Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

‘On yılda on beş milyon genç’ yaratmanın sırrı

19 Kasım 2008 / 20:13
Prof.Dr. Mehmet Bekaroğlu'na göre "Yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç var; tek devlet (ve tek bayrak), tek resmi dil, tek millet ama ‘nation’, yani tektip değil...."
Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği’nde düzenlenen Atatürk’ü anma töreninde; “Bugün eğer Ege’de Rumlar, Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler yaşasaydı acaba aynı millî devlet olabilir miydik?” demesine bazıları çok şaşırmış gibi. Bakan’dan özür dilemesini, hatta istifa etmesini isteyenler oldu. Oysa Bakan Gönül ‘doğru’ söylüyor; evet, bugünkü Türkiye bir ‘ulus inşa’ (nation building) sürecinin ürünüdür. Osmanlı’da çok dinli ve çok etnisiteyi barındıran bir ‘millet’ sistemi vardı, Cumhuriyet’le birlikte gayrimüslimler ihmal edilebilecek bir sayıya indirildikten sonra kalan Müslüman ahaliden yeni bir ‘ulus’ inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu ulusun adı ‘modern Türk ulusu’dur. Cumhuriyet’in 10. yılındaki; “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” sözü bunun ifadesidir. Bakan Gönül’ün haklı olduğu bir şey daha var; gerçekten “Bugün dahi Güneydoğu’da verilen mücadelede bu ‘nation building’de kendilerini mağdur sayanların katkısını reddedemeyiz.”

SORUN ULUS İNŞASININ BAŞARISIZLIĞIDIR

İşte sorun Bakan Gönül’ün haklı olduğu bu yerde başlıyor. 85 yıl sonra ‘modern Türk ulusu inşa etme’ projesi tel tel dökülüyor; Başbakan “Tek ulus, tek dil, tek bayrak, tek devlet” diye bağırıp dursun Cumhuriyet’in birinci yılında Takrir-i Sükûn Kanunu ile susturulanlar 85. yılında sokaklarda; insanlar Kürt olarak, Müslüman olarak, Alevi olarak, Ermeni olarak yaşamak istediklerini haykırıyorlar. Şimdi ne olacak; Başbakan’ın işaret ettiği gibi, kabul etmeyenlerin isteyerek çıkıp gitmelerini mi bekleyeceğiz, yoksa pompalılarla kovalayarak zorla gönderecek miyiz?

OSMANLI’NIN MİLLETİ CUMHURİYET’İN ULUSU

Osmanlı’nın ‘millet’ sistemi belliydi. Burada esas olan Türk, Arap, Kürt,... kavmi ne olursa olsun tek Peygamberin ümmeti olan Müslümanlardı, Müslümanların mensup oldukları kavimler dolayısıyla bir ayrıma tabiî tutulmaları söz konusu değildi. Başta kitap ehli olmak üzere diğer dinlerden insanlar da dinleri ve kimliklerinde serbest olarak

Osmanlı millet sistemi içinde yer bulabiliyordu. Her din mensubu sadece ibadetlerinde değil evlenme, boşanma, miras gibi birçok sosyal konuda kendi inançlarının gereklerini yapabiliyordu. En önemlisi, hepsi Halife-Padişah’ın tebaası idi ve ‘kanun’ önünde eşitti, o nedenle “şeriatın kestiği parmak acıtmaz”dı. Osmanlı Padişahlarının tamamı Osmanoğulları’ndandı ama meşruiyetlerini soydan almıyorlardı. Tanrı-krallar da değillerdi; meşruiyetleri Allah’ın kulları arasında adaletle davranmaktan kaynaklanıyordu.

Bakan Vecdi Gönül’ün milliyetçilikler ve ulus inşa ameliyelerinin Fransız İhtilali’nin bir sonucu olduğunu söylemesine de bir itirazımız olamaz. Bilindiği gibi dönemin Fransa kralı XVI. Louis dahil Avrupa’daki bütün krallar kullandıkları egemenlikleri (elbette kilise aracılığıyla) Tanrı’dan alıyorlardı. 1789 ihtilali sonucu Fransa’da cumhuriyet kurulması ile egemenliği kullanma yetkisi kraldan alınıp burjuvaziye verildi. İşte ulus (nation) burada bir ihtiyaç olarak doğdu; artık yöneticiler meşruiyetlerini Tanrı’dan değil yine ‘kutsal’ olan ‘ulus’tan alacaklardı. Oysa ‘ulus’ diye bir olgu yoktu; hiçbir zaman da olmamıştı. Demem o ki, Fransız ulusu bir kurgudur, Fransız burjuvazisinin kurguladığı bir kavramdır, ‘nation’. Sonra diğer uluslar kurgulanmıştır; ülkelerin yöneticilerine meşruiyet veren birer kutsal kavram olarak.

Bu kavramın içi sonradan doldurulmuştur, aydınlanmış/modern Alman, Türk, Yunan vs.‘Türk ulusu’ da Cumhuriyet’le birlikte kurgulanmıştır. Modern Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur ve yöneticilerin meşruiyetlerini alacakları bir ‘ulus’a ihtiyaç duyulmuştur. Cumhuriyeti kuran ‘çağdaş, medeni ve aydınlanmış’ kadrolar, Anadolu’daki Müslüman ahaliden ‘modern bir Türk ulusu’ inşa etmeye girişmişlerdir.

Bunun için öncelikle din ve dil yeniden tarif edilmiştir. Bu çerçeveden İstanbul Türkçe’si esas alınarak adeta yeni bir dil icat edilmiş, Batılı giyim tarzı ve adabımuaşeret kuralları teşvik edilmiş, modern Türkler için İslam’ın Sünni-Hanefi mezhebi yeniden yorumlanmıştır. Nasıl Amerika’nın WASP (Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan)’ı varsa modern Türkiye’nin de bir TSS (Türk, Seküler/Modern, Sünni-Hanefi)’si var. Buradaki ‘Türk’ kelimesi ile kast edilen etnik Türk değildir, hangi etnik yapıdan olursa olsun değişen, yani modernleşen/ sekülerleşen herkes kurgulanan Türk ulusunun bir üyesi olabilmektedir.

Bütün bunlar uzun süre sadece Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük merkezlerden dışarı çıkamamış, diğer iller ve büyük kasabalarda yöneticiler ve eşrafla sınırlı kalmıştır. “On yılda on beş milyon genç” denilmiştir ama ahalinin büyük çoğunluğu ‘modern Türk ulusu’ içinde yoktur. Tüm ulus inşa projeleri gibi Türk ulus inşa projesi de kalıplara girmeyenler için dışlayıcıdır; esas/makbul yurttaşlar –ki onlar modern/seküler Türklerdir- değerlerini dışlamışlardır.

1950’lere kadar Anadolu ahalisinin büyük çoğunluğunun resmî toplumla bağlantısı sadece askerlik ve vergi yoluyla olmaktaydı. Yönetici seçkinlerin bu durumdan pek şikâyetleri de yoktu. Ne zaman ki dünya konjonktürü demokrasiyi dayattı, o zaman işler değişti. Türkiye ‘küçük Amerika’ olma yolunda yürümeye başlayınca bürokratik ve ekonomik seçkinlere daha çok yurttaş (işçi, memur, tüketici...) gerekli oldu.

Okullar, yollar, fabrikalar... derken insanlar büyük merkezlere doğru akmaya başladı.

Evet, yürüdükçe değiştiler ama hareketlilik o kadar hızlıydı ki herkesi dönüştürmek hiç de kolay olmuyordu. Hele 80’li yıllardaki ekonomik değişim, dünyaya entegrasyon, haberleşme alanındaki gelişmeler en ücra köşedeki insanları bile dünyaya açtı, insanlar her şeyden haberdar olmaya başladı. Dilleriyle, dinleriyle, adetleriyle, gelenekleriyle geldiler, başta varoşlar olmak üzere büyük merkezler Anadolu’nun baskınına uğradı. Cumhuriyetin ilk 50 senesinde esamisi okunmayanlar okudular, meslek sahibi oldular, iş kurdular; merkezdeki imkânlardan pay, iktidar, para, mevkiî, makam, statü talep eder oldular. Üstelik de Anadolu’dan getirdikleri kimliklerini; dillerini ve dinlerini korumak istiyorlardı.

YENİ BİR TÜRKİYE’Yİ NASIL KURACAĞIZ

Yönetici seçkinler türlü türlü yöntemler denedi; 27 Mayıs’lar, 12 Eylül’ler, 28 Şubat’lar, 27 Nisan’lar kâr etmedi; ulus inşa projesi çöktü. Gönül’e kızmaya gerek yok, şimdi yeni bir zamandayız, hatta yeni bir yol ayrımındayız. Çok değil iki yol var.

Yollardan biri yerleşik iktidar seçkinlerinin yüz yıllık ezberi, projeye aynen devam.

Kimse ile mübadele yapamayacağımıza göre, ‘ya sev ya sev’ diyerek sıkıştırmaya, baskıya devam edeceğiz. Bu kargaşadır, kaostur, kavgadır, birbirimizin gözünü çıkarmaktır, iç savaştır. Diğer yol aklı selimin yoludur; Türkiye’yi bütün insanların, dinlerin, dillerin, mezheplerin bir arada yaşayabileceği, herkesin ‘eşit yurttaş’ olduğu bir ülke haline getireceğiz.

Evet, yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç var; tek devlet (ve tek bayrak), tek resmi dil, tek millet ama ‘nation’, yani tektip değil. Herkesin ne ise öyle kalabildiği, tasada, kıvançta, nimette ve külfette bir ve eşit olduğu ama kimlik, inanç, din, dil konusunda farklı ve özgür olabildiği bir demokrasiyi inşa etmek zorundayız. Kimsenin hiçbir yere gitmediği, siyasal sistemi beğenmeyenlerin, hatta tek devlet ve tek bayrakla sorunu olanların bile kendilerini şiddet kullanmadan ifade edebildikleri, kendilerini ifade ettikleri için hiçbir yere gitmek zorunda kalmadığı bir demokrasi. Elbette egemen bir ülkede sadece devletin güvenlik güçleri, onlar da hukuk içinde silah kullanabilir, bunların dışında silaha başvuran varsa onlar da bir yere gönderilmez, güvenlik güçleri tarafından yakalanıp adalete teslim edilir.

Her şey kötüye gidiyor gibi gözüküyor, bütün işaretler olumsuz ama yine de bu mümkün, yeni bir Türkiye kurabiliriz.

* Prof. Dr.; Eski Milletvekili / m.bekaroglu@ttmail.com Taraf
Kaynak:
Bu haber toplam 1286 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri