Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

27 Mayıs: Demokrasiye darbe!

27 Mayıs 2008 / 10:38
Demokrasiye ilk darbe: 27 Mayıs - İsmail Özcan'ın yorumu

14 Mayıs 1950, Türk siyasetinde ve devlet yönetiminde bir milattır. Otoriter bir devirden, halkın da sözünün geçmeye, taleplerinin karşılık bulmaya başladığı demokratik bir yönetime geçişin tarihidir. 27 Mayıs ise demokrasiye ilk darbedir.

27 Mayıs İhtilalinden sonraki günlerde Ankara Üniversitesinden bir grup öğretim üyesi, bir grup öğrenci ile birlikte bir cumartesi akşamüzeri Ankara çevresindeki köylerden birine ihtilalin propagandasını yapmaya, Menderes ve DP'yi karalamaya giderler. Gittikleri köyde muhtarı ve köylüleri köy odasında toplarlar; gece boyunca hiç uyumadan ihtilalin ne kadar gerekli olduğunu anlatıp Menderes ve DP'yi karalarlar. Köylüler hep susarlar, sadece dinlerler. Bu öğretim üyesi ve öğrenciler, sabah olunca yine köylülerle birlikte köyü gezmeye çıkarlar. Bir profesör köyün ortasındaki betonarme çeşmeyi ve gözün alabildiği kadar uzaklardan çeşmeye su getiren boruları göstererek, "Bunları kim yaptı?" diye sorar. Muhtar, "Menderes yaptı" diye cevap verir. Bu ilk soru ve cevap üzerine köylülerin dili çözülür. Önce muhtar konuşur: "Beyim, siz akşamdan beri konuşuyorsunuz, biz susuyoruz. Ama şunu bilin, söylediklerinizin hiçbirinin doğruluğuna inanmıyoruz! Bizim doğru bildiğimiz bir şey var, biz adam olduğumuzu, bu ülkede bir değerimiz olduğunu Menderes sayesinde anladık!"

Bir başka köylü, "Menderes'ten önce benim ayağımdaki çarıkların eskimişlikten dağılmış parçalarını kapabilmek için arkamda bir köpek sürüsü dolaşırdı. Menderes sayesinde ayakkabılarımız ve botlarımız oldu da bir adama benzedik!"

Çekingenliği üzerlerinden atan diğer köylüler de ard arda benzer şeyler söylerler. Profesörler, akşamdan beri söylediklerine inanmış gibi kendilerini sükûnetle dinleyen köylülerin bu tutumu karşısında şaşkına dönerler. Akşamdan beri havanda su dövdüklerini anlayıp apar topar geri dönerler.

DP'YE ASILSIZ SUÇLAMALAR

27 Mayıstan sonra ülkenin neresine gidilse benzer tepkilerle karşılaşılırdı. Ama DP'yi ve Menderes iktidarını karalama kampanyası o kadar yoğun ve şirretçe yapılıyordu ki kimse onların yanlışlığını, uydurma olduğunu söylemeye cesaret edemiyordu. Bugünlerde çok sözü edilen mahalle baskısı o günlerde tam gaz görev başındaydı ve bu baskının tarihi örnekleri sergileniyordu. Üniversite öğrencilerinin öldürülüp Et ve Balık Kurumunun kıyma makinelerinde kıyma yapıldığı, tankların paletleri altında pestil gibi ezildiği tarzındaki akıl ve iz'an dışı suçlamalar ve iftiralar bile o baskı altında kabul görüyordu. İhtilali gerçekleştirenlerin ve onları perde gerisinden destekleyenlerin Demokrat Parti iktidarına ve Menderes'e karşı kin ve nefretinin şiddeti o günlerde Türkiye'de görevli yabancıların bile dikkatini çekmişti. İhtilal öncesinde ve sonrasında Türkiye'de görev yapan ABD Büyükelçisi Fletcher Warren şöyle demiştir: "Bütün meslek hayatım boyunca Menderes ve DP liderlerine karşı aydınların ve ordunun duyduğu gibi bir nefreti hiçbir yerde görmedim..."

14 Mayıs 1950, Türk siyasetinde ve devlet yönetiminde bir milattır. Bu tarih, devlet deyince halkının aklına sadece jandarma korkusu gelen otoriter bir devirden, halkın da sözünün geçmeye, taleplerinin karşılık bulmaya başladığı demokratik bir yönetime geçişin tarihidir. Bu tarihten önce halk sadece görevi olan, bir sürü vergi ve yükümlülük altında ezilen, adam yerine konmayan bir sınıfı ifade ediyordu. Yönetici sınıf tarafından "ayak takımı", "Hasolar/Memolar", "Şapkalı kalabalık" olarak nitelendiriliyordu. Otoriter/bürokratik devlet bu halktan sadece istiyor, bir şey vermeyi düşünmüyordu. Önceki dönemin, "imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz" sloganının işlevi sadece zevahiri kurtarmaktı.

Demokrat Parti iktidarıyla her şey değişti; demokratik bir devrim gerçekleşti. Oylarıyla yeni bir iktidar ortaya çıkaran halk, ilk defa kendisinin bir değeri olduğunu keşfetti.

Artık hizmetler halkın ayağına götürülüyor; köyler peyderpey yol, su, elektriğe kavuşuyordu.

Köylünün ürünü ilk defa Menderes zamanında parasal bir değer ifade etmeye başlamış; köylü köyünde dururken cebi para görmüş; buna dayalı olarak da ezilmişlik, itilmişlik, kakılmışlık duygusunu üzerinden atmıştır. Menderes, halkın refah seviyesini yükseltmeye; Türkiye'ye yollar, köprüler, barajlar, fabrikalar vb. kazandırarak uygarlığın nimetlerine kavuşmakta geç kalmış olan Türk halkına büyük bir samimiyetle uygarlığın nimetlerini sunmaya çalışmıştır.

Sonraki yıllarda 1950 öncesini bir asr-ı saadet, bir altın devir olarak gören; Demokrat Parti iktidarını karşıdevrim olarak kabul eden Cumhuriyet seçkinleri çıkmıştır. Böyleleri bugün de var ve aynı mantaliteyi hararetle savunuyorlar. Karşı devrimin en önemli kanıtları da ezanın Türkçeden orijinali olan Arapçaya çevrilmesi, radyodan Kur'an ve mevlit yayını yapılması, halkın taleplerine uyularak din eğitim ve öğretimi için birkaç ilde imam hatip okulu açılmasıdır. Laikliğe ve Cumhuriyete karşı hiçbir art niyeti olmayan, bir demokraside halkın makul ve meşru beklentisinin karşılanması olan bu girişimler, o gün bu gündür karşıdevrimin simgeleri olarak görülmüştür. Fakat Ömer Seyfettin'in dediği gibi âlim değilse de arif olan Türk halkı her şeyin en doğrusunu görüp değerlendirmiş; Menderes çizgisini sürdüren hareketlere daima sempati duymuş ve destek vermiştir.

27 Mayıs hakkında bugüne kadar çok şey söylendi ve yazıldı ve birçok değerlendirme yapıldı. Bunların çoğu kişilerin ideolojik pozisyonlarına, kendi bulundukları yerden bakışlarına göre yapılan değerlendirmelerdi. Ama Türk halkı, Menderes ve DP'nin bir ihtilale hedef yapılacak kadar yanlışlar yaptığına, hele Menderes'in asılmasını gerektirecek suçlar işlediğine hiçbir zaman inanmamıştır. Bu yüzden de Menderes'i daima minnet ve şükranla anmıştır. Menderes ve DP'nin hiç hatası olmamış mıdır? Bunu hiç kimse iddia etmiyor. Her rejim gibi demokrasi de gökten zembille inmiyor. O da deneme yanılma yöntemiyle olgunlaşıyor. Menderes ve DP devrinde yapılan yanlışların çoğu demokrasinin çocukluk hastalığından kaynaklanmıştır. Ama CHP'nin şirret, yıkıcı, şamatacı muhalefeti, DP iktidarının kendini düzeltmesine fırsat vermemiştir. CHP'nin muhalefet tarzı Menderes'in daima korkulu rüyası olmuştur. Bunu darbeden sonra Yassıada'da MBK yetkililerine de ifade etmiştir.

MENDERES ORDUYA HEP SAHİP ÇIKTI

On yıllık Demokrat Parti iktidarının güçlü ve sembol kişisi olan Adnan Menderes, hem kişisel hem de politik yaşamında hep kibarlığı ve beyefendiliği ile ön planda olmuştur. Hiç kimseye karşı kaba ve kırıcı davrandığı görülmemiştir. Parayı ve zenginliği politikaya atılmadan, iktidar olmadan önce ailesinden görmüş; devlet parasını ve imkânlarını hiçbir zaman kişisel çıkarları için kullanmamıştır. 27 Mayıstan sonra da bütün kötü niyetli çabalara rağmen bu konuda bir suiistimaline rastlanmamıştır. Böyle bir insan Yassıada'da Türk subayından, bu subayın tarih içinde yarattığı alicenaplık imajına hiç yakışmayan, bilakis bu imajı lekeleyen çok kaba, çok küçük düşürücü muameleler görmüştür. Entipüften nedenlerle tokatlandığı, çıplak etinde sigara söndürüldüğü, her fırsatta aşağılandığı kayıtlara geçmiş davranışlardır. Fakat bir tanesi var ki hiç kimse onu inkâr etmeye kalkışamaz. Çünkü şahidi Celal Bayar'dır. Bayar, "Kayseri Cezaevi Günlüğü"nde Yassıada'da bir yüzbaşının Menderes'i iki yanından iki askere tutturarak büyük bir kinle tokatladığını yazmaktadır.

Ordunun Menderes'e karşı kin ve düşmanlığının mantıklı bir izahı, iler tutar bir gerekçesi yoktur. Menderes, orduyu her zaman müstesna bir kurum olarak gördüğünü; Türkiye'nin başka ülkelerle sorunlarını diplomasi yoluyla çözmeye çalışırken ordunun gücünü daima arkasında hissettiğini söylemiştir. Hele er ve erbaş gibi rütbesiz askerlerin, "Ben onların köyüne yol götürdüm, su götürdüm..." diyerek kendi aleyhine bir duyguya sahip olabileceklerine hiç inanmamıştır. Menderes'e atfedilen, "Ben orduyu yedeksubaylarla da idare ederim!" sözünün koca bir yalan olduğu da kanıtlanmıştır.

Kaynak:
Bu haber toplam 782 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri