Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Atalay: Hama unutulan Kerbela’dır

01.02.2011 19:02
Hama katliamının üzerinden 29 yıl geçti. 21 gün kuşatma altında kalan Hama’nın yaşadığı vahşeti İHH Yönetim Kurulu Üyesi Osman Atalay Özgün Duruş`a anlattı.

Söyleşi: Yunus Yalçın / Özgün duruş

Yıl 1982 aylardan 2 Şubat. Yer Suriye’nin Hama kenti. İslami hareketin güçlü olduğu kent, planları önceden en ince detayına kadar yapılan büyük bir saldırıya uğrar. Dönemin Suriye lideri Hafız Esad’ın emriyle kardeşi Rıfat Esad’ın komutasındaki ordu Hama’yı kuşatma altına alır. 21 gün süren kuşatmada kent havadan ve karadan bombalanır. Katliama katılmak istemeyen askerler bir bir idam edilir. Bu operasyonda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 70 bin kişi katledilir, 20 bin kişi de tutuklanır ve bir daha haber alınmaz. Yerle bir olan tarihi Hama kentinin bugün bile gözyaşları dinmiş değil. Halep’le Humus arasında Asi nehri vadisinde, nehrin iki yakasına yerleşmiş bir kent olan Hama katliamının üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen kanlı operasyonun izleri hala kentin kalbinde duruyor. Adı Arapça’da “sıcak” anlamına gelen Hama’nın yaşadığı tam anlamıyla ölümün soğukluğu. Hama’nın yaşadığı vahşeti konu hakkında yıllarca araştırma yapan  İHH Yönetim Kurulu Üyesi Osman Atalay ile konuştuk. Atalay’ın verdiği cevaplar 29 yıl öncesine götürdü.  

Katliamı anlatır mısınız, Esad yönetimi vahşeti önceden mi planladı?

Yıl 1982. Hama’da dönemin Devlet Başkanı Esad’ın emriyle kardeşi Rıfat Esad’a bağlı askerler Hama şehrini kuşatır. Kuşatma 21 gün gece ve gündüz sürer. Kentte 13-21 yaş arası bütün erkekler tutuklanır ve birçoğundan da bir daha haber alınamaz. Operasyon sırasında kent yerle bir edilir. Camiler, tarihi eserler ve Kiliseler bombalanır. Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 70 bin kişi katledilir. Katliam sırasında tutuklanan 20 bin kişiden hala haber alınmıyor. Mezarları nerede bilinmiyor. Çok ilginçtir ki Hama olaylardan sonra Rıfat Esad, “En az beş yıl için başarılı bir nüfus kontrolü yaptık” diyor.  Bu da katliamın önceden ve detaylı planlandığını gösteriyor.

Söz konusu tarihte sadece Hama mı bombalandı?

Hayır. Esad yönetimi, sadece Hama değil, Şam, Halep gibi kentlerde de Müslüman Kardeşleri bahane ederek büyük katliamlar yaptı. Hama unuttuğumuz Kerbela’dır, unuttuğumuz Srebrenica’dır, unuttuğumuz Halepçe’dir. Hama’yı hep unuttuk. Halepçe’de kimyasal silahlar kullananlar cezalandırıldı. Bosna’da katliamcılar yakalandı ve cezalarını çekiyorlar. Ruanda’da 1,5 milyon insanın sorumluları cezalarını çekiyorlar. Hama’yı unuttuk ve bize unutturuyorlar. Müslümanlar, vicdanında, yüreğinde Hama’yı unutmaması gerekiyor. Vicdanlı olmalıyız. 2 Şubat’ta İslam dünyasına seslenmemiz gerekir.

Hama’da aslında hedeflenen İslami kimlik miydi?

Evet. O günlere baktığımızda Müslüman Kardeşler, Orta Doğu’yu kasıp kavuruyor. Yani Müslüman Kardeşler’in estirdiği rüzgâr var. Bu rüzgâr Suudi Arabistan, Irak, Mısır, Kuveyt ve Körfez ülkelerinde var. Bu hareket bir kültürel ve ahlaki okul gibi. Bu rüzgâr Filistin davasında çok önemli motor güç görevi üstlenmiştir. Hama’nın o dönem İslami düşünce dünyası çok güçlü. 1980’lerde halkın kültürel ve ahlaki olarak güçlenmesi yüzde 10’luk Nusayri yönetimini tedirgin ediyor. Ve katliam başlıyor. Mısır’da da aynı şeyler var. Her on yılda bir Mısır hükümeti Müslüman Kardeşler’in ileri gelenlerini cezaevine alır. Ürdün de aynı durumda. Sürekli baskı var. Çünkü Müslüman Kardeşler ülkelerine bağlı, yerli, adeta bölgeyi sömüren İngiliz, Fransa, Amerika güçlerini dışlayan onlarla işbirliği yapmayan ve bağımsızlıktan yana olan bir harekettir. Müslüman Kardeşler hep çeşitli oyunlarla bitirilmek istenmiştir.

Katliamdan sonra birçok kişi de Türkiye’ye kaçıyor ve 12 Eylül darbe yönetimi bunları iade etti. Bazı mülteciler sınırda öldürüldü, kimisi de gitmemek için intihar etti…

Doğrudur. Gerçekten 12 Eylül döneminin yöneticileri bundan sorumludur. Birçok masum Suriyelinin öldürülmesine, idam edilmesine sebep oldular. İnsanlar ölümden kaçmıştı. Yalvarmışlar, ne olur bizi geri vermeyin, burada hapis kalalım, burada ölelim. Birçok insan zorla sınıra bırakıldı, tekrar Türkiye’ye doğru kaçmaya başladıklarında tampon bölgesinde sırtlarından vurularak öldürüldü, hatta Suriye gitmek için intihar edenler bile oldu.

Katliamdan sonra ölüm kenti Hama’yı binlerce kişinin terk ettiği söyleniyor, bir rakam verebilir misiniz?

Bu katliamlardan sonra 800 bin insan ülkesini terk etti, 1982’den sonra. Bu insanlar 29 yıldır ülkelerine dönemiyorlar. Diasporadaki sayıları 2 milyona ulaştı. Suudi Arabistan’da, Irak’ta, Lübnan’da, İngiltere’de, Türkiye’de yaşıyorlar. Bu insanların çocukları ülkelerinden kimlik alamıyorlar. Ailelerini arayamıyorlar, ülkelerinin hasretiyle yanıyorlar. Hama’da hedef sadece Müslümanlar değildi, her ırktan her dinden insanlar yara aldı.

Fransızlar neden Suriye’nin yönetimini yüzde 10’luk bir nüfusa sahip Nusayrilere bıraktı?

1920’den sonra bütün Suriye Fransız istilasında kaldı. 1946 yılında çekilen Fransızlar, ülkenin yönetimini Müslümanlara bırakmak istemedi. Kendilerine yakın olan yüzde 10’luk bir nüfusa sahip Nusayrilere bıraktı. Fransızlar çekilirken böyle bir hesap yaptı. 1970’ten bugüne kadar Esad’ın Nusayri ailesi, bu ülkeyi yönetiyor. 46 yıldır sıkıyönetim kanunları Suriye’de devam ediyor.

Bu kadar baskı ve zulme dünyadan Esad yönetimine bir baskı yapılmadı mı?

Uluslar arası kamuoyundan, sivil toplum kuruluşları defalarca Suriye ile ilgili girişimlerde bulundular. Uluslar arası örgütler birçok defa raporlar yazdı. Sosyal ve siyasal örgütlenmelere kesinlikle izin vermeyen Baas yönetimi, kapalı bir kutu olduğu için dışarıdan gelen hiçbir tehdidi, hiçbir öneriyi ciddiye almadı. Bugün Suriye yasaları Müslüman Kardeşlere üye olmayı idam olarak sayıyor. Suriye’de yalnız Müslümanlar baskı altında değil, 1,5 milyon Kürt var ülkede, bunların 350 bini vatandaş olarak sayılmıyor. Kimlikleri yok. Laik ve sol görüşe mensup insanlarda aynı şekilde baskı altında dernek kuramazlar, siyasi faaliyet gösteremezler, hiçbir şekilde örgütlenme hakkı yok.

Beşşar Esad döneminde değişen bir şey olmadı mı?

Beşşar Esad’ın devlet başkanı olması dışarıdaki ve içerdeki Suriyeliler için bir umut oldu. Esad, 10 yıldır iktidarda ancak değişen bir şey yok. Esad’ı bir şans olarak görüyorduk ve hala görüyoruz. Maalesef en ufak bir hareket yok. Tabi Edad’a karşı güçlü bir Baas yapısı da var. Esad bunu kıramıyor. Müslümanların, Şam yönetimine uzatılan zeytin dalı hala havada duruyor. Esad’ın bu dalı koklaması gerekir. Sonuç itibarıyla zulüm bir yere kadar. Müslüman kardeşlere mensup bütün insanlar ellerine bir kez olsun silah almadılar. Bu güzel bir şey. Sadece Müslüman kardeşler değil ülkedeki diğer kesimlerin de tek istekleri ülkelerinde özgürce yaşamak. Dışarıda olanlarda ülkelerine dönmek istiyor. Çok fazla bir şey istemiyorlar. Yurt dışında olan insanlar sürekli Esad’a zeytin dalı uzatıyor.

Suriye’de Tunus gibi bir hareket olabilir mi?

Artık biz iletişim çağında yaşıyoruz. İnsanlar cep telefonlarıyla birbirlerini motive ederek, örgütleyerek sokaklara çıkıp ülkelerinde devrimler yapabiliyor.  Müslüman Kardeşler, Şam yönetimi ile barışmak istiyor. Bir özür, bir anıt istiyorlar. Esad, uzatılan barış elini sıkmalı. Son günlerde dünyanın birçok ülkesinde enteresan şeyler oluyor. Çok büyük devrimler oluyor. Asya’da çok ciddi değişimler ve devrimler beklenirken sürpriz bir şekilde Orta Doğu’da, hiç kimsenin ummadığı Tunus’ta halk sendikaların etrafında örgütlenerek 23 yıllık diktatörü devirdiler. Diğer bölge ülkelerinde de benzer kıpırtılar var. Artık bölgede iletişim devrimleri var. Sürprizler yaşanabilir. Suriye yönetiminin halkın sabrını artık sınanamaması gerekir.

Türkiye, Suriye için bir örnek olabilir mi?

Suriye halkını seviyoruz. Özellikle AK Parti hükümeti Orta Doğu başta olmak üzere Suriye halkı ve devletiyle üst düzeyde çok derin ve dostane samimi ilişkiye geçti. Kardeşlik havası içinde bir ilişki gelişti. Suriye’nin Türkiye’den alacağı çok ders var. Sadece ekonomik ve siyasi destek değil, Türkiye’nin yaşamış olduğu ve çok acılara mal olan siyasi bedellerden alacağı dersler var. Suriyeli halklar yönetimle barışmak istiyor. Onlardan tolerans hoşgörü istiyor. Artık Orta Doğu halkları özgürlük istiyor. İnsanların kanı kaynıyor. Suriye artık yaşanan gelişmelerden ders almalı. Gereken cesareti göstermeli. Uygulanan baskı hiç ummadığınız bir anda patlak verebilir. Aklıselim olan yöneticiler yaşanan gelişmelerden bazı dersler çıkarmalı. Değişen dünyayı görmeleri lazım. Suriye halkı çok fazla şey istemiyorlar. Yargı sistemi düzelsin, işkence son bulsun, kaybolan insanlara iadeyi itibar yapılsın. Dışarıda yaşayan insanlar ülkelerine gidebilmeli. Savaş suçlarında zaman aşaması olmaz. Katliamların sorumluları yargı önüne çıkarılmalı ve özür dilenmeli. Bunun için bütün dünyada insan hakları örgütleri ve aydınlar Şam’a baskı yapmalı. Suriye yönetimi ile Suriye halkının barışma zamanı geldi de geçiyor bile.

Mazlum-Der’in geçtiğimiz yıl hazırladığı Suriye raporunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu rapor çok önemli. Sivil toplum kuruluşları ve aydınların tarihi sorumlulukları var. Olaylar, siyasi bir bakış açısıyla ya da ekonomik çıkarlarla değerlendirilmemeli. Aydınlar vicdan ve adalet penceresinden bakar ve bakmak zorunda. Sonuç itibarıyla biz hükümet değiliz. Ortadoğu’da insanlar inançlarıyla, inandıklarıyla hiç baş başa bırakılmamış. Bu baskının da bir yere kadar gittiğini görüyoruz.

Katliamdan sonra Türkiye’den bölgeye giden gazeteci var mı?

Evet. Hürriyet, Cumhuriyet, Güneş, Tercüman, Mavera dergisi – ki o dönemler çok ünlüydü- ve Milli gazete, Hama olaylarındaki katliamları, cesetleri ve bazı fotoğrafları yayınladı. Can Zarifoğlu’nun bir notunu okumak istiyorum: “Hama olaylarının haber değerinin bulunmadığını söylemek mümkün değil, nasıl oluyor da Suriye, Suriye’de hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor. Bugün İsrail ile çatışıyor gibi görünen Suriye’nin Golan Tepeleri’nden İsrail ile muvazaalı olarak çekildiğine dair ciddi iddialar mevcuttur. Hama katliamının ve bu konuda çıt çıkamayışının, böyle bir ittifakın kirli yönleriyle bağlantılı olabileceği akla geliyor.”

Bir de gazeteci Cengiz Çandar’ın 21 Mart 1982 Cumhuriyet gazetesinde, bu olaylarla ilgili şunları yazıyor: “Tam bir öğle vaktiydi, Hama’ya yaklaştık. Ben ilk görüntülerden sonra, geçen hafta İran’daydım, daha sonra Türkiye’de ve daha sonra Lübnan’daydım. Orada söylenen hep Hama’nın yakılıp, yıkılıp yerle bir olduğu hakkındaydı. Ben çok abartılı bulmuştum; fakat Hama şehrinin merkezine yaklaşırken acele ettiğimi anladım, yani yeni Hama, gözlerimin önündeydi… 8-10 katlı binalar viran olmuş, yıkılmış, harap olmuş, yerle bir olmuştu, beton yığını haline gelen balkonlar, çöken damlar, yerlerde yatan elektrik direkleri, palmiye ağaçları, patlayan su boruları, yıkılmış camiiler, minareler… Sağa bakıyorum küçücük iki kızın gözünde sicim gibi akan yaşlar, yan gözle camdan Hama’yı izliyorlar gizlice… Bizim gazeteci gözlerimizden, vatanına özlem duyan o iki küçük kızın gözlerinin ne kadar farklı olduğunu anladım. Hama’da taksiye bindiğimizde, taksi şoförü, kısık sesle; ”La ilahe illallah, La ilahe illallah; yazık değil mi sana ey şehir! Yazık değil mi sana ey şehir!” dedi. Yanımda yabancı bir diplomat vardı. İkinci Dünya savaşından sonra Varşova’da görev yapmış o gün Hama’yı ikinci Dünya Savaşı’ndaki Varşova’ya benzetti.”

Bu haber toplam 7308 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri