Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

ORTADOĞU'DA NELER OLUYOR ? (ÖZEL RÖPORTAJ)

16.07.2014 23:15
Gazeteci M.İkbal ATAK, "Arap Baharı" sürecinden bu yana ortadoğuda ki gelişmelerle ilgili arkadaşımız M.Muzaffer Kaya'nın sorularını yanıtladı...

Doğruhaber Gazetesi yazarı M.İkbal Atak, "Arap Baharı" sürecinden bu yana ortadoğuda yaşanan gelişmelerle ilgili habername.com'un sorularını yanıtladı.

Ropörtaj : M.Muzaffer Kaya

Herşey "Arap Baharı" denilen halk ayaklanmalarıyla başladı. Yıkılmaz sanılan rejimler ve diktatörler bir bir yıkıldı. Büyük bir umut bahşeden bu rüzgar, bir an tersine döndü ve Ortadoğuyu adeta kan gölüne çevirdi. Ortadoğu ne oldu da bu hale geldi?
 
Sizin de sorunuzda değindiğiniz gibi Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler artık “Arap Baharı” öncesi ve sonrası olarak ele alınıyorsa, oluşan son çatışmalı tablonun “Arap Baharı”nın sebep, sonuç ve yansımaları yönünden ele alınarak irdelenmesi ihtiyacı hasıl oluyor.
Adına Ortadoğu denen İslam dünyasının kalbi hep sürpriz gelişmelerle dolu. “Arap Baharı” denen halk ayaklanmaları da yine “sürpriz” bir şekilde beliriverdi. İlk çıktığı yer Tunus, ardından Libya ve Mısır, sonrasında da Suriye!
 
Suriye’yi uluslar arası sistemle farklı ilişkisi nedeniyle ayrı kategoride değerlendirmek lazım. Ama Tunus, Libya ve Mısır’ın halk ayaklanmalarıyla gündeme gelmesi açıkçası herkeste heyecan oluşturdu. Diktatörlüğü tescilli Hüsnü Mübarek ve rejimi, Tunus halkına yıllarca kan kusturan katıksız diktatör ve İslam düşmanı Bin Ali ile nevi şahsına münhasır özellikleriyle Kaddafi diktatörlüğünün halkın arzusu ile yıkılışına tanık olmak hem sürprizdi, hem de yıllardır muhalefet duygusu en sert biçimde bastırılmış halkların eliyle bunun gerçekleşmesinin ayrı bir önemi vardı.
Düşünebiliyor musunuz, muhalif duyguları en sert biçimde bastırılmış halklar bir anda meydanlara çıkıyor ve sıkıştırıldıkları diktatöryal kalıpları adeta çatlatarak daha fazla özgürlük, daha insani bir yaşam isteklerini tekbirlerle haykırıyorlardı.
Bu durum tarihin en güzel sahnelerini canlandırıyorken özellikle Suriye’de baş gösteren çatışmalı durumla beraber tehlike çanları çalarcasına farklı bir boyuta taşınmaya başlandı. Libya’da petrol kuyuları ve nakil hatları güvenceye alındıktan sonra ülke tamamen kaosa teslim edildi. Mısır’da ise halk iradesine karşı yapılan darbe ile Mübarek rejiminin daha kötüsü işbaşına getirilerek “Arap Baharı” tamamen kışa dönüştürüldü.
Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, halk ayaklanmaları ile “Bahar” havası beklenirken bugün Ortadoğu, Bahar öncesi şartlara oranla daha fazla kötü durumda, daha fazla çatışma, kan, yıkım ve gözyaşının hüküm sürdüğü bir alan haline gelmiş bulunmaktadır. Ki bu dramatik manzaranın uluslar arası güçlerce amacına ulaşmayan “Arap Baharı” ile yakın ilişkisi bulunmaktadır.
Bellidir ki uluslar arası güçlerin bir bölge ajandası vardı ve yaşanan gelişmeler bu ajandayla uyuşmamıştı. Mesela kendileri için kritik düzeydeki Suriye’de umduklarını bulamadılar. Mısır, arzu etmedikleri halde İhvan’ın denetimine geçti. Libya’da istedikleri gibi bir örgütlenme ve bir iktidar yapısı oluşturamadılar. Kaldı ki artık taşlar yerinden oynamış, eski düzen türünden bir statükoyu da tekrar oluşturma imkanları kalmamıştı. Mısır’da eski statükoyu tekrar diriltme yöntemini denedilerse de örneğin Libya’da böyle bir yöntemi bile deneme şansları kalmadı. Suriye’de ise ne yapacaklarını, nasıl bir çıkış bulacaklarını bilemez haldeler. Dolayısıyla Arap Baharının kimi yerlerde doğrudan, kimi yerlerde de dolaylı etkileri bambaşka bir realiteye kapı araladı ki o da genellikle çatışmacı bir iklimin bölgede hakim olmasına yol açtı.  
 
Sizce "Arap Baharı" masum bir halk ayaklanması mıydı?

Evet, “Arap Baharı”, yaşanan şekliyle bir halk ayaklanması suretinde idi. Örneğin Libya’ya yapılan Nato müdahalesi “Halk ayaklanması” gerçekliğiyle çelişse de sahada yine halk vardı. Tunus’ta halk sahadaydı. Mısır’da iradesine müdahale edilene kadar yine sahada halk bulunmaktaydı.
 
Yıllardır  egemenliği altında oldukları zalim rejimlere karşı bir tek tepki bile göstermekten aciz olan bu halklar, nasıl oldu da birdenbire organize bir şekilde ayaklandı ?


Evvela şunun altını çizelim. Ayaklanmayı hakkedecek derecede aşırı baskı politikalarının uygulandığı ülkelerde sebepler ne olursa olsun halkın tepkisini sanık sandalyesine oturtmak çoğu kez ahlaki bir durum arzetmeyebiliyor.
Bunun yanında “tepkisizlikleriyle bilinen sözkonusu halkların birden bire ayaklanması” meselesi de hep tartışma konusu olageldi.
Aslında bu soru hep soruldu, halen de soruluyor. Gerçekte bırakın muhalif tavırlar sergilemek, muhalif düşünmenin bile “abesle iştiğal” sayılıp şiddetle bastırıldığı söz konusu ülkelerde nasıl oldu da halklar bu denli sokaklara dökülebildi? Nereden cesaret aldılar? Ya da anılan dönemde sokaklara çıkmış olmalarının başka türlü sebepleri var mıydı? Buna benzer sorular çoğaltılabilir.
En masumane yaklaşım, katı diktatöryal uygulamalara karşı halkın olağan/haklı refleksi şeklinde olsa da aynı diktatöryal uygulamalar uzun sürelerden beri uygulamadaydı ve halk yine aynı halktı. Ama hiç kimse böyle birden fazla ülkeyi kapsayan halk ayaklanmalarına şahit olmamıştı. Bunun yanında ayaklanmalara sahne olan ülkelerin ayarında daha düzinelerce ülke, krallık vardı, neden bu ülkeler halk ayaklanmalarına sahne olmadı? Ya da örneğin Bahreyn’de bu dönemde şiddetlenen halk ayaklanması neden diğer ülkelerdeki gibi bir heyecan oluşturmadı, neden hiç kimseden destek görmedi? Hatta bırakın desteği, halk ayaklanmasına sahne olması gereken başta Suudi olmak üzere bir takım yandaş Körfez krallıklarıyla beraber Bahreyn’e askeri müdahalede bulunularak halkın istekleri silah zoruyla bastırıldı.
Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere halk ayaklanmalarına konu olan ülkeler deyim yerindeyse “Tercihli” ülkelerdi ve ayaklanmaya konu olan ya da olması gereken ülkeler konusunda bilinçli bir tercih yapıldığı kuşkusu kendini ele vermekteydi.
Bundan dolayıdır ki, aniden ve adeta kampanyaya dönüşen halk ayaklanmalarının tetikleyicisi niteliğindeki görünmeyen nedenler üzerine çokça yorumlar yapıldı ve yapılan bu tür yorumların haklılık payları da yok değildi..
 
Ayaklanmaların ilk zamanlarında sokaklara dökülen halklara kimlerin ya da hangi gücün öncülük ettiği hep tartışıldı. Mesela Mısır’da en büyük örgütlü toplumsal muhalefet aktörü olarak bilinen İhvan, protesto gösterilerine katılmadı. Libya’da ayaklanmayı örgütleyebilecek ülke çapında örgütlü bir muhalif güçten bahsetmek mümkün değildi. Tunus’ta en örgütlü güç olarak bilinen Nahda hareketi ayaklanmayı başlatan aktör değildi. O dönemde ayaklanmalara destek veren Batılı ülke, kurum ve medya organlarının aktör olarak isimlerini zikrettikleri bir takım liberal ya da sol çevreler ise sonradan yapılan seçimlerde de görüldüğü üzere topyekün ayaklanmaları organize edip yönetecek kapasitede olmadıkları ortaya çıkıyordu. Peki kimdi bu denli halk ayaklanmalarını başlatan veya organize eden güç? Yine o dönemdeki açıklamalardan hatırlıyoruz ki, halk ayaklanmalarını kendi çıkarlarına göre kanalize etmeye çalışan güç odakları organizatör olarak Facebook ve Twitter gibi sosyal medya kanallarını adres göstermekteydi ki, böyle bir durum sadece akıllara ziyandan başka bir şey değildi.  
 
Bu konuda kişisel görüşüm, Batı’nın Ortadoğu’da bugüne kadar iş tuttuğu yönetimlerle uyguladığı politikalar artık çıkmaza girmişti ve Batı yeni bir takım politik atılımlar yapabilmek için kimi yönetimler noktasında toplumu heyecanlandıracak bir takım atılımlar yapması gerekiyordu. Mesela Batı için Hüsnü Mübarek yönetimi çok iyi iş görmesine karşın içyüzünün artık deşifre olmuş olması politik tıkanıklığa yol açıyordu. Bin Ali yönetimi, uyguladığı halk düşmanlığı politikalarıyla artık işlevsel olmaktan çıkmıştı. Kaddafi ise Batı için hiçbir işleve sahip olmadığı gibi sadece takoz gibi ortada duruyordu.
Batı, yeni politik açılımlar yapabilmek için artık gitmesini istediği yöneticilere doğrudan müdahale konseptini de terk etmişti. Daha ziyade iç dinamikler üzerinden manevralar yürüterek yeni dizayn politikalarını oluşturmak istiyordu.
Batı’nın iç dinamikler üzerinden manevra yapma isteği, baskılardan bıkmış halkların isyan duygularıyla bir yerlerde birleşince düğmeye basılmışçasına dört bir taraftan protesto ve ayaklanmalar baş gösterdi.
Özetle; Halkların ayaklanıp sokaklara dökülmesi, isyan bayrağını yükseltmesi için tüm sebepler mevcuttu ve Batı yeni dizayn politikası için halkta oluşan öfke selinden yararlanmayı denedi.
 
"Arap Baharı" adlı devrimin son ayağı olan ve yaklaşık 4 yılına girecek olan Suriye savaşı niçin başarıyla sonuçlanmadı ? Türkiye'nin başından beri bu süreçteki politikasını nasıl buluyorsunuz ?  
 
Suriye’de yaşanan tıkanıklığın sebeplerini görmek için diğer ülkelerin konumuna bakmak lazımdır. Mübarek ve Bin Ali, yağdan kıl çekercesine koltuklarını terk edip çekildiler. Kaddafi ise ancak Nato saldırılarının devreye girmesiyle yönetimi bırakabildi. Suriye’de ise diğer ülkelerin hiç birinde yaşandığı gibi bir durum yaşanmadı. Esad koltuğunu bırakmadığı gibi çatışmalar uzadıkça uzadı ve halen de sürüyor.
 
Mübarek ve Bin Ali Batı’nın “uluslar arası sistem” dedikleri olgu içerisinde “sistem içi” iki aktördü. Bunların koltuklarını hemen bırakıp çekilmeleri, deyim yerindeyse “azil, tayin veya emeklilik” gibi kavramlarla açıklanabilir. Sahiplerinden koltukta kalma yönünde işaret görmeyince gitme zamanlarının geldiğini anladılar ve tereddüt etmeden çekildiler. Burada “sistem içi” uygulamanın etkisi en iyi şekilde göstermişti.
Kaddafi; Batı’nın “uluslar arası” sistemi içerisinde yer alan bir aktör değildi. Koltuğunu bırakıp gitmesi yönündeki çağrılara meydan okudu. Kaba kuvvete sarılarak iktidar koltuğunu koruma refleksi geliştirdi. Ancak gitmesine karar veren güçler çatışmalar ve yaşanan ölümler üzerinden dramatik gerekçeler üreterek “insani yardım” adı altında Nato’yu devreye soktular ve Nato müdahalesi, Kaddafi’nin gitmesini tayin edici bir faktöre dönüştü.
 
Suriye’de Beşar Esad’ın tıpkı Kaddafi gibi gitmesine yönelik çağrılara meydan okuyarak koltuğunu terk etmemesi tıpkı Kaddafi yönetimi gibi Suriye yönetiminin de Batının “uluslar arası” toplum işleyişinin dışında yer almasındandı. Yani Kaddafi gibi Esad da “sistem içi” bir aktör değildi.
Esad’ın Kaddafi’den daha dişli çıkması ise kendi bölgesinde Suriye’nin Libya’dan farklı olarak sahip olduğu karmaşık ilişkilerde saklıydı.
Suriye yönetimi, Libya gibi Batı’nın “sistem içi” elemanı değildi, ama Libya’dan farklı olarak Amerika ve İsrail karşısında konumlanan ülkeler ve faal örgütlerle çok ciddi ilişkileri mevcuttu. İran’la stratejik ittifak içerisindeydi, Hizbullah ve Filistinli bir çok grupla belki tahmin edilenden çok fazla ilişkileri vardı. Bunun yanında ABD’ye karşı Rusya ve Çin ile ilişki ve ittifakları söz konusuydu. Öte yandan protestoların Suriye’ye sıçraması ve Batı ile müttefiklerinin Suriye’ye özel önemler atfetmesi, Suriye ile ittifak içerisindeki ülkeleri daha fazla kuşkulandırarak Suriye ile daha fazla dayanışma içerisine girmelerine sebep oldu. İran ve Hizbullah’ın Suriye okumaları oluşan “Direniş hattının” sabote edilmek istenmesi şeklinde belirdi. Rusya, büyük ihtimalle Suriye’den sonra protesto rüzgarının daha da ilerletilerek kendi güvenliğini de tehdit edecek bir boyuta taşınmasından kuşkulanmaya başladı. Açıkçası esen rüzgarın Suriye’de kırılması, Suriye’nin oluşan iki karşıt ittifak arasında bir güç gösterisi alanına dönüşmesinden kaynaklandı.
Bunun yanında Suriye içi faktörleri de sıralamak mümkündür. Suriye’de yönetimin uygulamalarının diğer ülkelerden farklı olmamasına karşın halkın önemli bir bölümü protestolara katılmadı. Ayaklanmalar çok dar alanlarla sınırlı kaldı. Önemli şehirler, ancak dışarıdan yapılan militan ve mühimmat takviyesinden sonra çatışmalara sahne olabildi. Halen bile yönetimin tarafında kalan halkın oranı hiç de azımsanacak gibi değildir.      
 
Bunun yanında Suriye’de ilk etapta silahsız olarak baş gösteren protestolar kısa süre içerisinde terörize edilerek silahlı çatışmalara dönüştürüldü. Suriye’de tıpkı diğer bir çok Arap ülkesi gibi uygulanan yöntemlerle sağlıklı veya örgütlü bir muhalefet oluşabilmiş değildi. Durum böyle iken silahlı çatışmaların baş göstermesi, bunu dayatan dış etkenlerin oynadığı rol ile ilgiliydi. Bilahare dışarıdan militan ve mühimmat takviyesi yapılarak “silahlı kanat” oluşturulmaya çalışıldığı gibi, Batı’da bulunan bir takım figürler üzerinden muhalefetin siyasi kanadı oluşturulmaya çalışıldı. Tüm çabalara, akıtılan eleman, lojistik ve mühimmatlara rağmen hiçbir zaman sağlıklı bir muhalefet oluşturulamadı. Diğer ülkelerle var olan ilişkileri sayesinde Suriye’ye Libya modeli babından dış müdahale yöntemleri de denenemeyince çatışmalı süreç tıkanarak yaklaşık dört yılını doldurmak üzere bugünkü noktaya gelindi.
 
 
Türkiye’nin Suriye’de uyguladığı politikaya gelince…
Aslında Türkiye’nin ilk başta Suriye’ye dönük politikasını “Çocuk oyuncağı” edasıyla yürütmeye çalıştığını söylersek herhalde abartmış olmayız.
Suriye, Türkiye’nin Arap alemine açılmasının ilk kapısı olmuştu. “Komşularla sıfır sorun” politikası Türkiye’nin kendi özgün politikası olarak başlamış, bu durum tüm Ortadoğu’da heyecan oluşturmuştu. Lakin çok geçmeden “Eksen kayması” tartışmaları baş göstermiş ve Türk hükümeti üzerinde hem içerden hem de dışarıdan büyük bir baskı unsuru oluşturulmuştu.
Suriye ile son derece iyi giden ilişkiler, Arap Baharı’nın rüzgarı karşısında sarsıntı geçirmiş, Türkiye’ye “bölgesel güç” payesi biçen Batılı çevrelerin de etkisiyle Suriye politikası bir anda ters dönmüştü. İlkin Batının Suriye tezlerine karşı durmaya çalışan hükümet, bilahare Esad yönetimini acil reformlar yapmak ya da yok olup gitmek arasında zorunlu bir tercihe zorlamıştı. Öyle ki “Demokrasi deneyimi” olan bir ülke olarak Türkiye son on iki yıldır yeni bir anayasa bile yapmaktan aciz iken yılların Baas sistemi içerisinde katmerleşmiş bir Suriye’den “çok acil” koduyla değişime gitmesi istenmişti. Nitekim Türkiye, Suriye’ye dönük ani politika değişikliğini savunurken hep “değişim istedik, ancak Esad buna yanaşmadı” teziyle savunagelmiştir.
 
İşin aslı ise bence şudur: Arap baharı rüzgarı hızlı esiyordu. Tunus, Libya, Mısır… Hangi ülkeye uğradıysa bu rüzgarın karşısında yılların diktatörleri tutunamamıştı. Nitekim rüzgar Suriye’ye uğramış ve Türkiye’ye göre Esad yönetiminin tutunması artık imkansızdı. Yani basit bir mantık kurgusu kurulmuştu. Türk Dışişlerinin Esad’a “üç-altı aylık ömür” biçmesi, rüzgarın gücüne olan inancının tam olmasındandı. Kaldı ki bence Arap baharına hazırlıkla doğrudan ilişkisi bulunan Türkiye’nin “Model ülke” sendromuna tutulması durumu da vardı. Şöyle bir gelecek tasavvuru kabul görmüştü Türkiye’de: Esad gidecek, müdahale taraftarı olmalıyız ki Esad sonrası Suriye’de olaşacak yönetimle ayrıcalıklı dostluk ilişkimiz olsun. Ayrıca Esad sonrası oluşması muhtemel dengelerde söz sahibi ülke olabilelim.”
Bunun yanında “Model ülke” sendromu, rüzgarın esip gürlediği diğer ülkelerde de sonsuz kabulle karşılanmaktaydı. Bu da Türk makamlarında açıkça dillendirildiği şekliyle “Kaybedilen Osmanlı toprakları” üzerinde yeniden söz sahibi olma heveslerini adeta kamçılıyordu. “Neo-Osmanlıcılık” olarak adlandırılan bu politika, Türkiye’de büyük hayallere temel oluştururken aslında varlıklarını Osmanlılara karşı İngilizlerle işbirliğine borçlu olan Arap krallıklarında farklı bir endişe ve Türkiye karşıtı duygulara kapı aralıyordu.
 
Türkiye bu denli büyük hayallerle yeni Suriye politikasını şekillendirirken dediğimiz gibi tüm planlamalarını üç ya da altı aydan fazla dayanamayacağına kesin gözüyle baktığı Esad sonrası yeni Suriye’yi düşlemekteydi.
Bu durum, Suriye’ye müdahalede Türkiye’yi birinci sıraya yükseltirken Suriye’ye arka çıkacak diğer bölgesel dinamikleri hesaba katmaması, hem bugünkü Suriye tablosuna kapı araladı, hem de Suriye politikasının başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.
Açıkçası Türkiye, partnerleri olan Katar, Suudi ve Batı ülkeleri ile Esad sonrası Suriye’ye odaklanmışken ne İran, ne Hizbullah, ne Çin, ne de Rusya faktörünün bu denli etkili olabileceğini hesaba katmamıştı. Hatta en kötü ihtimal olarak Esad düşürülmezse şayet Libya modeli gibi Nato müdahalesine yakinen inanmıştı. Nitekim ABD ile Rusya arasında Suriye’ye dış müdahalenin kapısını tamamen kapatan kısmi anlaşma Türkiye’de adeta soğuk düş etkisi yapmış, müdahale konusunda Obama’dan gerekli desteği alamayan Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler de önemli oranda yerini küskünlüğe bırakmıştır.
Evet, Suriye yıkımın, ölümün, kan ve gözyaşının kol gezdiği bir ülke haline gelmiştir. Ama büyük kazanç bekleyen Türkiye, belki de stratejik açıdan en zararlı ülke olarak çıkmıştır. Esad sonrası yeni Suriye dengeleri üzerinde söz sahibi olma hayali güdülürken, Kürt bölgesinde PYD’ye alan açılarak ayrı bir hayal kırıklığına sebebiyet verilmiştir.
Türkiye açısından durum öyle bir noktaya gelmiş ki, Suriye’ye müdahale öncesinde “Türkiye olmadan bölgede yaprak bile kımıldamaz” gibi iddialı sözlere karşın bugün Türkiye kendi çevresinde Suriye üzerinden hayatiyet bulan bazı örgütler kadar bile etkili olamamaktadır.  
 
 
Bu surecin başından beri Rusya ve Çin blokunda yer alan İran'ın, tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz ?


Evvela şunu söylemek gerek. Rusya, Çin ve İran, stratejik olarak her halukarda bir “blok” değildir. Başını Amerika’nın çektiği Batı bloğu, yerine göre her üç ülkeyi de ayrı ayrı taciz etmektedir. Mesela ABD’nin çabalarıyla İran’a yönelik BM ambargoları karşısında Çin ve Rusya yerine göre ABD ile ortak kararlar alabilmektedir. Ya da Nato’nun Rus sınırlarına dayanması konusunda Rus reaksiyonuna karşın İran ve Çin’in müdahil olduğu söylenemez. Uzak Doğu Asya’da ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü ekonomik savaşa İran ve Rusya çok da müdahil olmamaktadırlar.
Sadece Batı bloğunun kimi atakları her üç ülkeyi doğrudan ilgilendirdiği zamanlarda bu üç ülke ortak tavırlar alabilmektedir. Suriye üzerinde her üç ülkenin politik çıkarları kesiştiği için ortak tavır geliştirdiler.
İran’ın Suriye tutumuna gelirsek;
İran’ın yürüttüğü bir bölgesel politikası vardır ve bu politikanın merkezinde israil karşıtlığı yatmaktadır. Dolayısıyla israil’i kendi güvenliği açısından ölümcül tehdit olarak gören bölgedeki bir takım dinamikler gibi Suriye de bu kategoridedir. Kaldı ki İran, İsrail karşıtı politikalarını Lübnan ve Filistinli direniş gruplarıyla kurduğu ilişki üzerinden yürütmektedir. Bu politikada Suriye ise adeta lojistik bir üs işlevi görmektedir. Suriye’de olayların başlaması ve buna müdahil olan ülkelerin nitelikleri, İran’da İsrail karşıtı politikayı akamete uğratma çabaları olarak okunmuştur. Açıkçası İran’ın bu okuması o kadar da yabana atılacak bir okuma değildir. Düşünebiliyor musunuz, Esad’ın devrilmesini, yaptığı uygulamalar ve halka yönelik katı baskısına bağlayan bir takım ülkeler, “Suriye devriminin” sponsorluğunu yürütürken kendi içlerindeki uygulamalarının Esad’dan geri kalır yanı olmaması evvela İran’ın Suriye okumalarını haklı çıkaran birinci dereceden okumalardı.
Açıkçası İran’a göre Suriye’de direniş eksenine destek veren Esad yönetiminin yıkılarak yerine Batı ve İsrail yanlısı bir idarenin tesis edilmek istenmesi, böylece direniş eksenine ölümcül darbe indirilmesi planı uygulanmaktaydı. Aslına bakılırsa İran’ın bu öngörüsü yabana atılacak cinsten bir öngörü değildi ve İran’ın müdahaleler karşısında Suriye sahasını Batı yanlılarına kolayca teslim etmesi beklenmiyordu. Yani her halukarda İran’ın ve dolayısıyla Hizbullah’ın Suriye’ye müdahale etmesi beklenen bir durumdu. Tuhaf olan, Türkiye ve diğer müdahil ülkelerin sahaya girerken böyle bir öngörüde ya bulunmamış olmaları ya da bulunsalar da önemsememiş olmalarıdır.
 
Rusya,Çin,İran bloku ve Abd,Batı,Türkiye bloku çekişmesine doğru giden Suriye Savaşı sizce nasıl sonuçlanır ?


Öncelikle belirtmek gerekir ki, Suriye, bir takım bölge ülkelerinin ihtirasları ve Batı’nın israil’in güvenliğini esas alan politikaları uğruna viraneye çevrilmiştir. Yüzbinlerce ölü, milyonlarca mülteci, yerleşim birimleri, alt yapısı, tarihi, kültürü yerle bir edilmiş bir ülke haline getirilmiştir.
Bugün gelinen noktada bir takım bölge ülkelerinin ihtirasları neticesiz kalmıştır. Suriye’ye yıkımı dayatan Batılı güçler ise artık istedikleri türden Suriye’nin bölgesel denklem içerisindeki rolünü İsrail lehine değiştirecek umutlarını yitirmiş bulunmaktadır. Sahada yalnız başlarına kalan muhalif silahlı unsurlar ise artık ülkeyi ele geçirmek yerine sadece ölüm-kalım mücadelesini yürütmektedirler.
Silahlı muhaliflerle ordu arasında süren çatışmalar, ordunun ilerleyişiyle devam etmektedir. Bu noktada uygulanabilecek en iyi yol, ateşkesin sağlanması iken en son Cenevre görüşmelerinden sonra akamete uğrayan siyasi müzakerelerde üstünlük sağlamak adına bazı ülkeler hala silahlı muhalifleri ayakta tutmanın gayreti içerisindedir.
İki blok açısından bir karşılaştırma yapmak gerekirse şayet, başını ABD’nin çektiği Batı bloğu Suriye’de kesinlikle başarısız olmuştur. Haliyle bir tarafın başarısızlığı karşıtının başarısı olarak okunmaktadır. Suriye’yi almak isteyenler alamadı; yedirmek istemeyenler ise yedirmedi!
Şu an kısır döngüye dönüşen çatışmaların ne zaman biteceğini öngörmek zor olsa da, bunun bölge ülkelerinin adam akıllı bir araya gelebilmesinde ve siyasi olarak bir çözüm üzerinde anlaşmaya varmalarıyla mümkün olacaktır. Ancak son dönemde IŞİD’in Irak’ta da etkili olmaya başlaması ve Irak’ın bölge çapında ikinci bir Suriye vakasına tekabül etme olasılığı, çözüm olasılığını da ayrıca hem zorlaştırmakta hem de daha karmaşık hale getirmektedir.  
 
 
Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünü nasıl okuyorsunuz ?


Önce Irak’ta ortaya çıkan, sonra Suriye’de etkili olan bu örgütü fikri açıdan ve destek bulduğu aktörler açısından iki ayrı cihetten görmek gerekmektedir.
Tekfirciliğin esas kıstas olduğu bu tür örgütlerde mezhep ayrımcılığı üzerinden yürütülen keskin bir politika sözkonusudur. Mesele mezhepsel ayrımcılık üzerinden başlıyorsa, fikri temellerine ek olarak himaye eden odaklar ve bölgesel politikalar üzerindeki arzuları da kendini ele vermektedir.
Başını Suudilerin çektiği bir takım Körfez krallıklarına göre İran’ın Şii yayılmacılığı söz konusudur ve İran bu Şii yayılmacılığıyla Sünnileri baskı altına alarak devre dışı bırakmak istemektedir. Dolayısıyla tedbir olarak da Sünni refleksin uyandırılarak “Şii yayılmacılığına” karşı etkili karşı koyuş sergilenebilir düşüncesi hakimdir. Genel perspektif olarak tüm mesele bundan ibarettir.
Açıkçası tüm Müslümanları ilgilendiren bir Siyonist terör yuvası ve bunun yayılmacı emelleri vardır. Bahse konu Arap krallıkları bugüne kadar kendi halklarının yanında oluşturdukları “meşruiyet” imajlarını ikiyüzlü davranmak uğruna hep siyonizm karşıtlığı üzerine kurmuşlardı. Ancak gelinen noktada meşruiyet zemini olarak kullandıkları Siyonizm karşıtlığının kocaman bir yalan olduğu anlaşılınca farklı bir meşruiyet zemini bulma ihtiyacı hasıl olmuştur. Artık İsrail yerine İran tehlikesini, yayılmacı Siyonizmin yerine de yayılmacı Şiilik tezlerini kullanarak farklı bir meşruiyet zemini oluşturma çabasındadırlar. Sözkonusu İran ve Şiilik olunca da Vehhabi/Selefi/Harici damarı devreye sokmaları da zaten kendileri açısından zor değildir. Bu durumda hem yaslanacakları meşruiyet zemini oluşturuyorlar, hem de uygulattıkları kör şiddet yöntemini siyasi ilişkilerinde bir baskı unsuru olarak değerlendirmektedirler.
Ancak bir süre sonra besleyip palazlandırdıkları bu tür hareketler üzerindeki denetim gücünü kaybettikleri de tecrübelerle sabittir. Denetim mekanizması sağlanamayınca bu tür örgütlere yönelik imha konseptlerinin devreye girdiği de yine yaşanmış tecrübelerdendir. Tahminimce şu anda denetim mekanizması devre dışı kalma emareleri göstermektedir.  
 
 
 
Son zamanlarda İsrail'in "Koruyucu Hat Operasyonu" adı altında Gazze'ye düzenlediği saldırılar hakkında neler söylemek istersiniz ?


İsrail’in şartlar elverdikçe yaptığı hunharca saldırılar sürekli tekrarlanmaktadır. Yapılan son saldırıları da bu şekilde görmek gerekmektedir. Ancak bu seferki saldırıları diğer saldırılardan ayıran en önemli özellik, bölgenin büyük oranda çatışma ve kargaşalarla iç içe olması ve tepkilerin en cılız olduğu bir dönem olmasıdır. Arap Baharının estirdiği rüzgarın ters dönmesi, Mısır’ın artık katıksız bir İsrail destekçisine dönüşmesi, Suriye olaylarından dolayı Hamas’ın geleneksel müttefikleriyle arasının kısmen bozulması, lojistik üs görevi gören Suriye’nin devre dışı kalması, siyasi destekle yetinse de Türkiye’nin sözünün-tepkisinin artık eskisi gibi etki oluşturamaması ve Arap ülkelerinin neredeyse hiç birisinin en ufak bir siyasi tepki bile vermemesi.
Yani şartlar şu anda tamamen İsrail lehine ve Gazze’nin aleyhine dönmüş durumdadır. Hiç şüphesiz şartların bu denli İsrail lehine dönmesi de Arap baharının tersten estirdiği rüzgarla doğrudan alakalıdır. Herkes Arap baharını İslam baharı olarak görmek isterken maalesef tüm şartlar İsrail lehine gelişti.
Açıkçası şu an Hamas ve diğer direniş grupları sadece kendi imkanlarıyla ayakta durmanın mücadelesini vermektedir. Gerçi diğer saldırılarda da kendi imkanlarıyla sınırlıydılar, ama en azından tepkiler, siyasi destekler kendileri için büyük bir moral kaynağı teşkil etmekteydi. Şu anda o moral kaynakları maalesef kurumuş durumda.
Unutmamak gerekir ki Gazze şu anda adeta insanlık için test alanı haline gelmiş bulunmaktadır. Kim insan kim değil, bu zor zamanda Gazze’ye yönelen Siyonist saldırganlığa karşı verilecek tepkilerle ölçmek mümkün hale gelmiştir.  
 
İsrail'in Gazze'ye düzenlediği bu zulme karşı Lübnan Hizbullah'ına burada bir sorumluluk düşmüyor mu sizce ? 


Sadece Lübnan Hizbullahı değil, tüm Müslümanlara eşit derecede sorumluluk düşmektedir. Kaldı ki Siyonist saldırganlığa karşı Hizbullah ile Hamas arasında bir takım ilişki ve koordinasyonların bulunduğunu söylemek mümkündür. Nitekim Hamas’lı yetkililerin açıklamaları da bu yöndedir.
Şayet bu durumda Hizbullah neden israil’e saldırarak Gazze’ye yönelik saldırının etkisini hafifletmiyor anlamında soruyorsanız, orası farklı bir durum.
Unutmamak gerekir ki ne Hizbullah ne de Hamas’ın şu anda israil’i yenme gibi bir güçleri bulunmamaktadır. İkisinin de ortak kahramanlık noktası, israil’i kendi topraklarından kısmi olarak kovmayı başarması ve en ölümcül saldırıları püskürtmüş olmalarıdır.
Yani geçmişte Arap ordularının yapmayı beceremediği şeyi Hamas Gazze’de, Hizbullah da Lübnan’da becermiştir. Kaldı ki İsrail, sadece kendi namına değil, bir bütün olarak Batı bloğunu temsil etmektedir. Hamas, Hizbullah ve bazen suçlamak amacıyla bahsedilen İran ve belki de Suriye birlikte bir savaş açarsa, bu tavır tüm Batı bloğuna karşı açılmış bir savaş olarak değerlendirilir ve Batı’yı bir bütün olarak savaş alanına davet eder. Bu durumda kabul etmek gerekir ki İslam dünyasında bir bütünlük sağlanmadıkça topyekün bir taarruz şimdilik hayal olarak kalmaktadır. Düşünebiliyor musunuz, israil’e karşı çok yönlü bir taarruz başlatılırsa, bırakın Batı ülkelerini, Arap ülkelerinin büyük çoğunluğu bile Batı ile beraber hareket etmek için sıraya geçecek.
Bu durumda en iyi yöntem, sahada fiili olarak israil’e karşı savaşmak durumunda olan hareketlere karşı her türlü maddi, manevi desteğin verilmesi öncelikli sorumluluktur. Maalesef bu noktada da herkes üzerine düşeni yapmamaktadır. Direniş hareketleri için en anlamlı destek maddi, lojistik ve silah desteği iken bugün Filistinlilerle dayanışma sergileyenlerin önemli bir bölümü sadece insani yardım ve siyasi destekle yetinmektedir.  
 
 
İslam dünyasının vahdete en çok ihtiyaç duyduğu ve mezhebi ayrılıklardan sıyrılmak istediği bir dönemde, Lübnan Hizbullah'ının İsrail'e karşı topyekun sunni ve şii Müslümanlara Cihad çağrısı yapması sizce nasıl olur ?
 
Bazı şeyler kulağa hoş gelebilir, ancak önemli olan uygulanabilirliğinin olmasıdır. Hizbullah zaten kuruluş felsefesi itibariyle bunu yapan bir harekettir. Yukarda değindiğim gibi, kimi Arap krallıklarının İsrail saldırganlığını unutturma amacıyla İran ve Şia tehlikesini son dönemde öne çıkarmış olmaları, aslında siyonizme karşı İslami duyguların harekete geçmesinin önüne geçmeyi hedeflemektedir. Kaldı ki israil’e karşı Müslüman halkın bir tereddüdü zaten bulunmamaktadır. Sorun da savaşacak insan sayısında değil, savaşa yön verecek imkanların oluşturulamamasında yatmaktadır. O imkanlar da halkta değil, halkları yöneten idarelerin tekelindedir. O tekeller kırılmadıkça da siyonizme karşı topyekün hareket sadece kulaklarda hoş bir seda olarak kalacaktır.

HABERNAME / ÖZEL ROPÖRTAJ

 

Bu haber toplam 5250 defa okunmuştur
suriye
müslüman
yada suriye nasıl bölgedeki güçler aracılığıyla kan gölüne dönüştürülmeye çalışılmışsa kürdistanda hizbullah aracılığıyla kan gölüne dönüştürülmüştü.
17 Temmuz 2014 Perşembe 22:04
Beğendim (0)Beğenmedim (1)
YORUMUN DEVAMI
ortadoğu analizleri
müslüman
hocam anlattığınız durumdan çıkardığım şu. zamanında türkiye hizbullahına emperyal güçler ve devlet tarafından kürdistanda nasıl rol biçilmişse ortadoğuda diktatörleri yıkmaya çalışan halklarda aynı işlevi görmüştür.
17 Temmuz 2014 Perşembe 22:02
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri