz referandumla demokratik rejime geçildiğini söylüyorsunuz ama bazı meslektaşlarınız AK Parti’nin kendi yandaş yargısını oluşturduğunu savunuyorlar.
Biz Hukukçular Derneği olarak 2010 referandum çalışmalarına bizzat katıldık.  Düzenlemelerin arkasında olduk. Ve tarih bugün referandumun karşısında yer alan kişilerin ve kurumların toplum nezdinde hak ettikleri yeri bize gösterecektir. Onları yargılayacaktır. Çünkü 2010 referandum değişikliği 1960 darbesinden sonra oluşturulan vesayet kurumlarının demokratik denetime yani halkın denetimine açılması sürecidir.

-Peki, yüksek yargıdaki eski yapı nasıl çalıştı?
Bu kurumlar millet adına karar verirken milletin nabzını hiçbir zaman tutmamışlardır. Milletin özgürlük ve demokrasi beklentilerini hiçbir şekilde göz önünde bulundurmamışlardır. Sürekli yok saymışlardır.  

-Yargı vesayeti ve siyasallaşma tartışmaları yapılıyor.
Yargıda vesayeti, siyaseti ve yargının ele geçirilmesini tartışıyorsak eski HSYK döneminde yüksek yargıdaki pazarlıkları, İlhan Cihaner’in kurtarılmasına ilişkin iddia edilen Yargıtay 8. Daire Üyesi Hamdi Yaver Aktan gibi isimlerin ses kayıtlarını önemsemeliyiz. Bunlar belki yasal dinlemedir belki de değildir. Bunu bilemem. Ama yargı şaibe kaldırmaz. Yargıdaki siyasallaşma bugün sorgulanmazsa geleceği sorgulayamayız. Ayrıca Yargıtay ile Danıştay’da daire ve üye sayısını artıran kanun onaylanmasıyla seçilmemiş üyelerin ve açılmamış dairelerin siyasallaştığı iddiaları kesinlikle iyi niyetli değildir. Bu bürokratik oligarşik yapının reaksiyonudur. Biz Hukukçular Derneği olarak buradaki demokratikleşmenin ve yargının denetime açılmasını sonuna kadar destekliyoruz.

ARTIK DENETLENEBİLİR BİR YARGIMIZ VAR
-Yargıtay ile Danıştay’da daire ve üye sayısını arttırılması problemleri çözecek mi?
Yargının problemleri çok geniştir. Bu konunun birçok yönü vardır. Yalnız bugün yüksek yargıda dosya sayısı bir milyon 800 bini bulmuştur. Şu anki mevcut üyelerle söz konusu dosyaların sonuçlandırılması mümkün değildir.

-Dünyada yüksek yargı üyelerine düşen dosya sayısı ne kadardır?
Fransa’da 84 Yargıtay üyesi varken oradaki dosya sayısına baktığımızda 5-6 bin dosya ile yargılama yaptıklarını görüyoruz. Almanya’da 120 Yargıtay üyesi ile yüksek yargının şekillendiğini görüyoruz. Oradaki daire ve dosya sayısını göz önünde bulundurduğumuzda bugün Türkiye’de 54-55 bin tane Yargıtay üyesi olması gerekir. Bu hayatın normal akışına aykırıdır. O nedenle Yargıtay’daki dosya sayının çok olması onların hayatlarını çekilmez hale getirmektedir.  Artık devletin vatandaşları ile ihtilaf üreten bir kurum olmaktan çıkması gerekmektedir.

-Davalarla ilgili yaşanan en büyük sıkıntı nedir?
Bugün Türkiye’de yüz davadan doksan tanesi beraatla sonuçlanmaktadır. Bu vahim bir durumdur.

-Niçin böyle bir sonuçla karşı karşıyayız?
Çünkü devlet bugüne kadar oluşturduğu kurumlarla sürekli suç üreten, vatandaşı ile ihtilaflı olan bir görünüm arz etmektedir.

-Hukukta temel esas nedir?
Bizde hukuk denildiğinde devlet ekseninde olay incelenmektedir. Oysa Batı demokrasilerine baktığımızda hukuk ve halk eksenli bir değerlendirme yapılır. Bizde hukuk-devlet dengesinde bir mukayese olur.

-Yeni dönem hakkında ne düşünüyorsunuz?
Artık denetlenebilir bir yargımız vardır. Bu yargının önceki dönemlere oranla yüzde 95 oranında daha güzel neticeler vereceğini ve yüzde 5 oranında belki de bir sorun teşkil edebileceğini düşünüyoruz.  O da modern demokrasilerde dahi kabul edilebilir bir risktir.

Moralhaber.Net 

Bu haber toplam 6148 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri