Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ne anladınız?

03.11.2012 12:59
Rotahaber’de yazmamın Naci Eriş’i neden gerdiği konusunda bir fikrim yok. Ancak, kendi ilkesizliğini fütursuzca yansıttıkları sataşma haberlerden sonra, nerede yazmamı uygun görürdü kendileri acaba?

Ulusal Kanal İstanbul İstihbarat Şefi Naci Eriş Twitter’de benim Rotahaber’de yazmamla ilgili olarak:  “iklim bayraktar rota haberde başlamış. Ne anladınız?” şeklinde bir twitt atmış.

Buna kişisel olarak verecek çok cevabım var ama bazı sorular cevapla onurlandırılmayacak kadar bayağıdır...

Ancak şu kadarını söylemek durumundayım. Gözaltından çıktığım 6 Mart 2011’den on bir gün sonra Aydınlık gazetesinde “İklim’in üç yüzü daha ortaya çıktı: Kızıl Ayfer, esmer İlkim, sarışın İklim: İklim’in üç rengi,” diye bir haber çıktı.

Ben de soruyorum Naci Eriş’e bu haberden siz ne anladınız? Okuyucu ne anladı?

Haber dediğime bakmayın, ünlü fizikçi Planck’ın deyişiyle gazetede yazılanlar, bırakın doğru olmayı, yanlış bile değildi.

Bir zamanlar kendileriyle çalışmamı istediklerini de unutmuş görünüyorlardı.

Kadınların neredeyse üç ayda bir saç rengini değiştirdikleri bir ortamda, benim biri sarışın, ikisi de kızıl olan resimlerime bakıp acımasızca haber üretmişlerdi akılları sıra. Üstelik siyah beyaz fotoğraflarla da yalanlarını gizlemeye çalışmışlardı.

Rotahaber’de yazmamdan Twitter’deki takipçilerine “ne anladınız?” sorusunu yöneltmesi “şayan-ı hayret” bir durum.

Rotahaber’de yazmamın Naci Eriş’i neden gerdiği konusunda bir fikrim yok. Ancak, kendi ilkesizliğini fütursuzca yansıttıkları sataşma haberlerden sonra, nerede yazmamı uygun görürdü kendileri acaba?

Allah aşkına, haber diyemediğim o metni bir kez okuyun ve haber niteliği olup olmadığına siz karar verin. Bir yangına körükle gitmenin, masa başı habercilikle mesleği alçaltmanın, bir kadının onurunu linç etmenin ötesinde içinde her hangi haber öğesi varsa ben de insan değilim? Ucuzluğun yerlerde süründüğü böyle bir sataşmayı ellerim kollarım bağlıyken yaptılar. Şimdi onlara yanıt verebileceğim kendileri kadar yaygın bir sitede yazıyor olmam mı rahatsız etti?

Birilerinin fantastik hayallerini yerle bir mi ettim, bundan mı korkuyorlar acaba?

Korksunlar, çünkü linç kervanına hak-hukuk tanımadan arsızca taşlarla katılan böyle bir gazeteye ve gazetecilere vereceğim daha çok yanıt olacaktır.

İnsan onurunun kamuoyu önünde "haber" adı altında nasıl da acımasızca yok edildiğine ilişkin mücadelem hukuk yolu ile sürmekte. Bu çirkinliğe açtığım dava da adaletin keskin kılıcından çıkacak sonucu bekliyor.

Aydınlık gazetesi ile aramdaki olumlu-olumsuz tüm yaşanmışlığı anlattığım "Sıra Bende" adlı kitabımdan ilgili bölümü de okuyabilirsiniz.
Sıra Bende adlı kitaptan ilgili bölüm:

Aydınlığın Karanlığı...

17 Mart 2011 günü oğlum okuldan gelir gelmez ilk sözü, “Anne, Aydınlık gazetesini gördün mü?” oldu. Genelde “Bugün okulda şöyle oldu, böyleoldu” diye bir şeyler anlatırdı ama o gün ilk söylediği bu oldu.

“Ne oldu oğlum?” dedim.

“Serviste arkadaşlar gösterdi anne, çok kötü şeyler yazmışlar seninle ilgili,” dedi.

Başımdan aşağıya kaynar sular indi sanki. Kötü haber yazılmasına alışmıştım da Aydınlık gazetesinde kötü haber yazıldığını duymuş olmak ve bunun serviste oğluma söylenmesi, beni iki türlü rahatsız etmişti. Oğluma söyleyeceklerime dair kafamda saniyede on tane fikir uçuştu. Acaba ne hissetmişti, ne cevap vermişti haberi gözüne sokan, eline tutuşturanlara?

Ne soracak, ne söyleyecektim şimdi oğluma?

Kaldı ki, “Aydınlık yahu... Düne kadar benle çalışmak isteyen, aramızda belli hukukun oluştuğu insanlar. Beni arayıp sormadan ne yazdılar ki,” diye düşünürken, bir yandan da oğluma anlayabileceği geçerli açıklamaları yapmakla meşguldüm. İnanın çok zorlandım, çok üzüldüm. Beni tanıyan, telefonumu, mail adresimi bilen Aydınlık gazetesi habercilik diye yapılabilecek en berbat haberi yapmıştı. O nedenle beni arayıp sormak, araştırmak gibi bir şey söz konusu değildi. Yapılan haberde buna gerek yoktu. Haber o güne kadar gördüğüm en kötü haberdi. Aslında buna haber denemezdi. Haberin tamamı düzmece, uyduruk, yalan yanlış yazılmıştı... İnanılır gibi değildi...

‘İKLİM’in Üç Rengi’ ana başlığıyla verilen haberin üst başlığı da

‘İklim’in üç yüzü daha ortaya çıktı: Kızıl Ayfer, Esmer İlkim, Sarışın İklim’

Spot başlığı da ‘ Odatv baskını ve taciz iddialarıyla gündeme gelen İklim

Bayraktar’ın kılıktan kılığa girdiği ortaya çıktı’.

Haberin devamıysa sadece bir sütuna sekiz santimcik; A4 kâğıdı olarak düşünürseniz altı satır. Yani altı satırlık uyduruk ve alıntı bir haber için üç tane büyük puntolarla başlık yazılarak habere dikkat çekilmek istenmiş, yetmemiş üç tane de ayrı resmimi kullanmışlar.

İşte o beş satırlık haber diyemeyeceğimiz yazı da aynen şöyle: “CHP Eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kendisini taciz ettiğini öne süren İklim Bayraktar’ı tanıyorsanız dikkatli olun! Kılıktan kılığa giren İklim, farklı yüzünü gösterip, sizi de çarpabilir. Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan Odatv muhabiri tanımlaması ekrana yansıyınca İklim’i bir zamanlar mesai arkadaşı olan Ahmet Hakan bile tanıyamadı. İklim’i köşesine taşıyan Hakan, şunları yazdı: “Onu tanıdığımda Tarkan hayranı esmer bir kızdı. Adı da Ayfer’di.” İklim’in kankaları olarak bahsettiği Bekir Coşkun ve Emin Çölaşan da kendisini hatırlamadı. İklim’in, İlkim’in ya da Ayfer’in saçları yıllar içerisinde medyanın sağ kanadından sol kanadına uzanan kariyeri kadar renkli. Kızıl, sarışın ve esmer…”

Bu nasıl cümle? “İklim Bayraktar’ı tanıyorsanız dikkatli olun! Kılıktan kılığa giren İklim, farklı yüzünü gösterip, sizi de çarpabilir.”

Bu nasıl cümle, bu nasıl bir habercilik, bu nasıl bir çamur atma?

İsviçre hükümeti “Ermeni soykırımının olmadığını söylemek, İsviçre sınırları içinde suçtur,” şeklinde çıkarttığı yasayla ilgili olarak Türkiye’nin önde gelen sivil toplum örgütleri, Türkiye Büyük Millet Meclis’i, Hükümeti, bakanları, üniversiteleri, tarih kurumları ses çıkarmazken, Zurich havaalanına gidip “ Ermeni soykırımı yoktur,” deme yürekliliğini bir tek Doğu Perinçek göstermiş ve kalbime altın harfl erle kazınmıştı… Bunun üzerine tutuklanan ve yargılanan Perinçek avukat istememiş, kendi savunmasını kendisi yapmıştı. Bu öyle temelleri sağlam bir savunmaydı ki tarihe geçmeyi hak etmişti.

Doğu Perinçek gerçekten sizin böyle mesnetsiz haberler yaptığınızın farkında mı? Bir kadın olarak Şule Perinçek farkında mı peki? Ne demek ‘sizi de çarpabilir’? Neyi kastediyorsunuz? Okura neyi düşündürmek istiyorsunuz: Yankesiciliği mi, şuhluğu mu, seksiliği mi, dolandırıcılığı mı, neyi?

Bu kadar basit, içeriksiz, tamamı düzmece bir haber, inanın bana, başka hiçbir yerde çıkmadı. Saç rengi değiştikçe ismi de değişmiş demeye çalıştıkları için ismimi de üç farklı şekilde kullanmışlar ama üçüncü isim bana ait değil. Kendileri ‘İlkim’ şeklinde öngörmüşler. Bu kadarına ne denir ki? Pes demek yeterli mi? Şimdi gel de küfretme! Hadi benim yerime koyun kendinizi Allah aşkına ve söyleyin bu kadarına küfredilmez, deliye dönülmez de ne hissedilir, ne yapılır? Hele de bu haberi size on beş yaşındaki oğlunuz yüzünde acayip bir ifade ile anlattıysa! Oğlunuzun da eline serviste birçok gencin ve öğretmenin önünde eline bu gazete tutuşturulmuş, bir sürü soruya ve yoruma muhatap kalmışsa!

Kaldı ki bir kadının saç rengini ya da şeklini yıllar içerisinde değiştirmesi kadar normal bir şey yoktur. Genç kızların bile on beş yaşında saçlarını boyatmaya başladığı ve kadınların ayda bir saç rengini değiştirdiği bir dönemde bunun haber konusu edilecek nesi var? Ayrıca, ömrümün hiçbir döneminde esmer olmadım. Ten rengi doğuştan süt beyaz olan biri nasıl esmer olabilir? “Esmer İklim” derken, saç rengimin siyah olması kastediliyor aslen. Ama benim tek bir siyah saçlı resmimi bulamazlar. Saçımın rengi hiç siyah olmadı. Haberde kullandıkları fotoğrafl arın orijinali birçok farklı gazetede renkli olarak kullanılmasına rağmen, Aydınlık gazetesi siyah-beyaz basıldığı için resmen okuru kandırmışlar. Kullandıkları üç resimde saç rengim biri sarı, ikisi kızıl… Sanki kılıktan kılığa girerek bir takım entrikalara bulaşmışım ve her seferinde de saç şeklimi, rengimi değiştirerek izimi kaybettirmiş ve daha

sonra başka bir kılıkta başka bir yerde ortaya çıkmışım.

Yere göğe sığdıramadıkları Aydınlık imajına, Aydınlık çizgisine uydu mu bu haber şimdi?

Yazıklar olsun…

Ne diyeyim bilmem ki? İçimde kalsın...

Şimdi dönelim en başa:

BAZILARININ AYDINLIĞI SİZİN KARANLIĞINIZ OLABİLİR…

Ulusal Kanal, yayın hayatına başlayışının on birinci yılını Yenimahalle Belediyesi’nin ana binasının yemek salonunda verilen davetle kutladı. Eşimin dostlarından biri bu kutlama günü için davetiye verirken “İklim katılsın, onun için çevre olur, çevre edinir. Birçok kişiyle de tanıştırırım,”demiş. Oysa bu yemekten iki hafta önce Facebook’ta yıllar sonra karşılaştığım

Halil Nebiler de beni aynı geceye davet etmişti. İki taraftan davet edilince gitmemek olmazdı tabi. 3 Aralık 2010 tarihinde ‘Ulusalcılar nerede buluştu’ başlığıyla Odatv’de o geceyi anlattığım haber hâlâ duruyor. Yalçın Küçük ile ilk el sıkışmışlığım da o geceye aittir. Yalçın Küçük ile hiç karşılaşmamış, televizyon dışında kendisini hiç görmemiştim. O gece Halil Nebiler, birlikte program yaptığı Yalçın Hoca’nın masasına götürdü tanıştırdı, masası çok kalabalıktı, ayakta iki dakika karşılıklı hal hatır sorduk.

Yalçın Küçük dâhil o gece tanıştırdığı herkese beni, “Bizim kanalda program yapacak,” diye takdim etti. Kanalın genel müdürü, yönetim kurulu başkan yardımcısı dâhil olmak üzere, “İşte size bahsettiğim canavar bu,” diyerek tanıttı: “Bu var ya bu, acayip bir kızdır. Çalışkandır, elinden hiçbir iş, hiçbir haber kaçmaz, yıllardır didinir durur, tembellik etmez. Güneş gazetesinde birlikte çalışmıştık. Çelimsiz küçük bir kızdı o zamanlar ama iyi iş çıkarır, günde birkaç habere koşar yorulmak nedir bilmezdi.”

Utana sıkıla, bir şey diyemeden sustum, başka ne yapabilirdim? Kalkıp orada Halil Ağabey’i bozacak, “Yok ya, ben daha işi kabul etmedim, belli değil, Halil Ağabey kendi kendine gelin güvey oluyor” diyecek halim yok ya insanlara. Halil Ağabey çok içer ama onu öyle tanır severiz, olduğu gibi kabul ederiz çünkü yüreği güzel bir adamdır. Onu ilk tanıdığımda Güneş gazetesindeydik, bir yeleği vardı; neredeyse kırk cepli, her cepte bir şeyler dolu…

Halil Ağabey o zamanlar genç olmasına rağmen çok sinirli ve doğru bildiğini pat diye söyleyen bir adamdı; müdür, şef tanımaz haklıysa sesini yükseltmekten kaçınmazdı. Hiç unutmuyorum, bir gün rahmetli Işık Yurtçu ile kapıştı. Işık Yurtçu aksi bir adamdı, pek sevilmezdi ama kendi gibi delilere bir şey yapmazdı. Sanırım beni de o deliler arasına almıştı, zira çalıştığım süre içinde onunla kavga etmeyen istisna birkaç kişinin arasında ben de vardım. Facebook’ta yıllar sonra karşılaşınca Halil Nebiler, Ankara’ya program için sık sık geldiğini söyledi. O haft a hemen buluştuk Mülkiyeliler Birliği’nde. Daha yeni başlamıştık geçmişi deşmeye, Mümtaz İdil geldi o da bize katıldı, uzun uzun sohbet ettik ne güzel günler geçirmişiz, maaş alamadığımız o Güneş gazetesini andık durduk; kimler varmış, bir varmış, bir yokmuş neler olmuş, şimdi ne olmuş?

Ulusal Kanal’da program yapmam için kafamın etini yedi resmen o gün. “Ağabey dur, eşime danışmadan etmeden nasıl sana tamam diyeyim?” dedim. “Ben eski bir arkadaşla eskiyi yâd etmeye geldim sen iş teklif ettin, yetmedi bir de hemen yarın diyorsun. Canı tez adamsın anladık ama bu kadar da olmaz, dur birkaç gün düşüneyim.”

Zor ikna ettim. Ona kalsa hemen o hafta başlamalıydım çalışmaya, birkaç hafta sonra da program yayında olmalıydı, kendisi de destek verecekti. Haber programı olacaktı, genel çatısını hemen oracıkta Mülkiyeliler’in bahçesinde, rakı masasında çıkarıvermişti ama ben temkinliydim. Ve keyifli... Temkinliydim çünkü Odatv’de yeni başlamıştım yazmaya ve gayet

memnundum, aynı günlerde kitap projem de bir yandan hızlanmıştı. Keyifliydim, çünkü yıllar sonra en azından hiç değişmemiş aynı kalmış birini görmek hoşuma gitmişti. Dönmemişti, başkalaşmamıştı, aynı o eski Halil Ağabey’di her şeyiyle.

Benim o toy zamanlarımdaki meslek sevgimi çalışkanlığımı anlattı örnekler vererek. Yanımızda Mümtaz Ağabey de olduğu için benimle ilgili bu güzel sözleri duyması keyiflendirmişti beni, zira daha birkaç hafta olmuştu tanışalı ve birlikte çalışmaya başlayalı. İşimle ilgili neredeyse ağzımın süt koktuğu zamanlara dair güzel anıları duyması olumlu bir gelişmeydi. Hem de tasarlanmamış, tesadüfen gelişmişti o buluşma.

Ertesi gün canlı yayına, Yalçın Küçük ile yapacağı programa davet etti. “Gel, Yalçın Hoca’yı da yakından tanı,” dedi. “Güzel vakit geçirirsin, hem de programı izlersin canlı.” Ama gitmedim. Halil Ağabey üç gün sonra aradı, her zamanki üslubuyla “Kız kandırdın mı kocanı, ikna ettin mi, aldın mı izni... Geliyorum bak bu hafta da Ankara’ya. Genel müdüre söyledim, iş tamam, hemen başlıyorsun,” demez mi, ne diyeceğimi şaşırdım. Aynı hafta içinde bu bölüme girerken sözünü ettiğim ve Halil Ağabey’in beni ısrarla davet ettiği kutlama yemeği vardı. Ulusal’ın Ankara temsilcisi Fikret Akfırat ile de tanıştırdı beni o gece. Ayaküstü konuştuk. Halil Nebiler hâlâ aynı konu üzerinde ısrarcıydı. Fikret Bey’e “Bahsettiğim İklim bu işte, bizimle çalışacak. Siz detayları konuşun,” deyince telefon numaramı istedi Fikret Akfırat. Fikret Bey, “Halil sizden söz etti,” dedi. “Sizi aramızda görmeyi çok isteriz.”

Nasıl döner Aydınlıklar karanlığa?

Birkaç gün sonra telefonla arayıp uygunsa o gün uğramamı istedi ama gitmedim. Bir hafta sonra tekrar aradığında, daha öte kabalık etmemek için gitmek zorunda kaldım. Açıkça anlattım olanları: “Halil Ağabey o gece size öyle dedi ama ben şu an bir televizyon programı

yapacak kadar zamana sahip değilim. Kaldı ki Odatv’de çalışıyorum. Ankara muhabiri olarak bir tek ben varım ve Mümtaz Bey ile başka projelerimiz de var, o nedenle ben Halil Ağabey’e ‘Tamam’ demedim ama iş buraya kadar gelince sizinle yüz yüze görüşüp durumu yanlış anlaşılmaya yer vermeyecek şekilde çözmek istedim.”

Fikret Bey, “İyi olurdu. Televizyonda da iyi işler yapacağınıza emindik. Halil de çok istekliydi ama kısmet değilmiş. Canımız sağ olsun,” dedi.

Rahatladım. Kırmadan, dökmeden anlatmıştım meramımı.

Şöyle dedi: “ Aydınlık gazetesi de Mart ayında tekrar çıkacak, istersen Odatv ile birlikte götürebilirsin. Bizim parlamento muhabirimiz ol, yani Aydınlık gazetesi için de çalış. Şartlarımız pek parlak değil, senin hak ettiğinücreti veremeyiz ama asgari ücretten biraz fazla bir maaş ödeyebiliriz. Hayırlısıyla çıkaralım gazeteyi, önümüzü görelim sonra ücreti revize ederiz. Seninle çalışmayı çok istiyoruz. Faydalı olacağına inanıyoruz.”

Mahcup oldum. Kanal ve program olayını çözmenin rahatlığı kısa sürmüştü, bu sefer gazete işi çıkmıştı. Gazetenin muhtemel haber müdürü İsmet Özçelik’i de çağırmış benimle yapacağı iş görüşmesine. Biz bunları konuşurken İsmet Bey de geldi. Biraz gecikmişti. Meclis’te görüşmem olduğunu en başında söylemiştim Fikret Bey’e. İsmet Bey yeni gelmişti ama benim kalkmam gerekiyordu. “Dediğim gibi şu sıra çok farklı projelerimiz var Mümtaz Ağbey ile” dedim ve ekledim: “Size tam söz veremiyorum ne olur beni mazur görün.”

Ama gerçeği söylemek gerekirse ne Ulusal Kanal’da çalışmak istiyordum ne de Aydınlık gazetesinde. Öncelikle kitabımı bitirecektim. Boş zamanım olmalıydı. Ayrıca gerçekten de birkaç hafta evvel Mümtaz Ağabey ile yeni çıkacak başka bir gazete için görüşme yapmış, söz vermiştik. Mümtaz Ağabey’i yarı yolda bırakamayacağım gibi diğer tarafa da söz vermiş, tokalaşmıştık.

Bu türden başka nedenler de konuya dâhil olunca, Aydınlık gazetesini kabul etmedim. Gayet naif bir tavırla verdiğimiz sözün arkasında duruyorduk ama sonra ne oldu biliyor musunuz?

Ha çıktı ha çıkıyor, toplantılar yapılıyor, ofis ha tutuldu ha tutulacak, bilgisayarlar ha geldi ha gelecek derken tam iki ay geçti. Ve sonra Mümtaz Ağabey ile ortak düşündüğümüz o gazete işi resmen yalan oldu... Başlı başına bir macera ve insan manzarası hikâyesi bu, ama boş verin, biz asıl mevzumuza dönelim.

Fikret Bey ve İsmet Bey’i Aydınlık gazetesinin çıkacağı gün aradım ve iyi dileklerimi ilettim. Ardından Odatv’de ‘Yarın Aydınlık çıkıyor’ diye haber yazmak, ufak da olsa bir destek vermek istiyorum bana biraz bilgi verin, dedim. Gazeteyle ilgili hemen mail geldi İsmet Bey’den ve haberi yaptım. Sonra aradan iki ay geçti, bizim gözaltı süreci yaşandı ve Mümtaz

Ağabey ile birlikte Uğur Mumcu sokağında bir basın toplantısı düzenledik.

Toplantıdan bir gün önce aradım Ulusal Kanal’ı; Fikret Bey ve İsmet Bey’den destek istedim, basın toplantımıza davet ettim. Sağ olsunlar ricamı kırmadılar, tam kadro oradaydılar, desteklerini esirgemediler. Hatta o gün Fikret Bey ile ilk göz göze gelişimde, hoş geldiniz diye tokalaşmam sırasında sadece ikimizin hissedeceği buruk bir bakışma geçti. Böyle bir tanışıklık hikâyesinden sonra başıma gelenler malum...


İklim BAYRAKTAR / Rotahaber
a.iklim.bayraktar@gmail.com
 

Bu haber toplam 2800 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri