Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

169 yıl önce yazılan şiirin kehaneti

21 Ocak 2009 / 03:17
Gazze Savaşından 169 yıl önce, Heinrich Heine “Edom’a” adında 12 satırlık bir uyarıcı şiir yazmıştı. Alman Yahudi şair Almanya’dan ya da tüm Hıristiyan Avrupa uluslarından bahsediyordu.
Uri Avnery*

Gazze Savaşından 169 yıl önce, Heinrich Heine “Edom’a” adında 12 satırlık bir uyarıcı şiir yazmıştı. Alman Yahudi şair Almanya’dan ya da tüm Hıristiyan Avrupa uluslarından bahsediyordu. (Benim kaba tercümemle) yazdıkları şöyle:

“Bin yıldan uzun süredir / Bir anlayışımız var seninle / Sen nefes almama izin veriyorsun / Bense senin çılgın öfkeni kabul ediyorum // Bazen günler karardıkça / Tuhaf haller geliyor sana / Pençelerini süslüyorsun / Damarlarımdan akan kanla // Artık dostluğumuz daha sıkı / Gün geçtikçe daha da güçleniyor / İçimde öfke başladığından beri / Günden güne sana daha çok benziyorum."

Bu yazıldıktan yaklaşık 50 yıl sonra ortaya çıkan Siyonizm tamamen bu kehaneti gerçekleştiriyor. Biz İsrailliler tüm uluslar gibi bir ulus olduk ve Nazi Katliamının hatırası bizim zaman zaman onların en kötüsü gibi davranmamıza neden oluyor. Sadece birkaçımız bu şiiri bilir ama İsrail bunu bir bütün olarak sonuna kadar yaşıyor.

Bu savaşta siyasetçiler ve generaller defaten şu sözleri söyledi: “Patron çıldırdı!” Markette sebze satıcılarının bağırması gibi, yani “Patron çıldırdı ve domatesleri zararına satıyor!” Ancak yıllar geçtikçe bu espri İsrail kamu söyleminde sıkça yer alan ölümcül bir doktrine dönüştü: düşmanlarımızı caydırmak için çılgınlar gibi davranmalıyız, saldırıya devam edip acımasızca öldürüp yok etmeliyiz.

Bu savaşta şu sözler siyasi ve askeri dogma oldu: sadece “onları” orantısız bir şekilde öldürürsek, “bizden” on kişiye karşılık “onlardan” bin kişiyi öldürürsek, bizimle uğraşmaya değmeyeceğini anlarlar. Bu “bilinçlerine kazınacak” (bu günlerde ünlü bir İsrail sözü). Bundan sonra bize her ne yaparsak yapalım, yaptığımıza yanıt olarak bile Kassam roketi atmadan önce iki kez düşünecekler.

Tarihi arka planı ele almadan bu savaşın kötülüğünü anlamak imkânsızdır: yıllardır Yahudilere tüm yapılanlardan sonra kurban olma hissi ve Nazi Katliamından sonraki haklı olma hissiyle hukuk ya da ahlak nedeniyle hiçbir kısıtlama olmadan kendimizi savunmak için her şeyi, kesinlikle her şeyi yapmaya hakkımız vardır.

Gazze’deki öldürme ve yok etme en üst düzeydeyken uzakta Amerika’da bu savaşla pek ilgisi olmayan ama gene de bağlantılı olan bir şey oldu. İsrail filmi “Beşir ile Vals” itibarlı bir ödül kazandı. Medya bunu coşku ve takdirle haber yaptı ama bir nevi dikkatli bir şekilde filmin konusundan bahsetmemeyi başardı. Bu kendi başına bile ilginç bir olay: bir filmin başarısını saygıyla selamlarken içeriğini göz ardı etmek.

Bu seçkin filmin konusu tarihimizdeki en kötü bölümlerden biri: Sabra Şatilla katliamı. 1. Lübnan Savaşı sırasında Hıristiyan Lübnanlı bir milis kuvveti İsrail ordusunun himayesinde erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlı insanlardan oluşan kamplarında sıkışıp kalan çaresiz Filistinli mültecilerin yüzlercesini haince katlediyorlar. Film bu vahşeti bizim içindeki payımızı da dâhil ederek titiz bir doğrulukla tanımlıyor.

Tüm bunlar ödülle ilgili haberlerde bile bahsedilmedi. Neşeli törende filmin yapımcısı Gazze’deki olayları protesto etme fırsatından yararlanmadı. Bu tören devam ederken kaç kadın ve çocuğun öldüğünü söylemek güç ama Gazze’deki katliamın 400 bin İsrailliyi evlerini bırakıp Tel-Aviv’de hazırlıksız toplu protesto yapmaya götüren 1982 olayından daha kötü olduğu kesin. Bu seferse sadece 10 bin kişi vardı protesto eden.

Sabra katliamını soruşturan resmi İsrail Soruşturma Kurulu İsrail hükümetinin vahşet için “dolaylı sorumluluk” sahibi olduğunu buldu. Pek çok kıdemli memur açığa alındı. Bunlardan biri bölüm kumandanı Amos Yaron’du. Savunma Bakanı Ariel Şaron’dan Bölüm Şefi Rafael Eitan’a kadar suçlananlardan hiç biri pişmanlık bildiren bir söz söylemedi ancak Yaron memurlarına yaptığı konuşmada pişmanlığını ifade ve itiraf etmişti: “Duyarlılığımız köreldi.”

Gazze Savaşında körelmiş duyarlılıklar apaçık ortada.

1. Lübnan Savaşı 18 yıl sürdü ve 500’den fazla askerimiz öldü. 2. Lübnan Savaşını planlayanlar böyle uzun bir savaştan ve böyle ağır İsrailli kaybından kaçınmaya karar verdiler. “Çılgın patron” ilkesini icat ettiler: tüm komşu muhitleri tahrip eden, alanları yıkan, altyapıları yok eden. 33 günlük savaşta hemen hemen hepsi sivil olan yaklaşık 1000 Lübnanlı öldürüldü. Bu savaşın 17. gününde bu rekor kırılmıştı bile. Ayrıca o savaşta ordumuz karada kayıplar vermişti ve şu sıralardaki aynı hevesle başlangıçta savaşı destekleyen kamuoyu hızla değişti.

2. Lübnan Savaşının dumanları Gazze savaşının üzerinde asılı duruyordu. İsrail’deki herkes ders almaya yemin etti: tek bir askerin hayatı bile riske atmamak için. (Bizim açımızdan) kayıpsız bir savaş. Metot: yoluna çıkan her şeyi toz haline getirecek ve bölgede hareket eden herkesi öldürecek ordumuzun karşı konulamaz ateş gücünü kullanmak. Diğer tarafta sadece savaşçıları değil ama her an düşmanca niyet besleyebilen birine dönebilecek herkesi öldürmek, hatta açıkça ambulans görevlisi, bir gıda konvoyundaki şoför ya da hayat kurtaran bir doktor da olsa. Ordularımızın vurulması olası olan her binayı yıkmak – hatta mülteci, hasta ve yaralı dolu bir okulu bile. Tüm komşu muhitleri, binaları, camileri, okulları, BM gıda konvoylarını, hatta altında yaralıların gömülü kaldığı harabeleri bombalayıp mermiye boğmak.

Medya bir Kassam füzesinin Aşkelon’daki evlerine düşmesiyle evde yaşayan üç kişinin şok geçirmesine saatlerce zaman ayırırken – hemen apaçık bir yalan olarak maruz bırakılan bir iddia olarak – “bizim vurduğumuz” bir BM okulunda kırk kadın ve çocuğun öldürülmesine zaman harcamadı.

Ateş gücü aynı zamanda terör tohumu ekmek için kullanıldı – bir hastaneden büyük bir BM gıda deposuna, basın izleme noktasından camilere kadar her şeyi mermi atışına tutarak. Standart bahane hazırdı: “Bize oradan ateş açıldı.”

Bu imkânsızdı, ülkenin tamamı körelen duyarlılıktan etkilenmemişti ya. İnsanlar artık sakatlanmış bir bebek görüntüsüne şaşırmıyorlar, ya da ordu harabe evlerinden dışarı çıkmalarına izin vermediğinden annelerinin cesedi başında günlerdir kalan çocuklardan. Artık neredeyse hiç kimsenin umursamadığı görünüyor: askerler, pilotlar, medya personeli, siyasetçiler, generaller hiç biri umursamıyor. Baş savunucusu Ehud Barak olan bir manevi cinnet. Gerçi dehşet verici olaylardan bahsederken gülümseyen Tzipi Livni tarafından sahnenin arkasında bırakılıyor.

Heinrich Heine bile bunu hayal edemezdi.

Son günlerde “Obama etkisi” hâkim.

Uçakta gidiyoruz ve birden bulutların arasından kocaman siyah bir dağ çıkıyor. Kokpitte panik oluyor: Çarpmaktan nasıl kaçınırız?

Savaşın planlayıcıları zamanlamayı ihtimamla seçtiler: tatil sırasında, herkes tatildeyken ve hala etrafta Başkan Bush bulunurken. Ancak nasıl olduysa kaderde gelecek olan tarihi hesaba katmayı unuttular: Salı günü Barack Obama Beyaz Saray’a geçecek.

Bu tarih şu anda olayların üzerine büyük gölge düşürüyor. İsrailli Barak Amerikalı Barack kızarsa felaket olacağını anlıyor. Sonuç: Gazze dehşeti resmen göreve başlamadan önce durmalı. Bu hafta tüm siyasi ve askeri kararları bu tespit etti. “Roketlerin sayısı” ya da “zafer” veya “Hamas’ı bozma” değil.

Ateşkesin olduğu yerde sorulacak ilk soru: “Kim kazandı?” olacaktır.

İsrail’de tüm konuşma “zafer resmiyle” ilgili – zaferin kendisiyle değil ama “resmiyle”. İsrail kamuoyunu tüm bu işlerin değdiğine ikna etmek için bu önemli. Şu anda binlerce medya personeli en sonuncusuna kadar böyle bir “resmi” boyamaya çalışıyorlar. Diğer tarafta ise elbette farklı bir resim boyanacak.

İsrailli liderler iki “başarı” ile övünecekler: roketlerin sona ermesi ve (“Philadelphi koridoru” diye de adlandırılan) Gazze-Mısır sınırının mühürlenmesi. Şüpheli başarılar: Filistin seçimlerini kazandıktan sonra Hamas ile görüşmeler yapmaya hükümetimiz hazır olsaydı, Kassam roketlerinin atılması katledici bir savaş olmadan da engellenebilirdi. Hükümetimiz Şeritteki ölümcül ambargoyu dayatmasaydı Mısır sınırının altındaki tüneller ilk başta kazılmak zorunda kalmazdı.

Ancak savaş planlayıcılarının asıl başarısı planlarının barbarlığında yatıyor: onların görüşüne göre vahşetleri uzun süre sürecek bir caydırıcı etki uyandıracak.

Diğer tarafta Hamas muazzam İsrail savaş makinesinin karşısında hayatta kalmalarının, dev Calut’a karşı zayıf Davut peygamber misali, kendi içinde büyük bir zafer olduğunu ileri sürecek. Klasik askeri tanıma göre savaşta kazanan savaş bittiğinde savaş meydanında kalan ordudur. Hamas meydanda kalıyor. Gazze Şeridindeki Hamas rejimi tüm yok etme çabalarına rağmen hala ayakta. Bu önemli bir başarıdır.

Hamas ayrıca savaşçılarının siper aldığı Filistin kasabalarına İsrail ordusunun girme hevesinde olmadığına da dikkat çekecektir. Ve aslında ordu hükümete Gazze kentine girilmesinin yaklaşık 200 askere mal olabileceğini bildirdi ve seçimlerin arifesinde hiçbir siyasetçi bunun için hazır değildi.

Yaklaşık bin kadar hafif silahlı savaşçılardan oluşan bir gerilla gücünün uzun haftalardır devasa ateş gücü olan dünyanın en büyük ordularından birine karşı direnmesi milyonlarca Filistinliye ve Araplara, hatta sadece onlara da değil, niteliksiz bir zafer olarak görüneceği bir gerçektir.

Sonunda açık şartların olduğu bir anlaşma ile son bulacak. Hiçbir ülke vatandaşlarının sınır ötesinden roket ateşine maruz kalmasına hoş görülü olamaz ve hiçbir toplum boğucu bir ambargoya hoşgörülü davranamaz. Bu sebeple (1) Hamas füze atmayı bırakmak zorunda olacak, (2) İsrail Gazze Şeridi ile dış dünya arasındaki geçişi tamamen açmak zorunda olacak ve (3) Şeride silahların girişi İsrail tarafından talep edildiği gibi (mümkün olduğunca) durdurulacak. Tüm bunlar hükümetimiz Hamas’ı boykot etmemiş olsaydı savaş olmadan da olabilecek şeylerdi.

Bununla beraber, savaşın en kötü sonuçları hala görünmez durumda ve ancak gelecek yıllarda kendini hissettirebilecek: İsrail dünya bilincinde kendisiyle ilgili korkunç bir imaj izlenimi bıraktı. Milyarlarca insan bizi kan emen canavar olarak gördü. İsrail’i asla artık adalet, ilerleme ve barış arayan bir ülke olarak görmeyecekler. Amerikan Bağımsızlık Deklarasyonu “insanlığın nezih düşüncelerine bir saygının” onaylanmasından bahseder.

Bu zekice bir ilkedir.

Hatta daha kötüsü etrafımızdaki yüz milyonlarca Arap üzerine etkisidir: Sadece Hamas savaşçılarını Arap ulusunun kahramanları olarak görmeyecekler aynı zamanda korkudan sinmiş, kepaze, bozulmuş ve dönek başıboşluklarında kendi rejimleri olarak görecekler.

1948 savaşındaki Arap yenilgisi neredeyse tüm var olan Arap rejimlerinin düşüşüne ve Cemal Abd ül Nasır tarafından örnek gösterilen ulusalcı liderlerin yeni bir neslinin yükselmesine götürdü. 2009 savaşı Arap rejimlerinin mevcut ürününün ve yeni nesil İsrail’den ve tüm Batı’dan nefret eden İslamcı fundamentalist liderlerin dönüşünü getirebilir.

Gelecek yıllarda bu savaşın tam bir saçmalık olduğu apaçık görünecek. Patron aslında çıldırdı – kelimenin gerçek manasınla.



*Uri Avnery İsrailli yazar ve Gush Shalom ile barış eylemcisi.

Bu makale Hale Akman tarafından TİMETURK.com için tercüm edilmiştir.



Kaynak:
Bu haber toplam 1320 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri