Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kurumun banisi Ulu Hakan'a Darülaceze’de vefa günü düzenlendi

12.02.2013 14:34
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Darülaceze Müessese Müdürlüğü, Darülaceze banisi olan Sultan II. Abdülhamid Han’ın vefatının 95’inci sene-i devriyesi vesilesiyle sempozyum gerçekleştirdi.

 

abah saatlerinde kabri başında düzenlenen, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Darülaceze Müessese Müdürü Nevzat Bayhan’ın yanı sıra Osmanlı hanedanından, Aynı zamanda Darülaceze Meclis Üyesi olan Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu ve Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin’in de katıldığı anma töreninde Kur’ân-ı Kerîm okundu, Sultan II. Abdülhamid için dualar edildi ve oradan Sempozyum için Darülaceze Müessesesi’ne geçildi.

Sempozyumun Doç. Dr. Mustafa Küçükaşçı, Prof. Dr. Nurhan Atasay, Prof. Dr. Nuran Yıldırım, Dr. Orhan Koloğlu, Prof. Dr. Cevdet Küçük, Prof. Dr. Cezmi Eraslan, Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Prof. Dr. Vahdettin Engin, Prof. Dr. Çoşkun Çakır, Dr. Ahmet Turan Alkan, Prof. Dr. Emre Dölen, Prof. Dr. Ali Arslan, Prof. Dr. Fatih Andı ve Doç. Dr. Arzu Terzi’ydi.

Yoğun katılımın olduğu Darülaceze’deki programa Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Darülaceze Müessese Müdürü Nevzat Bayhan, Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han’ın dördüncü kuşaktan torunu olan ve Darülaceze Meclisi Üyesi Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu, Darülaceze Meclisi Üyesi Avukat Zehra Sevingen Sağır, Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin ve bir çok davetli katıldı.

Sempozyumun açılış konuşmasını ev sahibi olarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Darülaceze Müessese Müdürü Nevzat Bayhan yaptı.

Bayhan, Darülaceze’nin sosyal hizmet geleneğinin öncüsü olduğundan bahsederek, “Şefkat kapısından girdiğinizde bu güzelliklere dâhil oluyorsunuz. Osmanlı her figürü, her deseni, her yapıyı insani mesajlarla bezerdi. Bâb-ı Şefkat’ten girildiğinde sadece bir bina gibi gördüğünüz bu yerleşke hoşgörünün, birlikte yaşamanın, kardeşliğin, dayanışmanın bir sembolüdür. Tam 118 senedir bütün dünyaya birlik, beraberlik ve insan kardeşliği mesajını sunmaya devam ediyor” dedi.

19. yüzyılın Osmanlı için de, dünya için de zorlu ve sancılı yıllar olduğuna vurgu yapan Bayhan, bu sancılı dönemi atlatmak için başta padişahlar olmak üzere devlet ve halkın her türlü fedakârlığı yaptığını, her savaş arkasında onlarca, yüzlerce dul ve yetim bıraktığını, bu insanlar için ise tek sığınılacak yerin Dersaadet yani mutluluk kapısı olan İstanbul'un sıcak kucağı olduğunu ifade etti.

Bayhan konuşmasına şöyle devam etti: “Buraya âdeta sel gibi akıyorlardı, kimsesiz aç perişan hâlde olan bu insanlar için Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han kimsesizlerin kimsesi oluyor, bir taraftan dünyanın teknolojik gelişmesini takip ederken diğer taraftan tek tek insanlara nasıl ışık götürürüm, nasıl şefkat götürürüm diye onun çalışmasını yapıyordu. Sokaklarda dilenen, kimsesizlerin ve âcizlerin farkındaydı. Sokaktaki o kimsesizler de onun için çok önemli idi; savaşan askerleri kadar önemliydi hem de. İşte onlar için çok güzel yerler inşa edilmesi talimatını veriyordu. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Okçular Tekkesi’nin bulunduğu mahalde bu yerleşke inşa ediliyordu. Önce kasada para yok diyen maliye nâzırlarına "benim eşyalarım var; özel eşyalarım var" diye sitem ediyor. Padişaha ait o muhteşem eşyalar İstiklâl Caddesi’nde bir müzayedede satılıyor ve çağları aşan ilk “şefkat hareketi” böyle başlıyordu. Burada kurumun dünyaya verdiği mesajdan bahsediyoruz. Şefkat kapısından girdiniz. Sağlı sollu bloklar görüyorsunuz. Sağda 4 daire Müslümanlara, solda yine 4 daire gayrimüslimlere tahsis edilmiştir. Tabii savaş anındasınız, paranız çok azdır. Ama o silaha değil insana yatırım yapmayı tercih ediyordu. Pozitif ayrımcılık yapıyor; Müslümanlara bir cami yaptırırken gayrimüslimlere iki kilise yaptırıyor, bir imam karşılık tam 4 papaz görevlendiriyordu. Çünkü Rumlar ve Ermeniler birbirlerinin kiliselerine gitmiyordu. O, bu ayrıntıyı bile gözardı etmiyordu.

İşte bu anlayışın, savaş anlarında bile insanlar ve dinler arasında ayrım yapmayan bir medeniyetin mensubuyuz biz. Abdülhamid Han’ı Ulu Hakan Sultan Abdülhamid yapan da budur zaten” dedi.

İşte Ulu Hakan, “Kardeş kanı döküleceğine değil tahtımı, canımı alsınlar daha iyi.” Diyordu. Kardeş kanı dökülmemesi için tahttan iniyor; bir Müslüman’nın ve de kendi tebaasından tek bir kişinin kanının akıtılmasını istemiyor.

Bayhan, “Dünya’da en medeni denilen ülkelerde bile hâlâ ‘cami yapılsın mı, yapılmasın mı?’ diye tartışma yapılırken; 118 yıldır Darülaceze’de camisinin, kilisesinin, havrasının açık olarak devam ediyor olması bizim insanlığa vereceğimiz en güzel mesajdır. Dünyanın bu mesaja çok da ihtiyacı vardır. Bu vesileyle Ulu Hakan Cennetmekân Abdülhamid Han'ı rahmetle anarken, şefkat ve himmetlerini Kurumdan esirgemeyip her türlü imkânı seferber eden, Başbakanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan ve Bakanımız Sn. Fatma Şahin'e şükranlarımızı arzediyor, başlangıcından günümüze emeği geçen herkesi hayırla yadedeyiyor medyun-u şükran olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.” diyerek konuşmasını tamamladı.

Bayhan’dan sonra söz alan Darülaceze Meclisi Üyesi Sultan Abdülhamid Han’ın dördüncü kuşak torunlarından Abdulhamid Kayıhan Osmanoğlu, yıllardır Osmanlı hanedanının yanlış anlaşıldığını belirterek, “Burada bulunan değerli hocalarımızın tarihi doğru bir şekilde anlatacakları inancındayım” dedi ve bazı tarihçilerin para almak için çalışma yapmalarına ve tarihi farklı yönlerde kullanmalarına sitem etti.

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Coşkun Yılmaz ise, Darülaceze'nin kurucusunun Halil Rıfat Paşa değil, Sultan II. Abdülhamid olduğunu belirtti. Bu yanlış bilginin düzeltilmesinin öneminde bahsetti. Yılmaz konuşmasına şöyle devam etti: “Buradan Darülaceze yönetimine, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na, Başbakanlık’a, bütün vatandaşlara ve hepinize sesleniyorum; bu kurumun girişinde acilen Abdülhamid'in büstü yer almalı ve banisi “Ulu Hakan Abdülhamid Han”dır diye tescil edilmelidir. Şahsen bir tarihçi bu ülkede yaşayan bir insan olarak, şunu hatırlatmanın görevim olduğuna inanıyorum: Sadece Darülaceze'de değil, Şişli Etfal'de de, başka birçok eserde de Sultan Hamid'i unutturmak ve onun icraatlarını göz ardı etmek isteyenler, kendi kesesinden ve şahsi mal varlığıyla yaptırdığı eserlerden, ismini ve armalarını kaldırmışlardır. İcraatlarının gençler tarafından bilinmesi gerekiyor.”

Sempozyumda konuşan Prof. Dr. Cevdet Küçük, Sultan II. Abdülhamid'in sürgün hayatını anlattı. Küçük, “Abdülhamid Han’ın otuzüç senelik mücadelesi olmasaydı ne milli mücadele ne de Türkiye Cumhuriyeti olabilirdi” dedi. 

Prof. Dr. Nurhan Atasoy ise, Sultan II. Abdülhamid'in fotoğraf merakından bahsetti ve bu merakın dünyanın en önemli görsel arşivi niteliğindeki Yıldız Albümleri’ni oluşturduğunu, bu albümleri yağmacılardan engelleyenin ise kütüphane kapısında yatan kütüphaneci Sabri Bey olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Nuran Yıldırım, “Sultan II. Abdülhamid Han’ın insanlığa açtığı şefkat kapısı: Darülaceze” başlıklı bir sunum yaptı. Yıldırım, 31 Ağustos 1895 yılında Cuma günü kapılarını sakinlerine açtığı, 31 Ocak 1896 yılında ise resmen açılmış olduğunu söyledi. Ayrıca ilk sakinlerinin Haseki’den gelenler ve sokaklardan toplananlardan oluştuğunu, süt çocukları için ise Almanya’dan bakıcılar getirtildiğini, taze süt için inekler beslendiğini, ramazanda Beyazıt’ta ve ilkbaharda Darülaceze’de sergiler yapılarak gelir temin edildiğini ifade etti. Ayrıca Sultan Abdülhamid Han’ın cülus yıldönümlerinde erkeklerin sünnet edildiğini ve Darülaceze’nin banisi Abdülhamid Han’ın bir hayır simgesi olduğunu sözlerine ekledi. Ayrıca İttihatçıların Abdülhamid’i unutturup 1942 yılında da Halil Rıfat Paşa’nın büstünün dikilerek bani ilan edildiğini söyledi. 

Prof. Dr. Cezmi Eraslan, Sultan II. Abdülhamid'in halka bakışı ve sosyal yardım faaliyetlerini katılımcılara anlattı.

Eraslan, Sultan Abdülhamid hakkında ilk kitabın 1890’lı yıllarda yazıldığını söyleyip yeniyi ikâme için eskiyi eleştirmede aşırıya kaçmamamız gerektiğine dikkat çekti. Övgü ve yergide aşırılığa kaçmamak gerektiği üzerinde duran Eraslan; Abdülhamid Han’ın Osmanlı’nın en zor zamanlarında padişah olduğunu, bölgede ve dünyada önemli siyasi hamleler yaptığını ifade etti.

Abdülhamid Han’ın, insan unsurunun öne çıkarılmasını önemsediğini de söyleyen Eraslan, “Dünya Müslümanlarının ümit bağladığı tek yer Osmanlı’ydı. Abdülhamid Han eğitim için çok fazla çaba sarf ediyordu. Toplumu eğitmek ve bilgilendirmek için çabalıyordu. Dinî hassasiyetin toplumun her kesimine yayılmasını istiyordu” dedi.

Konuşmasının sonunda ise, halifenin şahsi hazinesini Darülaceze için seferber ettiğini, birlikte yaşama simgelerinin burada her tarafta görüldüğünü söyledi.

Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Abdülhamid Han’ın ulema ile olan ilişkilerine değindi. Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın, ulemadan azami bir şekilde istifade ettiğini, açtığı müesseselerle onları değerlendirdiğini, İslam halifeliğini gerçek manada sisteme oturtup uyguladığını, ne yazık ki zoraki hazırlanan bir fetva ile tahttan indirildiğini anlattı.

Doç. Dr. Mustafa Küçükaşçı, Sultan II. Abdülhamid ve Haremeyn’deki (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere) varlığına vurgu yaptı. Abdülhamid Han’ın bir lakabının ‘Hâdimü’l Haremeyn’ olduğunu ifade etti.

Küçükkaşçı, Sultan Abdülhamid Han’ın İstanbul’a ne yapılıyorsa daha güzelini Mekke ve Medine’ye yaptırdığını, Mekke ve Medine’de en fazla hayratı olan padişah olduğunu da dile getirdi. Ayrıca Mekke ve Medine’de belediye teşkilatı ve eşrafını oluşturduğu belediye meclisleri kurduğunu, sağlık ile ilgili sıhhiye teşkilatı oluşturduğunu, Cidde ve Yenbul limanlarını yaptığını, yol üzerinde bulunan bütün misafirhane ve mekânların temizlik, güvenlik, iaşe ve idari işlerinin bile parasını gönderdiğini söyledi. Yaptığı bu hizmetlerle ‘Hâdimü’l Haremeyn’ lakabını hak ettiğini sözlerine ekledi.

Birinci oturumun sonunda İBB Mehteran takımı gösteri sundu. Ve katılımcılardan büyük alkış aldı.  

Öğleden sonraki oturumun başkanlığını Prof. Dr. Coşkun Çakır yaptı.

Bu oturumda ilk sözü alan Dr. Ahmet Turan Alkan, Abdülhamid Han’ın eğitime çok önem verdiğine dikkat çekti ve Batılılaşmanın saray tarafından da desteklendiğini söyledi. Abdülhamit Han’ın çelişki oluşturan bir insan olduğunu ifade eden Alkan, “Kendisi dindar ve muhafazakâr, Ailesinde ve yönetim anlayışında ise liberaldi. Yaşantısında dindar, takip ettiği ise Batı’ydı” dedi.

Prof. Dr. Emre Dölen ise, Sultan II. Abdülhamid devrinde sanayi ve teknoloji konusunda dinleyicileri aydınlattı.

Prof. Dr. Vahdettin Engin, bugün ön yargıların aşılmış olduğunun görüldüğünü, Abdülhamid Han’ın mazlum ve mağdur bir padişah olduğunu, memleketi imar etmiş bir padişahın “Kızıl Sultan” denilerek hor görüldüğünü söyledi.

Prof. Dr. Ali Arslan, eğitime önem veren bir padişahın bu sahada da eşsiz eser vermesinin doğal olduğuna değindi ve Dârü’l-Fünûn’u üniversite düzeyine getirmesinin bunun en bariz göstergesi olduğunu belirterek “Abdülhamid Han, Doğu kurumları yerine Batı kurumlarını seçiyor. Hukuk, Fen ve Edebiyat bölümlerinden oluşan bir Dârü’l-Fünûn kuruyor, bu kurum ilk defa doktora programı uyguluyor. Daha sonraları bu kurum Abdülhamid Han’ı telaşlandırmış olacak ki kapatıyor ve yerine yedi adet yüksekokul kuruyor. O gün açtığı okullarda 636 bin talebe okumaktadır. Ulum’ı Riyâziyye kuruyor, İlahiyat Fakültesi’ne Tıbbiye derslerini koyarak dünyada bir ilki gerçekleştiriyor” dedi.

Prof. Dr. Fatih Andı, “İkinci Abdülhamid dönemi edebiyatının her adımında çok önemli rol aldığını ortaya koyuyor. Abdulhamid dönemi edebiyatını çalışan tek bir kişi olmuştur. Onu destekleyenler bile kitaba alınmamıştır. Sultan Abdülhamid ve Mehmet Âkif Ersoy iki turnusol kâğıdı gibidir. Mehmet Âkif, bir Abdülhamid’e düşman iken, “Asım”da ise pişmanlığını dile getirir. Semerciyle eşekler kıssasını yazan Mehmet Celal’i göklere çıkarırken 1908'de de onu hain ilan eder. Zamanın edebiyatçıları Abdülhamid Han’ı karalamak için kelimeleri çarpıtarak yıldız, burun gibi kelimeleri imalı olarak kullanmışlardır” dedi.

İkinci oturumun ve sempozyumun son konuşmasını ise Doç. Dr. Arzu Terzi yaptı. Terzi, Abdülhamid Han’ın Emlâk-ı Hümâyunu ve Irak Petrolleri hakkında katılanları hayrette bırakan çok güzel bir sunum yaptı. 

Terzi, Abdülhamid Han’ın ülke topraklarına el konulmasını önlemek için arazileri şahıs tapulu yaptığını ve 1909’da da bütün mal varlığına el konduğunu söyledi.

Sempozyum sonrasında katılımcılara plaket takdim edildi.

Akşam ise Sultanbeyli'de yine Abdülhamit Han'ı konu edinen "Eskitilmiş Kılıç" adlı oyun Sultanbeyli Kültür Merkezi’nde sahne aldı. Salonun hıncahınç dolu olduğu oyunu hanedandan Abdülhamit Kayıhan Osmanoğlu, Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, Darülaceze Müessese Müdürü Nevzat Bayhan, Kiptaş Genel Müdürü İsmet Yıldırım ve çok sayıda davetli izledi. 

Bu haber toplam 2556 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri