Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ömer Dinçer hayatına yön veren kişiyi açıkladı

08.07.2012 20:00
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden itibaren en yakınındaki isimlerden biri olan Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ömer Dinçer, eğitimde yaptığı paradigma değişiklikleriyle dikkatleri üzerinde topluyor.
1980 sonrasında ev sohbetlerinde tanıştığı Başbakan'ın güvenini yanında hisseden Dinçer'in gönlünde yatan aslan başka: Ömrü yeterse akademiye dönüp 'yönetim' alanında söylenmemiş sözleri söylemek. Hayat yolculuğunu konuştuğumuz Dinçer, siyasette kendine bir gelecek tasarlamadığını söylüyor.
 
Sayın Başbakan'la yollarınız ilk ne zaman kesişti?
 
12 Eylül'den sonra siyaset yapılamıyordu, sivil toplum örgütleri ve partiler kapatılmıştı. Bir araya geldiğimiz mekanlar, örgütler ve benzeri yapılar çalışamaz durumdaydı. 1980'den önce toplum içerisinde aktif olan pek çok insan, dayanışmalarını devam ettirmek için eski bir geleneğe sarıldı. O da ev toplantıları, ev sohbetleriydi. Bizim de böyle bir halkamız vardı. Sayın Başbakan'la o halkalarda buluştuk. 8-10 arkadaşlık bir grubumuz vardı. Ayda bir kez biraraya gelirdik.
 
İstanbul'la tanışıklığınız çok eski değil sanırım...
 
İlk ve ortaöğretimimi Karaman'da yaptım. Üniversiteyi de İstanbul'da okumamıştım. Benim asıl İstanbul'a ikametim 1977 yılı sonudur. Lisansüstü eğitim için İstanbul'da yaşamaya başladım. Bu yüzden İstanbul'da çevrem çok geniş değildi. Ancak Erzurum'da üniversiteyi birlikte okuduğumuz İstanbullu arkadaşlarımız vardı. O arkadaşlarımızın bir kısmı Tayyip Bey'in İmam Hatip Lisesi'nden arkadaşlarıydı. Dolayısıyla İstanbul'da o vesile ile birbirimizi tanımış olduk.
 
1994 yerel seçimlerinde tanındınız. O güne kadar niçin yoktunuz siyasette?
 
Hiç bir zaman siyaset içerisinde kendime bir gelecek tasarlamadım. Hala bende o duygu ağır basar. Ben hep üniversitede yönetim ve organizasyon konusunda Türkiye'nin sorunlarını çözecek bilim adamı olmayı tercih etmiştim.
 
Nerden icab etti?
 
Bu ayrı ve önemli bir hikayedir. Ben bu tercihi fakülte üçüncü sınıfta yaptım. Allah rahmet eylesin, Sabahattin Zaim Hoca'mın çok büyük etkisi vardır bu tercihimde. 1976 yılında Kıbrıs'tan dönüyorduk. Tesadüfen Sabahattin Zaim Bey, uçakta yanımda oturdu ve ben bu fırsatı kaçırmak istemedim. Kendisine 'hocam ben fakülte üçüncü sınıfta okuyan bir öğrenciyim. Bana bir tavsiyeniz olur mu' diye sordum. Bugün pek çok insan için harc-ı alem gelen, ama o gün Anadolu'nun bir kasabasından çıkmış gelmiş, büyükşehri yeni fark etmiş bir delikanlı için çok önemli tavsiyelerde bulundu.
 
Neydi o tavsiyeler?
 
Dedi ki; 'Üniversiteyi bitirdikten sonra üç yol vardır! Birinci seçenek, kendi işini kurarsın. İkinci seçenek başkasının yanında çalışırsın, üçüncü seçenek olarak da akademik hayata atılırsın.' Sabahattin Zaim Bey bunları ve her birinin hangi şartlarda yapılması gerektiğini saydıktan sonra üçüncü yolun akademik çalışma olduğunu hatırlattı ve bunun için yüksek lisans yapmak ve dil öğrenmek gerektiğini ifade etti.
 
Siz ne yaptınız?
 
Ben orada ilk defa yüksek lisans eğitimini fark ettim. Uçaktan indikten sonra kararımı verdim. Akademisyen olacağım, bilim adamı olacağım. Bunun için yüksek lisans yapmalıyım ve yabancı dil öğrenmeliyim. İstanbul'a gelişim de bu maksatla oldu.
 
Kıbrıs'a niçin gitmiştiniz?
 
Üniversitede öğrenciyken Milli Türk Talebe Birliği'nin yöneticilerindendim. Öğrenci liderliği yapıyordum. 1974 harekâtından sonra Kıbrıs'ı canlandırmaya çalışıyorduk. O zaman WAMY isminde (World Assocation Muslim Youth-Dünya İslam Gençlik Teşkilatı) diye bir uluslarası bir gençlik örgütün kampı vardı ve üye teşkilatların liderlerini oraya davet etmişti.
 
MTTB idealist gençlerden oluşuyordu. Siz siyasete niye mesafe koydunuz?
 
MTTB siyasi bir oluşum değildi. Bir öğrenci teşkilatı idi ve siyasetten mümkün olduğu kadar uzak durmaktaydı. Ben 1980'den sonra da uzun müddet siyasetin bana yönelik taleplerini, tekliflerini 'ben size yardım edeyim ama işin içerisinde olmayayım, benim kendi hedeflerim var kendi misyonum var' diye geri çevirdim. Bu direnişimi kıran Tayyip Bey'in İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanması oldu. 1994 yılındaki seçimlerde kendisine o kadar çok haksızlık edilmişti ki, Tayyip Bey "hadi beraber çalışalım" dediğinde insan olarak hayır demem mümkün değildi. Kendi hedeflerimden vazgeçtim ve gittim.
 
Fazla uzun sürmemiş...
 
Evet. Çünkü o hedefler içimde bir basınç olarak kaldı. Misyonum beni hep kendim olmaya zorladı. Nitekim üç yıla yakın bir süre çalıştık. Büyükşehir Belediyesi'nde her şey düzgün gidiyordu, bazı kısa vadeli hedefler gerçekleşmişti, iyi bir ekip kurulmuştu ve benim ayrılmam halinde orada bir sorun çıkmayacaktı. Bende bu yüzden izin isteyip ayrıldım.
 
Tayyip Bey ne tepki verdi?
 
Sayın Başbakan bana izin vermedi o dönem. Doğrusu ben izin istedim ve müsaade etmemesine rağmen ayrıldım. Tekrar kendi işime döndüm.
 
AK Parti'nin kuruluşunda da bulunmadınız değil mi?
 
Kendi hedeflerimi gerçekleştirmeyi yeğlemiştim. Ama kısmet, gördüğünüz gibi. Tayyip Bey, Başbakanlık görevini alınca tekrar beni aradı. Bir kez daha hayır diyemedim, demek istemedim. Artık nasıl kabul ederseniz. Ve gelip başladık. Ben hala bir bilim adamı olarak kendi hedeflerimi içimde canlı tutmaya çalışıyorum ama bu kadar süre uzaklaştıktan sonra gerçekleştirebileceğimden emin değilim.
 
Neydi o hedefler?
 
Ben modern toplumlarda örgütlerin yönetimi ve organizasyonu konusunda çalışıyordum. Bu alanda söz söyleme iddiasını taşıyacaktım.
 
Bakanlık hedeflerinizin bir parçası sayılmaz mı?
 
Evet, eğer o hedefi ömrümüz olur da gerçekleştirebilirsek, bakanlık görevinin inanılmaz bir katkısı olacak. Ona hiç bir şüphem yok.
 

Din eğitimi için en uygun model İmam Hatip Liseleri

 
Din eğitiminin devlet eliyle veriliyor olması eleştiriliyor...
 
Çok tartışmalı bir konu ve ülkemizin demokratik yapısının oturmasıyla birlikte gelişen bir mesele olarak görüyorum bunu. Ancak şunu söyleyebiliriz, din eğitiminin devletin kontrolünde yapılması tartışılabilir. Ama en kötü ihtimalle devletin bugün böyle bir eğitim veriyor olmasının yararlı sonuçlar doğurduğu kanaatindeyim. Çünkü aksi takdirde bu eğitimi verecek uygun ve yeterli bir yapı söz konusu değil.
 
Din eğitiminin devletin tekelinde olması, kayıt dışı kursların açılmasına da sebebiyet vermiyor mu?
 
Haklısınız. Normal vatandaşların din eğitimi vermeye teşebbüs ettiği kurslarımız var. Bu kurslarda dini eğitim de yeteri kadar verilemediği gibi, aynı zamanda oradaki eğitim alan insanların dünya ile içinde yaşadıkları topluma uyumu da yeteri kadar verilemiyor. Buradan kastettiğim, biz sadece dini bilgileri alarak hayatta kalmayı başaramayız. Aynı zamanda istihdam edilebilir olma özelliklerine de sahip olmalıyız.
 
Yani? Yolumuz yine İmam Hatip Liseleri'ne mi çıkıyor?
 
Ben İmam Hatip Okulları modelinin dini eğitimi için de daha uygun olduğunu düşünüyorum. En azından çocuklara dini eğitim dışındaki bilgi ve yetenekleri kazandırma şansı da oluyor. Fakat biz daha iyisini yaptık, sadece İmam Hatip Okulu değil, toplumun diğer kesimlerinde de temel dini bilgileri almak isteyenlere bu imkanı veren düzenlemeler yapıyoruz. Böylece temel dini bilgilere sahip bir insan ama aynı zamanda akademik bilgiye de sahip bir insan. Aynı zamanda mesleki bilgilere de sahip bir insan tipi oluşturmaya çalışacağız. Tabi ki bu tamamen herkesin özgür iradesiyle gerçekleşecek. İsteyene vereceğiz bu eğitimi. Demokrasinin güzelliklerinden birisi bu. Toplumun dindar kesimi çocuğuna dini bilgiler verilmesini istiyorsa bu şansa da sahip olacak.
 
İmam Hatip Koleji açılmasına niçin müsaade edilmiyor?
 
Şu anki mevcut yasalarımıza göre askeri okulların ve dini eğitim veren kurumların devlet eliyle yürütülmesi öngörülüyor. Bu yasa değişmeden bu konuda bir şey söylememiz mümkün değil.
 
Kaynak: YENİŞAFAK
Bu haber toplam 5034 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri