Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

MERHUM PROF. DR. M. ES’AD COŞAN HOCAMIZ

04.02.2015 11:05
—Muhterem Hocam! Sizi daha yakından tanımak için, biraz gençliğinizden, tahsilinizden, Mehmed Efendi Hazretleri ile tanışmanız gibi hususlardan bahsedebilir misiniz?

KENDİ DİLİNDEN PROF. DR. M. ES’AD COŞAN HOCAMIZ

Hazırlayan: Dr. Metin Erkaya

 

a. Özel Bir Soru

 

—Muhterem Hocam! Sizi daha yakından tanımak için, biraz gençliğinizden, tahsilinizden, Mehmed Efendi Hazretleri ile tanışmanız gibi hususlardan bahsedebilir misiniz?

 

—Bir garib kul işte... Hocamız’ın “Benden sonra bu vazifeyi sen yap evlâdım!” dediği bir hizmetçi bendeniz... Yoksa, hakkımız, haddimiz filân değil böyle şeyhlik, tarikat başkanlığı... Müridlerin yetiştirilmesi... Emrolunduğumuz için, “El-emru fevkal-edeb” diye, bu vazifeyi yapıyoruz. Hocamız uygun gördüğü için ayrılıp da gidemiyoruz da... Reddetmek de mümkün değil... Zâten teklif ettiği zamanların birisinde red de etmiştim, “Bizim hakkımız, haddimiz, liyakatımız, kâ’bımız değildir.” diye... “O zaman yardım ederler!” buyurmuştu. Çok yardım görüyoruz.

 

1938 yılında Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde doğdum. Ailemiz Çanakkale’ye Buhara’dan gelmiş. Annem ve babam birbiriyle akraba çocuklarıdır. Dolayısıyla kökenimiz Buhara olmuş oluyor. Buhara’dan kafile, Arap halayıklarla beraber gelmiş bizim o taraflara... Bizim ailemiz Peygamber SAS Hazretleri’nin soyundan imiş. Buhara’ya Hicaz’dan gitmişler demek ki... Oradan da Osmanlıların devleti esnasında Çanakkale’ye gelmişler. Böyle bir ailedeniz biz...

Babam evlâtlarını okutmaya çok istekliydi. Dedem zâten, Süleymaniye Medreselerinde okumuş. O zamandan Gümüşhaneli Efendimiz’den ders almış. Babamlar da daha memlekette iken, Gümüşhaneli koluna orada vekâlet eden Çırpılarlı Hacı Ali Efendi’den dersli imişler. Ben üç yaşında iken babam Hafız Necati, bizi okutmayı çok istediği için, Çanakkale’den aldı, İstanbul’a getirdi ve ben bütün tahsilimi İstanbul’da yaptım. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite... Orta ve liseyi Vefâ Lisesi’nde okudum.

 

Üniversite tahsilimiz İstanbul Edebiyat Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı - İran Dili ve Edebiyatı bölümüdür. Arap Filolojisi ve Fars Filolojisi bölümünde ana kaydım vardı. Ortaçağ Tarihi, Türk-İslâm Sanatları sertifikalarını da alarak mezun olmuştum. Yâni Sanat Tarihi, İslâm Tarihi, Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı tahsili gördüm.

Ondan sonra Ankara İlâhiyat Fakültesi’nde Hocamız’ın emri ile asistanlık yaptım. Dönerin ateşin karşısında dönerek yavaş yavaş pişirilmesine benzetiyorum kendi halimi... Hocamız bizi savurdu Ankara’ya... Ankara’ya gittik. Orda İlâhiyat Fakültesi’nde bu dînî ilimleri öğrenme fırsatı çıkmış oldu bize, onların himmetiyle... Sonra zorla bizi çeşitli müesseselerde hocalık yapmağa çektiler yaka paça...

Bir tanesi Yükseliş Mimarlık Mühendislik Özel Yüksek Okulu’dur. Mimarlara, mühendislereTürkçe ve Hümaniter Bilgiler dersi hocalığı... Ben reddettim. Geldiler, müdürler ve sâireler: “Biz senin reddini filân kabul etmiyoruz, sen bu vazifeyi yapacaksın! Bunun sebebi var...” filân dediler. Anlıyorum ki, sebebin arkasındaki sebep de Hocamız’ın himmeti imiş. Demek ki, biz bu vazifeyi yapacağız diye, “Biraz kompozisyon öğren, hitabet öğren!” diye, başkasına öğretmek bahanesiyle öğrenelim diye, o tarafa sevketmiş Hocamız... Ben öyle hissediyorum, işin aslı öyle gibi geliyor bana...

Sonra, Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nde aynı konularda Türk Dili ve Kültürü hocalığı yaptık senelerce... Doktora, doçentlik, profesörlük çalışmalarımız oldu. Fars Dili ve Edebiyatı derslerine girdiğim oldu. Arap Dili ve Edebiyatı’yla ilgili dersleri, Türkçe ve kompozisyon derslerini yaptığım oldu. 27 senelik bir üniversite hizmetinden sonra, emekliliğimizi isteyerek İstanbul’a, vazifemizin başına geldik.

 

Hocamızla tanışmamız ortaokul talebesi iken oldu. Hocamız Abdül’aziz Efendi’nin ahirete irtihalinden sonra makama oturmuştu. Zâten Abdül’aziz Efendi’yi tekkeye getirip onu derviş yapan kimse Hocamız’dır. Bir kimse bir kimseyi tekkeye getirirse, onun tarikatte ağabeyidir. Doğu Anadolu’da sünnet merasiminde kirve filân diyorlar, onun gibi bir durum olur. Hem Hasib Efendi’yi, hem Aziz Efendi’yi Gümüşhaneli Dergâhı’na Hocamız getirmiş.

Ama, çok mütevâzi bir insandı Hocamız... Çok büyük mânevî makamı olduğunu, bu işin erbabı olan herkes söylüyor. Tevâzûyu böyle lafla değil, ömründeki jestleriyle de bize öğretmiş bir kimsedir. Örnek alınacak halleri vardır. Kendisinin tekkeye getirdiği insanları öne sürmüştür, onlara vazife yaptırtmıştır. Onlar gittikten sonra tekkenin başında vazife yapmıştır. Aslında onlardan kıdemlidir.

Hocasına bağlılığı hakkında çok sitâyişkâr sözler söylerler. Hocasının meclisine girip bir diz çöktüğü zaman kıpırdamazmış, çivi çakılmış gibi dururmuş. Ben kendim bu fıkrayı bildiğim için,  öyle yapmağa çalışırdım; mümkün değil dizlerim dayanamazdı. O kılıktan o kılığa döner dururdum, yapamazdım. Dervişliğinde böyle çivi gibi sağlam halleri vardır Rahmetullahi Aleyh Hocamız’ın...

 

Ben ortaokulda iken kendisinin meclislerine babamın peşinden, babamın elini tutup, eteğini tutup onun yanında giderdim. O zaman Ümmü Gülsüm Camii’nde imamlık yapmaktaydı. Cumartesi günleri, caminin arkasındaki yüksek odada sohbetler olurdu. “Sen hazırlan!.. Sen konuş!..” filan diye söylerdi Hocamız... Bize de arada iltifat buyururdu, “Sen de hadi bakalım, filânca hadisteki mânâ nedir, ona hazırlan!” gibi işaretleri olurdu.

Hakkını ödememiz mümkün değil... Bizi kendisine dâmâd olarak seçmiş. Evliliğimin ilk yıllarından itibaren bana, “Benden sonra evlâdım, bu vazifeyi sen yaparsın!” derdi. Ordan biliyorum ki, bizi böyle küçükten alıp terbiye etmeğe çalıştı, hazırlamak istedi, hazırladı.

Ben yanına gelmek isterdim:

“—Baba müsaade edersen, fakülteden ayrılayım artık!.. Doktora bitti, yanınızda hizmet edeyim artık!..” derdim.

“—Yok, kal orda!..” derdi.

“—İşte doçentlik bitti, artık geleyim!..”

“—Yok kal orda!.. Profesörlük ne zaman?..” derdi.

Beni profesör yapmazlar ki fakültede, benim halim belli... Mimli, sabıkalı bir insanım diye düşünürdüm.

“—Profesörlük ne zaman?..”

“—Doçentlikten dört yıl, beş yıl sonra...”

“—Profesör ol da öyle!..” derdi.

 

Anladım ki, profesör olacağım. Profesör olmam mümkün değil gibi... O günkü şartlarda, hocalarımızın himmeti olmasa benim gibi mimli bir insanın profesör olması mümkün değildi. Benim gibilere doçentlik bile vermezlerdi. Hattâ kaç senedir dergileri çıkartıyoruz, basın kartı vermiyorlar. Biliyorum, anlayışla karşılıyorum; vermezler bizim gibilere... Basın-yayın yüksekokulu bile açsak vermezler yâni...

Ama Hocamız bizi orda profesör etti. O gönderdi. Ankara’daki asistanlık imtihanlarına giderken, cebime harçlığımı koyan Hocamız’dır. Ankara Özelif’teki dairemizin ortaklığının hissesini veren odur. Alın bakalım yazın diye, bin lira veren odur. Ben buraya gelmek istedikçe, “Profesör ol, öyle gel!” demiştir. Tabii, ben Hocamız’ın sağlığında profesör olmadım, Hocamız vefat ettikten sonra 1982’de profesör oldum. Ondan sonra İstanbul’a geldim.

 

Evliliğimin ilk yıllarından itibaren söylerdi. Ankara’ya gelirdi yazın, “Hadi bakalım!” derdi... Çocuklarımız var, yaramaz, ağlar, hasta olur vs. “Rahatsız etmeyelim baba!” derdik. “Yok!” derdi bizi alırdı, Konya’ya giderdik, muhtelif illeri, kasabaları ziyaret ederdik. Yanında dolaştırırdı bizi; “İlerde böyle yaparsın!” diye herhalde, yetişmemiz için olsa gerek...

Camide veyahut herhangi bir toplantıda, “Biraz da sen konuş!” diyecek diye ödüm patlardı, kaçardım. Öyle der şimdi, gözümün içine bakar diye, arka taraflarda safların arkasında direğin arkasına filân saklanırdım. Çok çekingen bir insandım, konuşmak bana çok zor gelirdi. O çekingenliğimizi himmetleriyle, şimdiki şu halimize döndürecek çalışmaları yaptılar. Onu hissediyorum, öyle oldu.

 

Köyde bir ev alır da tenhada kalır mıyım diye birkaç defa teşebbüs etmiştim. “Tavşancıl’da bir ev mi alsak, oraya mı yerleşsek...” filân diye... Her seferinde Hocamız mânî olmuştur. Bir seferinde demiştir ki: “Evlâdım, küçük yerlerde insanın kadrini, kıymetini bilmezler!” Mücevherci bilir mücevherin kıymetini... Büyük yerlerde bilinir, küçük yerlerde bilmezler, ezâ cefâ ederler. “Olmaz, o köye gidemezsin!” dedi.

Bizim arkadaşlar bir kooperatif kurmuşlar, “Seni de ortak edelim, sen de filânca yere gelir misin?” dediler. “Sorun Hocamız’a, ben soramam!” dedim. Ben Hocamız’ın damadıyım o zaman, henüz böyle bir görevle yükümlü değilim. O arkadaş da gitti, Hocamız’a dedi ki: “İşte filânca yerde bir arsa alacağız, bu da ortak olsun mu?” filân diye benim namıma da sorunca; ona çok sert bir çıkış yaptı. O da dudağını ısırarak geri döndü, “Hocamız hiç müsaade etmiyor.” dedi. Ben biliyordum zâten müsaade etmeyeceğini... Yâni, bir köşeye kaçıp da, hizmetten uzak durmamı istemezlerdi.

 

Sonra, vefatından iki sene kadar önce olabilir; bir gün bizim İskenderpaşa’daki kapıya yakın köşe odada,  somyada yatıyordu.  Güneşli bir gündü. Daha önce bize böyle, “Evlâdım, benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın!” deyince, ben utanırdım, cevap veremezdim, kaçardım biraz da... O gün Vâlide Hanım yoktu. Yatmış, uzanmıştı. Hasta değildi ama, öğle dinlenmesi gibi uzanmıştı. Odanın kapısı açıktı. Biz de “Bir emriniz var mı?” gibi karşı tarafında durunca, şöyle bize baktı:

“—Evlâdım, benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın, sen yaparsın!” dedi.

Bu sözü birden söyleyince, ben de kapı dışarı kaçamadım. Biraz kızardım, bozardım:

“—Baba! Bu bizim kâ’bımız, takatimiz, hakkımız, haddimiz olan bir şey değil ki! Nasıl yapalım bu vazifeyi, yapamayız...” dedim.

Kızı da bana destekçi oldu:

“—Baba, bu çok zor bir iş; biz yapamayız...” dedi.

O da şeyi düşünüyor: Tekkeye müridler gelecek, kalabalık... Tekkenin idaresi, gelene gidene hizmet ve sâire... Vâlide Hanım mutfakta yemek hazırlarken kollarını tezgâha dayar, yaslanır, patatesi filân öyle soyardı. Ayakları şişerdi. Sabahtan akşama, geceden gündüze, devamlı içeriye tepsi hazırla, çay hazırla, meyva gönder... Bulaşıkları yıka ve sâire... Bizim Hacı Hanım da o tarafını düşündüğü için işin, “Baba biz bu yükün altından kalkamayız...” diye, o da o tarafından tutturdu.

Biz böyle deyince:

“—O zaman size yardım ederler!” buyurdu.

Ben o hava içinde, bunu bir mânevî yardım, evliyâullah tarafından himmet yoluyla, Allah’ın lütfuyla bazı yardımlar olacak diye anladım. “Her ne kadar liyâkatsız da olsam, büyüklerin himmetiyle bu işler olur.” gibi bir şey düşündüm. Hakîkaten de öyle oldu. Bizim bu görevin altına, hizmetçiliğine başlamamızdan itibaren çok büyük gelişmeler oldu. Elhamdü lillâh kardeşlerimizin arasında tekkemizin faaliyeti olarak çok atılımlar oldu.

Yâni, Hocamız bizi kendisi seçti, aldı, terbiye etti, yetiştirdi. Ondan sonra, “Otur buraya, bu işi yap!” dedi. Sorumluluk omuzlarımızda; ama, yardım hem ihvânımız olarak, kardeşlerimiz olarak sizlerden, hem de himmet olarak, mânevî yardım olarak onlardan oldu. Allah yardımcımız olsun, dua edin!..

............

Daha sonra, “Alimler politikacılara tabî olurlarsa, dinin temeline dinamit konulmuş olur. Öyle şey olmaz; alimlere onlar tâbî olacak, ilme onlar tâbî olacak, dîne onlar tâbî olacak!.. Onun emrinde olacaklar, hatâlarını düzeltecekler. ‘Hatâmız var mı hocam?’ diyecekler, ‘Düzeltelim!’ diyecekler; emrolunduğu zaman da düzeltecekler. Din adamı camide para toplama, ondan sonra filâncanın istediği tarzda sipariş konuşma yapma durumuna düşürülemez!” diye bizim ihtilâfımız olunca, çok kavgalar gürültüler çıktı bu işten... Çok aleyhimize konuşmalar oldu, ithamlar, suçlamalar oldu. Cezâ düşünceleri geçirmişler zihinlerinden, söylemişler... O arada yıpratma çalışmaları olarak:

“—Bu ne biçim hoca ki, babası dururken kendisi makama geçiyor?” demişler.

Ben babamı herhalde sizden daha az sevmem, daha fazla severim! Vazifeyi Hocamız babama verseydi, elbette herkesten daha fazla sevinerek elini ayağını öper, ben onun hizmetinde olurdum. Ama Hocamız vazifeyi ona vermedi. Bunu o da biliyor, ben de biliyorum, herkes de biliyor... Onun için, babamız başımızın tacıdır ama, babamız bu tekkenin mürididir, biz de hizmetçisiyiz. Bu böyle babalık, evlâtlık meselesi değildir.

Daha başka iftiralar oldu, daha başka şeyler oldu. Biz bu işi kendi kendimize muvazzafmışız filân gibi sözler oldu. O zaman tabii, bazı kimseler şehadetleriyle:

“—Hayır öyle değil! Hocamız bizzat bunu söylemiştir, biz de biliyoruz.” dediler.

O iftiralar, o şeyler biraz silindi ama, bunların söylenmesi de gerekiyordu. Bu bir mânevî mezhebdir. İnsan bağlandığı kapının halinin ne olduğunu, bağlandığı kimsenin de statüsünün ne olduğunu bilmek zorundadır. Onun için, bu sual haklı bir sualdi. Ben de onun için bu cevapları verdim.

 

Hocamız halvete girmiş kimselere halvetten çıkarken kendisi hakkında bilgi vermiş, halvet defterlerine de yazdırmıştır. “Bizim aslımız şuradandır, buradandır. Peygamber Efendimiz’in de evlâtlarındanız.” diye seyyidlerden olduğunu da belirtmiş. Ama halvettekilere söylemiş. Bunu bir öğünme meselesi filân değil de, halvete girmiş çıkmış, artık sır saklayabilecek hale gelmiş insanlara bu işin aslı budur diye sessizce söylemiş oluyor. Gerekiyor demek ki!.. (1)

 

b. Hacı Bektâş-ı Velî ve Makàlât

 

Bendeniz üniversitedeki çalışmalarım esnasında, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’ni —kaddesallàhu sirrahul-azîz— doçentlik tezi olarak seçmiştim. Önce niçin bu konuyu seçtiğime dâir çeşitli sebepleri arzetmek istiyorum:

Elhamdü lillâh, Peygamber Efendimiz’in, Hazret-i Ali Efendimiz’in evlâdından olduğumuz için; dedemizi, akrabalarımızı anmış olduğumuzdan, o büyüklerimizden birisini seçtim.

Tasavvuf yönünden de, Ca’fer-i Sâdık Efendimiz Hazretleri, silsilemizin büyüklerinden olduğu için; hem de fıkhen Hanefî mezhebindeniz, İmam-ı Azam Efendimiz o büyüğümüzün talebesi olduğundan ve onlara hürmetle baktığından dolayı, mezhebimizin imamının yolunda yürümek istediğimden, severek bu konuyu seçtim.

Fakültedeki konum, Türk-İslâm Edebiyatı’ydı. Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz’in Makalât’ı da, Anadolu’daki dînî Türk edebiyatının ilk çağlarına ait, nadir ve çok önemli misallerinden birisi idi. Dil bakımdan çok önemliydi. Muhtevâ bakımından, içerdiği konular bakımından önemliydi. Ayrıca yazarı yönünden, çok sevilen bir kimsenin eseri olması bakımından önemliydi. O bakımdan da bu konuyu seçtim.

 

Bizim hocalarımızdan aldığımız terbiye gereği ve onun işaretiyle kurduğumuz Hakyol Vakfı’mız var... Cennetmekân Hocamız Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri, bir vakıf kurmamızı emretmişti. Oturmuş tüzüğünü hazırlamış, kendisine arzetmiş, tasvibini almıştık. Bu vakfımızın üç ana hedefi var:

1. Eğitim

2. Yardımlaşma

3. Dostluk

Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi imanda kardeş ettiği için, dünyanın neresinde olursa olsun, ırk, renk, soy sop farkı gözetmeden bütün müslümanlar canımızdır, kardeşimizdir.

 

 انما المؤ مــنـون اخوةٌ (الحجرات:١٠)

 

(İnnemel-mü’minûne ihvetünİnnemâ, edat-ı tahsistir; özellikle, bilhassa bir noktaya işaret etmek için kullanılır. (İnnemel-mü’minûne ihvetün) “Mü’minler ancak kardeştir, sadece ve sadece kardeştir!”

“Ancak mü’minler kardeştir.” değil... Öyle olsa, (İnnemel-ihvetü mü’minûne) derdi.

(İnnemel-mü’minûne ihvetün) “Mü’minlerin birbirleriyle olan alâkaları, başka bir şeyle izah edilmez; ancak kardeştir, sadece ve sadece kardeştir. Daha başka bir sıfat, onları ifade edemez!” demektir. Onun için, bütün müslümanları kardeşimiz olarak görüyoruz.

 

Bir de bütün insanları —Şeyh Sâdî-yi Şirâzî gibi— Hazret-i Adem’den kardeşlerimiz olarak görüyoruz. Samîmi olarak öyle görüyoruz. Benî Adem olduğumuzdan, aynı cevherden yaratılmış olduğumuzdan, hepsine karşı kardeşlik borcumuz var...

Ama bu kardeşlik borcu, mü’mine hizmet götürmek; mü’min olmayana da hidâyete ermesi konusunda yardımcı olmak tarzındadır. Bir insan Rus olabilir, İngiliz olabilir, Amerikalı olabilir, Fransız olabilir, Yunanlı olabilir, Ermeni olabilir... Şimdi en kızdığımız kelimelere doğru çekiyorum; Sırp olabilir... Ama mü’min olunca, her şey değişiyor. Cat Stevens, Yusuf İslâm olunca başımızın tacı oluyor. Barsam Usta, mü’min olunca başımızın tacı oluyor.

Demek ki küçük bir hamle, bir adım, bir bıçak sırtı ötesi, biraz ötesi dostluk... Çok küçük bir hamle ile bütün insanlar kardeş olabilir, bütün ihtilâflar bitebilir.

Herhalde bizim de en ulvî çalışmamız, bu kardeşliği sağlamak olmalı!.. Yâni, henüz İslâm ile müşerref olamamış, İslâm’ın nuruyla aydnlanamamış olan insanlara İslâmı götürmek, anlatmak; “Bakın, böyle bir hazine var, böyle bir cevher var; siz de bilin!” demek... Mü’min olanlara da kardeşliğimizin gereği olarak, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” diye, malımızla canımızla hizmet etmek... Çeşme yapmak, yol yapmak, köprü yapmak... Açların karnını doyurmak, ziyafetler çekmek, dullara yetimlere bakmak... Daha başka binlerce hayır çeşitleri...

..................

Ben de, bu kadar büyük kitleleri ilgilendiren bir şahsın hayatını, doçentlik tezi olarak almıştım. Dört sene doçentlik için çalıştım. Ondan önceki doktora çalışmalarımda da, konunun içine girmiştim. Konu benim önüme Allah tarafından getirilmişti. Çünkü, doktora tezimin mevzuu içinde karşıma çıkmıştı, oradan dikkatim bu konuya çekilmişti. Demek ki, bu konu üzerinde çalışma yapmak, kaderde varmış diye düşünüyorum. Kendi şahsî düşüncem böyle...

..............

Bendeniz, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin (KS) hayatını araştırmak için, o kadar gayret ettim ki; “Ah o devirden kalma bir kitâbe bulsam!.. Ah yeni bir şey çıkarsam ortaya!..” diye, mezar taşlarını bile araştırdım. Hiçbir alimin sözünü, o öyle söyledi diye incelemeden almadım. Köprülü öyle demiş, İsmâil Hikmet Ertaylan böyle demiş, ordinaryus profesör falanca şöyle demiş... İngiliz müsteşrik şöyle demiş... “Neden acaba böyle dedi; doğru mu, yanlış mı?..” diye hepsinin araştırmasını yaptım. Kabirlerde araştırma yaptım, mezar taşlarında araştırma yaptım, kütüphanelerde araştırma yaptım.

Hacıbektaş kasabasına da gittim. Orada Otel Cabbar’da kaldım geceleyin... Karnım acıktı, aşağıya yemek yemeğe indim. Masalar içki dolu... Kasketli kasketli köylüler oturmuş, votka şişelerini önüne getirmiş... Beyaz şaraplar, kırmızı şaraplar... “Ben burada yemek yiyemeyeceğim. Çünkü, içki haram İslâm’a göre!.. Net bu, bunu kimse inkâr edemez. Bakkaldan peynir ekmek alayım, onu yiyeyim bundan sonra...” dedim. Üç-beş gün kütüphanede çalışma yapacağım.

Bakkalda küplerle şarap satılıyor; kırmızı şarap şurda, beyaz şarap burda... “Allah Allah!.. Acaba Hazret-i Ali Efendimiz mi buna müsaade etmiş?!.. Acaba İmam Ca’fer-i Sâdık Efendimiz mi buna müsaade etmiş?!.. Acaba Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz mi buna müsaade etmiş?!.. Araştıralım!” diye düşündüm.

 

Sonra orada civarda beni gezdirdiler. Dediler ki: “Mübarek Pirimiz şurada çile çıkarmış, erbaîne girmiş, kırk gün ibadet etmiş. Dağın kenarında, kayanın içinde bir mağara... Hakîkaten Hicaz’daki Hira dağındaki mağaraya da gittim ben... O da öyle, kayanın içinde...

—Bu nedir?

—Bunun adı Hıra Mağarası...

Biraz ilerde duvarla çevrili güzel bir pınar vardı, birkaç kavak ağacı vardı.

—Bunun adı ne?..

—Zemzem pınarı...

—Eh olur ya, pekâlâ...

Sonra ortada iri iri, yumruk yumruk taşlar var, yığılmış öbek öbek...

—Niye bunlar yığılmış buraya?..

—Bunlar şeytan taşlamak için...

 

Bizim Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay kardeşimiz var... Onlar Hacı Bektâş-ı Velî’nin anılması için, bir toplantıya gitmişler. Birisi soru sormuş, demiş ki:

—Pirimizin kabrini ziyaret eden hacı olur mu?.. Burada zemzem pınarı var, Hira mağarası var, şeytan taşlama var... Burayı ziyaret eden, horoz keserse hacı olur mu?..

Kardeşimiz tabii ilim adamı, fikir adamı... Karşı taraf da bunlara inanıyor ki, yapıyor. Çok güzel düşünen bir felsefeci kardeşimiz, Allah selâmet versin... Felsefe insanın zihnini güzel terbiye ediyor, mantıklı düşünmeyi güzel öğretiyor.

—Bakın kardeşlerim, size bir şey söyleyeyim; Hacı Bektâş-ı Veli kimin torunu?..

—Hazret-i Muhammed-i Mustafâ SAS Hazretleri’nin torunu...

—Tamam... Değil Hacı Bektâş-ı Velî’nin kabrini ziyaret etmek; Peygamber Efendimiz’in kabrini ziyaret etse bir insan, hacı olamaz!.. Değil Peygamber Efendimiz’in kabrini ziyaret etmek, Kâbe-i Müşerrefe’yi hac mevsiminin dışında ziyâret etse, yine hacı olamaz!..

Şevvalde, Rebîül-evvelde, Recebde, Şa'banda gitse ziyaret etse, hacı olur mu; olamaz!.. Bunun ayetle belli tarifi var, şekli var... Hacı olmanın şartı; Arafat’ta vakfe, farz tavafı, vacibleri var... Ancak öyle olacak.

Burayı ziyaret etmekle hacı olmak bahis konusu edilmiş.

 

Sonra tabii, bir soğukluk var... Ben soğukluk diyorum, soğukluk kelimesi hafif kalıyor. Zaman zaman çatışmaya dönen bazı sıkıntılar var Türkiye’de... Zaman zaman da körüklenen bir takım ateşler var gönüllerde... Haklı taraf kim ise, onun tarafı tutalım; hep birlikte ne yapmak gerekiyorsa, onu yapalım!..

Onun için, bu meseleler dikkatimi çektiğinden, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin hayatını incelemeye geçtim. Konu benim kendi seçmemdir. Ben zâten öksüz bir üniversite mensubuyum. Üniversitedeki hocam vefat ettiği için, bütün işleri kendi başıma, kendi kafamla düzenledim. Elime de fırsat geçmişti. Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz’i doçentlik tezi olarak seçtim. (2)

 

c. İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiye

 

Sonra ben profesörlük çalışması olarak, şu bizim meşhur matbaacı, Türkiye’ye matbaayı getiren İbrâhim-i Müteferrika’nın Risâle-i İslâmiye diye bir eseri olduğunu görmüştüm. Deniliyordu ki:

“—Risâle-i İslâmiye, müslümanlığı anlatan bir kitaptır.”

Böyle geçiştiriliyordu. Ben de dinî edebiyat kürsüsü başkanı olduğum için, “Bakalım buRisâle-i İslâmiye nedir?” diye inceledim. Sonunda onu bir kitap halinde de neşrettim.

İbrâhim-i Müteferrika Romanya’da, Kolojvar şehrinde yaşamış bir papaz... Çok güzel bir tahsil görmüş, Yunancayı, Latinceyi öğrenmiş. “Eski metinleri ve kilisenin kitaplığındaki üstâd-ı bîmürüvvetlerin okunmasını yasak ettiği kitapları okudum.” diyor.

Üstad ama, müslüman olmadığı için, hakîkatı sakladığı için üstâd-ı bîmürüvvet diyor, yâni, “Mürüvvetsiz üstadların okumayayım diye sakladığı kitapları okudum.” diyor ve orada hristiyan literatürünün, Peygamber Efendimiz’i müjdeleyen malzemesine âşinâ olduğunu ve onun için müslüman olduğunu söylüyor.

 

Bu Risâle-i İslâmiye isimli kitap, İslâm’ı anlatan bir kitap değil; saklanıyor bu mesele... Halk bilmesin diye bazı gerçekleri saklıyorlar araştırıcılar... Kim yapmış bu şahsın üzerinde araştırmayı?.. Bir katolik papaz yapmış. İbrâhim-i Müteferrika üzerinde en bilimsel araştırma katolik bir papaz falancanın yaptığı çalışmadır deniliyor. E, katolik papaz, müslüman olan bir papazın müslümanlığa yarayan malzemesini bize tanıtmak ister mi?.. İstemez, tanıtmıyor.

“İslâm’ı anlatan bir eser...” diyor. Hayır, İslâm’ı anlatan bir eser değil; Bir papaz olan İbrâhim-i Müteferrika’nın müslüman olmasına sebep olan İncil ayetlerini bahis konusu eden bir kitap... O konuya kimse yanaşmasın, o konuyu kimse bilmesin diye papaz saklıyor gerçeği...

 

İbrâhim-i Müteferrika kendi hayatını anlatıyor.  Hangi ayetleri görüp de müslüman olduğunu anlatıyor. Ayetlerin Latincesini de veriyor.

Müteferrika, sarayda teknik ve sanata dayalı yüksek bir hizmet demek... Müteferrika derecesine yükselmiş. İhtisas isteyen, sanat, bilgi ve görgü isteyen bir takım işlerin erbabına müteferrika derlerdi. İbrâhim-i Müteferrika, sarayda o işleri yapacak dereceye gelmiş bir saraylı eleman, memur demek oluyor. Müteferrikalıktan da yüksek bir hizmete çıkmıştır sonra... Ömrü boyunca da hakîkaten çok faydalı hizmetler yapmıştır, şayân-ı şükrân hizmetler yapmıştır. Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun... Samîmî müslüman olduğu ve hakîkaten İslâm’a hizmet ettiği kanaatine vardım ben incelemelerimden...

Ama eseri, bir papazın İncil metinlerini okuyup da hangi ayetlerden dolayı müslüman olduğunu anlatan bir eserdir. O da faydalı olur diye ben de onu neşrettim; başka papazlar da görsün diye... (3)

 

d. İslâm’ı Doğru Öğrenelim!

 

Ben Ankara İlâhiyat Fakültesi’nde yirmi yedi sene hocalık yaptım. İlâhiyat Fakültesi’ne gitmeden önce ilkokuldan itibaren tekkede yetiştim. Yâni dînî bir muhitte yetiştim, ama sağlam dînî bir muhitte yetiştim. Allah’tan korkan, ibadetlerini yapmağa çalışan, Allah yolunda yürümeğe gayret eden, haramlardan sakınan insanların içinde yetiştim. Öyle bir ortamda yetiştim. Büyük, mübarek hocaefendilerin sözlerinden etkilendim, vaazlarını dinledim, nasihatlerini dinledim, hadis-i şerifleri, ayet-i kerimeleri dinledim.

Ondan sonra hayata atıldım, ilâhiyat fakültesi çevresinde üniversiteyi tanıdım. Başka yerlerdeki ilim adamlarına göre, İslâm’ı daha iyi bilmesi gereken insanların arasında yirmi yedi senemi geçirdim. Bunlar Kur’an’ı biliyorlar, hadisleri biliyorlar, İslâm hakkında bilgileri var... Bilgi insanı iyi insan yapmağa yetmiyor. Şöyle söyleyeyim: İyi şeyleri bilen insan mutlaka iyi şeyleri yapmıyor. İyi şeyleri bilmek başka, iyi insan olmak başka; ikisi ayrı şey... İyi insan olmayı başarmak, o bilgileri uygulamakla mümkün oluyor, kolay değil... Bilmek yetmiyor.

 

Ben o zamandan kara kara düşündüm; bizim İlâhiyat Fakültesi’nin öğrencilerini düşündüm, profesörleri düşündüm. İçlerinde masonlar var. Yâni gitmiş, bir başka teşkilata girmiş, mason olmuş; mason olduğunu da kitabında yazmış, konuşmasında söylemekten çekinmeyen insanlar var... İçki haram, içki içenler var... Zina haram, zina edenler var... Kumar haram, kumar oynayanlar var... Evlilik dışı ilişkiler yasak, metresiyle yaşayanlar var... Namaz kılmak Allah’ın emri, namazı kılmayanlar var... Oruç tutmak Allah’ın emri, oruç tutmayanlar var... Zekât, zâten veren yok, yâni çok az... Fakir, fakirim diye vermiyor; zengin de parayı çok sevdiğinden vermiyor. Yani ilâhiyat fakültesinde okumak yetmiyor.

Sonra çocuğumu İslâm’ı öğrensin, iyi müslüman olsun diye imam-hatip okuluna verdim... İmam-hatip okulunda okumak da yetmiyor. Belki bazılarınız imam-hatip menşe’lidir. Orda da insan bilgileri alıyor ama, babasının zoruyla namaz kılıyor, babasının zoru olmazsa cuma namazından kaçıyor. Cuma namazını kılmıyor, kaçıyor. Baskı olmadığı zaman günah işliyor.

 

Şimdi bizim kanımıza, Peygamber SAS Efendimiz’in hayatından, davranışlarından, düşüncelerinden aşk aşılanması lâzım! Peygamber SAS Efendimiz’in hayatını öğrenmemiz lâzım! Ama bunu böyle bir müsteşrikin, oryantalistin, SAS filân olmadan “Muhammed... Muhammed...” diye yazdığı kitaptan anlamak mümkün değil. Çünkü kendisi anlamayan, başkasına bir şeyi anlatamaz. Bilen bir insanın, anlayabilen bir kimsenin yazdığı kitaptan okumak lâzım!

..................

Biz Ankara’da bir mahalleye taşındık. Merkez bankası memurları kooperatif kurmuşlar, 150 evlik mahalle yapmışlar. Koca bir tepeyi, 901 râkımlı tepeyi parsellemişler, Kalaba köyünün merasını iç etmişler, allem etmişler, kallem etmişler, oraları almışlar, mahalleyi kurmuşlar. Veballeri onlara ait... Biz de birisinin mülkünü satın aldık, oralı olduk.

Çocuk parkı var, sığınak var, çarşı var, pazar var, sinema yeri var, dinlenme yeri var, her türlü şey düşünülmüş. Mahalle bir bütün olarak hazırlanmış, her şey var, cami yok, cami yeri yok... Kilise yeri de yok, adamların dinle imanla ilgili kaygıları yok...

Biz orada cami yapmağa kalkışınca, bir ev aldık, ezan okumağa başladık. Şiddetle karşı çıktılar. Ezanın hoparlörünün kablosunu kestiler. Diyorlar ki:

“—Çocuklarımız erken kalkıyor, uykuları yarım kalıyor, sıhhatleri bozulacak!..”

Yâni gerçek İslâm olmayınca, çeşitli madrabazlıklar, şaklabanlıklar oluyor.

.........................

Yirminci Yüzyıl’da Allah’ın rızasını kazanmamız için, sahabe gibi çalışmamız lâzım, Allah’ın dinine hizmet etmemiz lâzım!.. Asıl vazifemiz bu... Ama sizin bu yaptığınız çalışmalar, bizim şimdiye kadar elde ettiğimiz bilgiler, ünvanlar, müktesebât bu asıl vazifeyi kuvvetlendiriyor.

Ben profesörüm, kartımı yanımda taşıyorum, her yerde çıkartıyorum: Prof. Dr. Es’ad Coşan... Şaşırıyorlar. İlkönce beni köylü dayı sanıyor, hafız sanıyor.

—E hafız nasılsın bakalım?..

—İyiyim.

—Hangi camide vazife görüyorsun?..

—Camide vazife görmüyorum.

—E nerde vazife görüyorsun; Diyanet’te misin, müstahdem misin?..

—Hayır, üniversitedeyim.

—Hademe misin?..

—Değilim, profesörüm.

—Aaa, özür dilerim hocam!

O zaman özür diliyor. Ha, bu ünvan bir şey... Hem benim için bilgi, bilgi kuvvettir; hem de karşı taraf için muteber bir şey...

Yazarken söylüyorum:

“—Ben sizin bildiğiniz her şeyi biliyorum, ama siz benim bildiklerimi bilmiyorsunuz. Ben sizin bütün küfrünüzün röntgenini biliyorum. Böyle arkası ışıklı cama takıp, sizin ciğerinizin neresi delik, onu biliyorum ben... Ama sizin bir şeyden haberiniz yok!” diyorum, susuyorlar.

Bilmiyorlar. Sizin bu bilgileriniz, kuvvettir sizin için... Doktor olacaksınız, inşaallah doçent olacaksınız, profesör olacaksınız; bunlar kuvvet... Ama vazifemiz veterinerlik, doktorluk, mühendislik değil, bilmem ne filân değil. Vazifemiz, Allah’ın rızasını kazanmak, Allah’ın dinine hizmet etmektir. Ama o yoldan, ama bu yoldan; ama hastanede, ama falanca bakanlıkta, ama filânca makamda, filânca koltukta...

 

Hocamız Mehmed Zâhid Kotku, evliyâullahtan büyük bir zât... Vefat ederken demiş ki:

“—Evlâtlarım, her şey boştur...”

Seksen üç yıl yaşamış bir insanın, hayatının sonunda söylediği söz:

“—Her şey boş evlâdım! Bakanlık boş, milletvekilliği boş, zenginlik boş...”

Yâni hava, fasa fiso, kıymetsiz demek istiyor. Hattâ karşısındakiler darılmasın diye söylemiş:

“—Şeyhlik boş, müridlik boş... Bütün iş, Allah’ın sevgili kulu olabilmek!..”

Allah’ın sevgili kulu olabiliyor musun?.. Burada böbürlenme, hindi gibi kabarma; er yarın Hak divanında belli olur. Cenâb-ı Mevlâ’nın divanına vardığın zaman, bakalım durumun ne olacak?.. O zaman belli olur. İş Allah’ın rızasını kazanmak muhterem kardeşlerim! (4)

 

*  *  *

Halkımız imam-hatip okuluna çocuklarını, imam-hatip olsun diye göndermiyor; “Çocuklarım kaybolmasın, dinini imanını öğrensin!” diye gönderiyor. Kendisi veremiyor dini tahsili, “Dînî tahsilini yapsın da, ne olursa olsun!” diye gönderiyor.

Ben de çocuğumu öyle gönderdim. Benim oğlum imam-hatibe gitmek istemedi:

“—Baba, ben başka yerde okumak istiyorum!” dedi.

“—Evlâdım, ben ilâhiyat profesörüyüm ama, sana dinini öğretmeğe vaktim yok! Günde sekiz tane yere uğruyorum. Sen burada imam-hatipte Arapça öğrenirsin, sûreleri öğrenirsin; namazı, niyazı, orucu, haccı, zekâtı öğrenirsin, dinin ahkâmını öğrenirsin. Şöyle bir din kültürü, kafanda biraz bir şeyler oluşur. İmam-Hatip lisesini bitirdikten sonra, nereye istersen git!” dedim.

Ondan sonra da hakîkaten Amerika’ya gitti, işletme tahsili yaptı, geldi. (5)

 

* * *

Benim babam —Allah uzun ömür versin, geçmişlerimize de rahmet eylesin— her akşam tekkeye giderdi. Her akşam işinden gelirdi, akşam yemeğini beraber yerdik. Yemekten sonra Abdül’aziz Hocaefendi Hazretleri’nin tekkesine giderdi. Her akşam sohbet, her akşam zikir...

Bizi de belirli zamanlarda götürürdü. Her sabah namazını tekkede kılardı. Bu bir ortam... Her akşam bazı insanlarla beraber olmak... Çok insanlarla biz aynı sofrada yemek yedik, aynı kâseye kaşık salladık. Çok samîmî arkadaşlarımız... Bunların bir kısmı bakan oldu, bir kısmı başbakan oldu, çok yüksek mevkîlere çıktılar. Aynı sofrada oturduk, aynı safta namaz kıldık, aynı grup içinde gezmeler yaptık ve Türkiye bir olay olduk biz... Hocamız’ın son görev yaptığı camiden dolayı bize İskenderpaşa Cemaati diyorlar. Ama biz Türkiye’de tarihe geçen bir grup olduk. Tarih yazacak bunu...

İskenderpaşa grubu diyecek, onlar şöyle yaptı, böyle yaptı diyecek. Faaliyetlerimizden bahsedecek, yetiştirdiğimiz insanlardan bahsedecek. Bizim tekkemiz reisicumhur yetiştirdi, başbakan yetiştirdi. Bu herkese nasib olmuş bir şey değildir. (6)

 

e. Ölüm Tehlikesi ve Dua

 

Bu gibi olayları ben bir kaç sefer yaşadım. İnsanın en son anlarını tattım yâni... Singapur’dan uçağa bindik. [1984] Bizim uçak kaza geçirdi, güp, başladı aşağı gitmeye... Yere vurdu mu, hayatımız bitecek, tamam. Uçak yere çakıldıktan sonra yolcusunun yaşama imkânı ne kadardır?..

Böyle doğrudan doğruya gidiyorduk, düz gidiyorduk, yatay gidiyoruk. Uçağımız bir duvara çarpmış gibi bir gümbürtü oldu, gümm diye... Herkes koltuklarından öne fırladı. Benim önümde bir koltuk vardı. Ondan sonra busines classın duvarı vardı. Biz garibanlar yerindeydik, arka tarafta... Ben önümdeki koltuktan da havaya uçup duvara çarptım, o duvarın önündeki sıradaki adamın ensesine düştüm. Benim önümdeki adam, daha ön tarafa uçacak bir yeri olmadığından üst tarafa çarptı.

Uçağın biliyorsunuz üst tarafında ışıklar vardır, hava ayarı yerler filân vardır, hostesi çağırma düğmeleri vardır... Vallàhi güm diye orayı kafası kadar deldi ve kafası kanlar içinde yere yığıldı. Arkadan ölenler oldu. Bizim uçak aşağı gidiyor. Böyle gidiyoruz aşağı, “Hayat bu kadarmış, ne yapalım?” diye düşünüyoruz.

 

Benim aklıma bizim hatun geldi. Dedim:

“—Bu hatun benim Hocamın bana emaneti… Gideyim şunun yanına, kelime-i tevhid telkin edeyim!” dedim.

Sürünerek yanına kadar gittim. Hanıma diyorum ki:

“—Eşhedü en lâ ilâhe illallah...

O da benim dediğimi demiyor, “Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammed...” diyor. Tutturmuş o da öyle söylüyor. Bu da fena değil. O da Peygamber Efendimiz’e salevat getiriyor. Ben “Eşhedü en lâ ilâhe illallah...” diyorum, o da “Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammed...” diyor.

Bir gümbürtü daha koptu, bir yere daha toslamış gibi olduk. Çok büyük bir ses de çıkıyor, sarsılıyoruz da... Yâni bir kamyon veya bir otobüs duvara çarpsa, o kadar ses çıkar. Düşünün ki bir insan yerinden kalkıyor, öbür tarafa uçuyor. Arkadan boynu kırılanlardan ölenler filân oldu, sedyelerle götürdüler... Bir daha çarptık düzeldik. Ben şöyle camdan baktım. Yine yatay gitmeye başladık. Yâni aşağıya denize veya dağa çakılmadık. Kanatlara baktım, uçağın kanatları sağlam... Ne olduğunu anlayamadık. Kimse de izahatta bulunmadı.

Aşağı indik. Kimisi hastaneye, kimisi mezara, kimisi bizim gibi otele gitti... Ben hâlâ yaşıyorum, karşınızdayım, görüyorsunuz. Ama o zaman ölebilirdik. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciùn. Hayatın son anını yaşadığımı hissettim. En son dakikası, aşağıya çarptığın zaman iş bitecek. Ölümden üç-beş saniye önceki duyguları tattım. Olabilir, her şey olabilir.

.................

Biz İstanbul’da Karaköy rıhtımından gemiye binerdik. Şiddetli lodos, dalgaların çok olduğu zaman... Sarayburnu’na açıldı mı, lodos Kadıköy vapurlarına çarpmaya başlar. Vapurun bir önü suyun içine dalar, bir arkası dalar, bir önü bir arkası... O zaman Kadıköy vapurundaki açıklar saçıklar, herkes bıdır bıdır dua eder. Neden? Gemi sallanıyor da ondan. Sıkıştı da ondan. Amma güzel havalarda öyle yok.

 

Anmazdı ama Allah’ın adını,

Pabucu ayağını vurmayınca;

Günahkâr da sayılmazdı,

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye!..

 

Orhan Veli’nin şiiri. Yâni ayakkabısı vurunca Allah diyor. Gemi sallanınca Allah diyor, imtihan vaktinde Allah diyor. Dükkan sahibi borç ödeyeceği zaman, “Yâ Rabbi beş param yok, kasa bomboş... Ne olur beni alacaklılara karşı mahcup etme!” diyor. O zaman, başı sıkışınca  dua ediyor. Bu makbul değil. (7)

 

f. Allah Duaları Kabul Eder

 

Kendi hayatımdan bir misâlle açıklayayım, iyi kalsın hatırınızda: Ben evlendiğim zaman, tayinim Ankara’ya oldu. Ankara İlâhiyat Fakültesi’ne asistan gittim. Bir odalık bir ev buldum. Bir oda, bir mutfak; başka bir şey bulamadım, ayaklarım patladı. İstiyorum ki, fakülteye yakın olsun, her an evle irtibatlı olayım! Çünkü yeni evliyiz. Evde hanımı bıraktığım zaman, o korkar; ben de ondan korkuyorum, onun başına bir şey gelmesin diye... Yabancı bir yere gittik çünkü... Anamızın babamızın dizinin dibinden ilk defa ayrılıyoruz. Onun için girdik böyle bir eve...

Ondan sonra o bir odalı evde, mahalleli bizi tanıdı. Bir dul kadın vardı, bahçesinde müstakil müştemilâtlı bir evi vardı, üç odalı... Onun kiracısı çıkarken, kendisi haber gönderdi: “Size vereceğim, buraya gelin!” dedi. Biz de oraya geçtik.

Ama biz ilk defa İstanbul’da evlenmiştik. Eşyalarımızı bir kamyona yüklettik. Gerede’de bütün saksılarımız donmuş, sıfırın altında kaç derece soğukta... Eşyalar yıprandı. Ankara’ya geldik. Ondan sonra da oradan öteki eve geçtik. Ben elimi açtım, dua ettim:

“—Yâ Rabbi, bizi evden eve gezdirme! Bundan sonra kendi evimize çıkart!..” dedim, “Bundan sonra kendi evimize çıkalım!” diye dua ettim.

 

Ondan sonra bir zaman geldi. Bizim tanıdığımız birilerine giderken, gelirken onların mahallesindeki evleri beğendik. Bahçeli evler, iki katlı villalar, üst katları manzaralı, güzel... Bizim hacı hanım —o zaman hacı değildik de— dedi ki:

“—Oraya taşınalım!”

“—Yâhu hanım etme eyleme! Bu evlerin parası şu kadar, biz bunun parasını veremeyiz!” derken, neticede bir kış günü oraya taşındık. Evler güzeldi, ben de memnun oldum. O zamanın parasıyla doksan lira para verdik.

Oraya taşınınca, ben kendi içimden dedim ki: “Allah duamı kabul etmemiş. Çünkü, buradan kendi evimize çıkalım dedik ama, yine kiraya çıkıyoruz.” dedim. Kiralık bir eve gidiyoruz, üst kat, manzaralı, balkonu geniş, bütün ova ayağının altında; fakat kira...

Aradan birkaç sene geçti, o ev bizim oldu. Kiracı gittiğimiz ev bizim oldu. Demek ki duamız kabul olmuş, kendi evimize taşınmışız. Bizden önce kimse girmemişti eve, sıfır... İlk defa biz girmiştik, ev bizim... Meğer ev bizimmiş... İlkönce kendi evimize biraz kira verdik, ondan sonra ev bizim oldu. Yâni, “Allah’a dua ettim, Allah duamı kabul etmedi.” demeyin!..

..........

Onun için, bu kalbî zikre de devam edin! Yolda, işte, vasıtada, otururken, yürürken, hattâ yatakta uyumadan yatarken kalbiniz “Allah... Allah... Allah...” diye zikretsin!..

 

Hocamız’la böyle seyahat ederdik de, bazan bir yerde misafir olduğumuz olurdu. Bir seferinde Ankara’da bir evde misafirdik, salonda yatıyorduk. Horul horul uyuyordu, bir taraftan da kendisinden muntazaman, “Allah... Allah...” diye ses geliyordu. Ben hayret ettim.

Hocamız’la her zaman aynı yerde yatamazdık. Seyahat münasebetiyle böyle aynı odaya, yan yana düştük. O salonun öbür tarafında yatıyor, horul horul uyuyordu. Çünkü yaşlı, yoruldu. Bir taraftan da muntazaman “Allah... Allah... Allah...” diye ses geliyordu. Uyurken de zikre devam ediyordu. Böyle çok enterasan bir şey...

..........

Namazları evvel vaktinde kılın!.. Namaz çok kıymetli bir ibadettir, evvel vaktinde namazı kılın!..

Bizim Hacı Hanım bu hususta hatırınızda kalsın, bir nümûne olarak... Müezzin minareden inmeden namaza durur. Bazan ben seslenirim, “Hacı hanım bir şey...” filân diyeceğim; bakarım, “Allahu ekber!” demiş, namaza durmuş. (8)

 

g. Bereketli Oldu mu, Mal Çoğalır

 

Benim rahmetli anacığım bana anlatırdı: İki kardeş varmış. Bir tarlayı beraber sürmüşler, harmanı beraber yapmışlar. Sapı samanı, buğdayı beraber savurmuşlar. Birisi evliymiş, birisi bekârmış. Bir arabaları varmış, ortak yapıyorlar her şeyi... Bir arabaya buğdayı birisi koyuyor, kendi evine, ambarına götürüyor.

Ayırmışlar malı... Orda hemen buğdayı ayırmışlar: Şu kadar buğday, şu kadar da saman... Saman da lâzım! Bütün kış boyunca hayvanlar saman yiyecek. Ayırmışlar eşit olarak...

Şimdi birisi arabayı alıyormuş, buğdayı dolduruyormuş, evine götürüyormuş. Arkada kalan diyormuş ki:

“—Bu ağabeyim evli, çoluk çocuğu var; ben bekârım. Bunun ihtiyacı çok, benim ihtiyacım az... Eşit böldük ama, onun ihtiyacı fazla... Onun haberi olmadan, ben şuna biraz benimkinden vereyim!” deyip, buğdayından, samanından ona veriyormuş.

Araba boşalıp gelince, sıra buna geliyor. Bu da arabayı dolduruyor, kendi ambarına buğdayı götürecek. Bu sefer ağabeyi diyormuş ki:

“—Bu benim küçük kardeşim daha evlenecek, düğün masrafı var, paraya ihtiyacı var; buna biraz daha fazla buğday vereyim!” diyormuş. Kendi tarafından, o görmeden, kardeşinin tarafına buğday aktarıyormuş.

Taşıya taşıya, taşıya taşıya buğdayı, samanı bitirememişler. Çünkü Allah bereket vermiş. Muhabbetten dolayı bereket vermiş.

...........

Bereketsiz oldu mu gider, bereketli oldu mu çoğalır. Mal da öyle... Zekâtını verirsen, artar; verdiğin halde artar. Ağacın dalını kestiğin zaman, budadığın zaman meyvası daha mı çok oluyor, daha mı az oluyor?.. Budadığın zaman daha çok oluyor. Kıyamıyorsun ağaca, budamıyorsun; o sene mahsul olmuyor.

Bizim Yalova’daki bahçede, aldılar ellerine testereyi... İlkönce dediler:

“—Burada elli tane eski, yaşlı elma ağacı var, keselim bunları hocam!”

“—Yok yâhu...” dedim. Canım gidiyor, bir ağacı kesmek olur mu, elli tane ağaç, çeşit çeşit. “Kesmeyin!” dedim.

“—Budayalım!” dediler.

Bir budadılar. Allahım, nasıl Yalova elmaları oldu!.. İri, güzel... Geliyor arkadaşlar:

“—Hocam, sizin tarlaya gittik, hakkınızı helâl edin, elmalardan yedik...”

Afiyet olsun! El-hamdü lillâh, Allah vermiş.

 

Budamadığın zaman; budamadık bir iki sene, ihmâle geldi. Dört yüz tane fidan ektik, yüz tane gül ektik, ama güller olmadı. Ağaçlar şey oldu.

Kaman’dan doksan tane ceviz getirdim. Kaman cevizi yumurta gibi iri olur, ince kabuklu olur. Ellerinle kırarsın çatırt diye, çetin ceviz olmaz. Tutmadı, olmadı, bakamadık fidanlara... Bakmak istiyor; çalışkan olacaksın, ateş gibi olacaksın, durmayacaksın. Tembel oldun mu, olmuyor. Toprağı ne kadar işlersen, o kadar verim alıyorsun. Fidana ne kadar bakarsan, kökünü açarsan, suyu verirsen, o kadar güzel oluyor.

 

* * *

Ben üniversitede asistanken, kendi maaşımdan bilirim. Ben maaşımı bilmem.

—Maaşın ne kadar?..

—Vallàhi işte şu kadar, takrîbî bir şey...

Millet kuruşuna kadar hesab eder. Gider bir de muhasebeci ile kavga eder:

“—Sen vergiyi yüzde bilmem kaç yapmışsın da, şu kadar düşmüşsün de, benim hesabıma göre şöyle de, bilmem ne de...”

Ben hiç anlamam o işlerden. “Allah bereket versin!” der, cebime koyarım. Gelirler:

“—Hocam, işte köye gideceğiz, yol paramız yok da, bize biraz borç verir misin?..”

“—Al!..”

“—Hocam çok sıkıştım da, bilmem ne de...”

Memur, hakîkaten doğrudur, sıkışmıştır.

“—Al!..”

Ben ay sonuna parayı bitiremem. Memurun maaşı, eni ne boyu ne, eti ne budu ne, kilosu ne, ağırlığı ne?.. Benim maaş bitmez. Verdiğim borçları da unutuyorum. Aradan bir zaman geçiyor, birisi geliyor diyor ki:

“—Hocam, al şu parayı!..”

“—Hayırdır inşaallah, ne parası bu?..”

“—Senin paran...”

“—Nereden benim param?..”

“—Ben senden falanca zaman borç almıştım.”

“—Ha öyle mi, iyi hatırlıyor musun? Ben hatırlamıyorum.”

“—Hatırlıyorum, hatırlıyorum. Al!..”

Unutuyorum. Hesap tutmuyorum, unutuyorum ne kadar olduğunu... Ondan sonra, getirip veriyor.

 

* * *

Ben üniversite hocası olarak sahip olamayacağım mallara mülklere sahip oldum. Neden?.. Küçük parayla bir yer aldım, çok para ediverdi. Sekiz on kişi ortaklaşa bir arsa aldık. Bölündü, bana da bir hisse düştü. Mithat Ağabeyimle bana en fenâlarını verdiler. Arsanın en güzel yerlerini öteki arkadaşlar aldılar. Birisi demiş ki, "Bana en güzel yerini verirsen

Bu haber toplam 7666 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri