Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Bayındır: 21. yüzyıl Kur'an çağı olacak

17.03.2009 20:09
Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Kremlin Sarayı, Vatikan, Tübingen Üniversitesi, Amerika ve Fransa üniversitelerinde akademisyenlerle yaptığı tartışmaları Timeturk’e anlattı…
Bülent Şahin Erdeğer / TİMETURK

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dünya Dinleri Kültürü Bölümü Başkanı ve Süleymaniye Vakfı Başkanı olan Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır ile Kremlin Sarayı’nda, Tübingen Üniversitesi’nde, ABD ve Fransa üniversitelerinde ve son olarak da geçtiğimiz hafta Vatikan’da yaptığı konuşma ve tartışmaları değerlendirdik. Çok çarpıcı açıklamalarda bulunan Bayındır, “Umutluyum. İnşaallah bu çağ Kur’an çağı olacaktır” dedi. İşte, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır ile Timeturk okuyucuları için yaptığımız röportaj:

Sayın Bayındır, gittiğiniz tüm bu yerlerde konuşmanızın ana mihverini hangi konu oluşturuyor? Buna karşılık ne tür tepkiler oluyor?

Gittiğimiz her yerde Kur’an-ı Kerim’i anlatmaya çalışıyoruz. İnsanları bunu hakkıyla anlamaya davet ediyoruz. Biliyorsunuz, Allah’u Teala’nın iki kitabı vardır: Biri okuna bilen kitabı, diğeri ise görünen kitabıdır. Görünen kitabı kâinattır. Kur’an’ın küçük bölümlerine ayet dediğimiz gibi, Allah’u Teala kâinatın her bir parçası için de “ayet” adını veriyor. Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyuruyor; "Biz onlara âyetlerimizi, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde göstereceğiz; sonunda onun gerçek olduğu onlar açısından iyice anlaşılacaktır." (Fussilet/53) Kendileri için ‘O’ hak net biçimde ortaya çıkacaktır. Yani mealen Kur’an’ı Kerim’in hak olduğunu kâinattaki ayetlerle insanlara göstereceğim diyor. Çünkü yeryüzündeki “ayetler” dünyada ne kadar ilim varsa onun kaynağı. Bilim dediğimiz şeyin kaynağı ya insandır ya da tabiat… Allah bunlara ayet diyor. O zaman ayetler de ikiye ayrılıyor: Birisi görülebilen ayetler diğeri de okunabilen ayetler. Bütün peygamberlerin de bunu yaptığını görüyoruz. Kur’an’da zikir kelimesi vardır, Zikir marifet demektir. Marifet yani kafaya yerleştirilen bazen beyne, bazen de dile getirilen bilgi demektir zikir. Bu bilginin iki kaynağı var. Birisi Kâinat, diğeri de Kur’an-ı Kerim…

HER PEYGAMBERE “ZİKİR” GÖNDERİLMİŞTİR

Onun için Allahu Teala indirdiği kitapların tamamına zikir adını veriyor. «Sana da bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni açıklayasın. Ta ki düşünüp öğüt alırlar.» (Nahl / 44) Ragıb el-İsfahânî, Müfredât’ın da “Zikr” kelimesini şöyle açıklamıştır: “Zikir, kafaya yerleştirilip kullanıma hazır tutulan bilgidir. Onu akla ve dile getirmeye de zikir denir.” Kafalara yerleşip kullanıma hazır tutulacak asıl bilgi, Allah'ın Kitabında olandır. Bu sebeple ilâhî kitapların ortak adı Zikir'dir. "Bilin ki, kalplerin yatışıp rahatlaması Allah'ın zikri ile olur." (Ra'd, 13/28) Bnlar, Allah'ın indirdiği kitaplardır. Bir de Allah'ın yarattığı kitap, yani varlıklar âlemi vardır. Orada gözlemlenen şeyler de birer âyettir.

Peygamberler insanları tezekküre çağırmışlardır. Tezekkür, insanların zihninde var olan bilgiyi harekete geçirme yani hatırlatmadır. Peygamberlerin görevi ise tezkîr, yani hatırlatmadır (Ğaşiye 88/21). İbrahim aleyhisselam, puta tapanlara "tezekkür etmez misiniz?" (En'âm 6/80) derken "çevrenizden edindiğiniz bilgilerle benim sözlerimi karşılaştırıp yaptığınız yanlışı görmez misiniz?" demiş olmaktadır. Bu, onları iç muhasebesi yapmaya çağırmadır. Bu sebeple zikir, "evrensel niteliği olan doğru bilgi" demektir. Allah'ın kitabı bu vasıftadır.

Yani özetlersek bütün peygamberlerin görevi insanlığın kâinattan öğrendiği bilgileri harekete geçirtmektir. Varlıklar âleminden elde edilen doğru bilgiler de zikirdir. Bunlarla Allah'ın kitabı arasında tam bir uyum bulunur. Kişi okul, medrese görse de görmese de çevresinin bir öğrencisidir. O zaman buradan “Din ve Bilim” dengesine ulaşıyoruz. Bu dengenin ciddi manada İslam âleminde bozulduğunu biliyoruz. Ama diğer dini kültürlerde bu daha önceden bozulmuştu.

RUH VE BEDEN BİRBİRİNDEN AYRILIRSA…

Biz Tübingen Üniversitesi ile imzaladığımız anlaşmada bunlara yer verdik. Tüm insanlığa şu söylemi dile getirmemiz gerekir: Dini bilgi ve Bilimsel bilgi birbirinden ayrılamaz. Tıpkı ruh ve bedenin bütünlüğü gibi. Şayet ruh vücuttan ayrılırsa ya beden ölür ya da uykuya dalar. İslam dünyasında da, Batı da Ruh vücuttan ayrılmıştır. Vücut ölmediğine göre rüyalara dalmıştır. Yani bilimden uzaklaşan din rüyalara dalar, hayal görür, o zaman gerçek hayatla bir alakası olmaz. Ama ruhsuz olan vücut ta hayvan gibi olur. Onun da menfaatten başka düşüneceği bir şeyi olmaz. Bugün görüyoruz ki, bilim insani değerlerden uzaklaşmış, din de hayallere dalmıştır. Ve arada bir uçurum var. Biz de diyoruz ki beyler bu böyle olmaz gelin bu dengeyi yeniden kuralım. Rusya’da Kremlin Sarayında verdiğim konferanslarda, ABD’de yaptığım konuşmalarda, Vatikan ve Tübingen Üniversitesi ile yaptığımız anlaşma ve tekliflerde bunu sunduk.

Tübingen tekliflerimiz sunduğumuz da, bu teklifler hoşlarına gitti. Geçen senenin (2008) mayıs ayında ortak bir sözleşme yayınladık. İçeriği tamamen Kur’an esaslı bir açıklamaydı bu. Benzeri bir açıklamayı Roma’da da Katolik yetkililerle tekrarladık. Daha sonra da vakfımıza gelen Katolik ve Protestan akademisyenlerle oturumlar düzenledik. Bu akademisyenler özellikle son dönemin sorunlarına Kur’an’ın nasıl baktığını öğrenmek istiyorlardı. Bununla ilgili olarak sık sık sorular yöneltiyorlardı. Örneğin, Ana rahminde çocuğun gelişmesi, kök hücre ve klonlama gibi konular… Kur’an’ın Almanca meali eşliğinde onlara teker teker İslam’ın buna cevabını verdim. Hatta katılımcılardan biri dedi ki; Ben eskiden beri Allah’ın indirdiği kitap fıtrata ters düşemez diye hep düşünürdüm. Ancak Kur’an’ın açıklamaları ile hiç şüphem kalmadı ki, Allah’ın indirdiği kitapla Allah’ın kâinat kitabı arasında hiçbir çelişki yoktur… O zaman dedim ki; gelin dünyaya dinin bilimin birkaç adım önünde olduğunu gösterelim. Adamlar, büyük bir umutsuzlukla böyle bir şey mümkün olabilir ki dediler… Bizdeki bilim adamlarının büyük çoğunluğu ateisttir dedi. Dedim ki sorularınız bilimseldi ve Kur’an bunlara tatmin edici cevaplar vermedi mi? Misafirimizin cevabı manidardı. Dedi ki; Kur’an böyle ama Kitab-ı Mukaddes böyle değil ki! Misafirimize Kur’an’ın Tevrat ve incili reddetmediğini içindeki hakikatleri tasdik edip koruma altına aldığını anlattım.

DİN VE BİLİM DENGESİ KURULMALI

Ortak diyalog çalışmalarımızı insanın kişisel hayatının başlangıcı, Tarih boyunca Müslüman-Hristiyan ilişkileri ve Doğal Hukuk başlıkların altında detaylandırırken günümüzde yaşanmakta olan küresel ekonomik krize dikkat çektim. Hıristiyanlığın ekonomi ve faizle ilgili bir söylemi bulunmadığını ifade ettiler. Kendilerine İslam ekonomisi konusundaki çalışmalarımızı gösterince çok şaşırdılar ve ilgilendiler. Bunun üzerine ekonomi konusunu da ortak gündemimize aldık. Tübingen heyetinin ısrarları üzerine önceden isteksiz olmamıza rağmen Roma davetine icabet ettik. Toplantı öncesi ve sonrası yoğun temaslar kuruldu ve din-bilim dengesi konusundaki tebliğimizi oradaki katılımcılara da sunduk. Yeni bir denge çağının geldiğini anlattık. İslam’ın vahiy-akıl ilişkisine bakışını temel alan Din-Bilim dengesi konusundaki görüşlerimize pek çok Katolik din adamı da katıldı. Böylece ortak bir metin gündeme geldi. Tübingen Üniversitesinden Prof. Dr. Richard Puza ile bunu imzaladık. Orada Vatikan’ın 19 yıl dışişleri bakanlığı yapmış üst düzey yöneticilerinden ve Vatikan Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanı Jean Pierre Touran ile görüştük. Onlar da konuşmalarımızı biz ayrıldıktan sonra da uzun uzadıya mütalaa etmişler.

‘ATEİZM’ DİYE BİR ŞEY YOKTUR

Peki, sizce günümüzün en önemli sorunu nedir?

Bana göre günümüzün en önemli problemi Vahiy-Akıl ilişkisinin sağlıklı kurulamamasıdır. Özellikle yeryüzünde “Ateizm” diye bir şeyin olduğuna da inanmıyorum. En ateisttim diyen biri bile başı sıkıştığı zaman Allah’a sığınır. Ancak herkes Allah ile ilişkilerini kendi kafasına göre kurar. Yani bir şekilde olumlu ya da olumsuz -redd şeklinde dahi olsa- bir çeşit ilişki içindedir ve bu da aslında dindarlığın bir çeşididir. Dolayısıyla yeryüzünde bu anlamda algılarsak herkes dindardır. Cenab-ı Allah Araf suresinin 30. Ayetinde bu durumu bildiriyor: “Allah, bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık lâyık oldu. Çünkü onlar Allah ile kendi aralarına aracı olarak şeytanları veli olarak koyarlar. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanırlar.” Bunu Roma’da da söyledim. Oradaki Katolik öğrenciler peki, bu dengeyi nasıl kurmayı başaracaksınız? diye sordular. Onlara Din’in Tuna nehri gibi olduğunu ifade ettim. Dünya kurulalı o nehir akar ama insanlar zaman zaman o nehri kirletirler. İşte peygamberler onu temizlemek için gelmiştir. Aynı nehri temizlemişlerdir aynı kirlerle (yani şirkle) kirletilir. Şimdi siz o nehrin ana kaynağından çıkan tatlı ve berrak suyu en dinsiz olduğunu iddia eden birine verseniz oh ne güzel demez mi? Çünkü insanın hak dine olan ihtiyacı tatlı suya olan ihtiyacından daha fazladır. Bundan dolayı Allah insanları ancak ibadet için yaratmıştır. Dolayısıyla vücut da doğal olarak ibadet ister. Allah’a olmasa başka şeye ibadete yönelir.

Bu sebeble Allah’u Teala başkalarına ibadete yönelenleri Tevbe suresi 24’te belirttiği gibi iki gruba ayırmıştır; “Ahbarlarını (habercilerini) ve Ruhbanlarını (Din adamlarını) Rabbler edindiler.” (Tevbe 9/24) Birinci grup ahbarı yani mürekkep yalamış bilim adamlarını Tanrı edinir, ikinci grup ise Ruhbanı yani Allah’a diğer insanlardan daha yakın olduğunu iddia eden din adamlarını Tanrı edinir. Bazen birisinin tanrısı Durkheim’dır, diğerinin tanrısı Papa’dır… Din ihtiyacını bir şekilde karşılar. Ancak Allah yalnız kendisine kul olmamızı ve sadece kendisine ibadet etmemizi istiyor. Çünkü insanlık sadece Allah’a kul olduğunda özgürlüğün doruk noktasına çıkabilir. Bunları bu düşünce sistemi ve üslupla anlattığımız zaman şu ana kadar, ne Tübingen’de, ne Kremlin’de, ne de Vatikan’da bize itiraz eden olmadı. Kur‘an-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olmadığını iddia eden ve tartışan olmadı. Bakınız ortaklaşa imzaladığımız metinde ne diyor: “Diyaloğun da fıtrat zeminine oturtulması için çalışma yapılacaktır. Yanlış inançlar bir kenara bırakılacak ve Allah’ın kitabı temel başvuru kitabı haline getirilecektir.”

RUSYA KUR’AN-I ANLAMAYA ÇALIŞIYOR

Hocam, Kremlin sarayına gittiğinizde de aynı eksende konuşmuştunuz. Orada da Kur’an’ı gündemleştirmiştiniz. Peki, orada Kur’an’a ilgi nasıl?

Hiçbir yerde itirazla karşılaşmadık. Muhataplarımız Kur’an’ın ilkelerine hayran kalıyorlar. Bir de yeri gelmişken şunu anlatayım: Rusya Devlet Başkanı Putin’in danışmalarından Yuriy Mihaylov “Kur’an-ı Anlama Zamanı” adlı bir kitap kaleme almış. Bu kitabın tüm finansını Putin üstleniyor. Putin’in de emriyle bu kitap, Rus devlet yöneticileri, politikacılar ve Rus aydınlara sunuluyor.


Mihaylov'un "Kur'an-ı Anlama Zamanı" adlı kitabı...

Yuriy Mihaylov kitabında şunları ifade ediyor, "Zira İslam dini Hıristiyanlıktan farklı olarak insanın sosyal hayatta da çok aktif olmasını emrediyor. İslam dininde çelişkili hiçbir şey yoktur. Kuran'ın gerçekten yüce yaratıcı tarafından insanlara gönderildiğini ve Muhammed'in de son peygamber olduğunu kabul etmek gerekiyor." Kitapta İslam uygarlığı, İslam tarihi ve İslam geleneği idealize edilmekte ve İslam’ın insanlar tarafından doğru algılanmaları amaçlanmaktadır. Mihaylov, İslam’ı farklı yönleriyle incelemektedir; Müslüman gözüyle, insan kader ilişkisini, İslam ve bilim ilişkisini, İslam ve demokrasiyi, İslam ve bilgi toplumunu, İslam ve İnsan Hakları, islam ve terörizm gibi konuları derinlemesine analize tabi tutuyor.

BU ASIR KUR’AN ÇAĞI OLACAKTIR

Kur’an-ı Kerim bu kadar ilgi artıyor ise, o zaman 21. yüzyıl yani çağımız için “Kur’an çağıdır” diyebilir miyiz?

Evet, ancak bu bizim Kur’an’ı, Kur’an’ın istediği metodlarla takdim etmemize bağlı bir şey. Unutmadan söyleyeyim bir örnek olsun, Kardinal Jean Pierre Touran son görüşmemizde “Müslümanlar Kur’an’a uyarlarsa diyalog mümkün olmaz. Çünkü Kur’an kafirleri yakaladığınız yerde öldürün diyen cihadçı bir söyleme sahiptir” dedi. O’na cevaben dedim ki; “Kur’an’ı okurken iki tane yaklaşım var. İlki geleneksel yaklaşım, ikincisi ise Kur’an’ın kendi iç metodolojisiyle yaklaşım. Kur’an’ın kendi metodolojisindeki yaklaşımda Allah’u Teala Mümtahine Suresinin 8 ve 9. Ayetlerinde Gayri-müslimlerle ilişkilerde üç tane kırmızıçizgi koyuyor; 1. Sizi öldürmeye kalkarlarsa 2. Sizi yurdunuzdan sürerlerse 3. Bu katliama ya da sürgüne yardımcı olurlarsa bunlarla dost olmanızı Allah asla kabul etmez. Ancak böyle değillerse dostluk da kurarsınız, yardım ilişkileri de geliştirirsiniz. Komşuluk da yaparsınız. Kur’an’daki ehli kitapla ilgili bütün ayetlerin ekseniz/muhkemi bu ayetler. Bahsettiğiniz cihad ayetleri de bu ayetlere göre anlaşılması lazım. Burada hiçbir problem olmaz. Bu metoda göre Kur’an okuyan bir Müslümanın bu üç kırmızı çizgiyi çiğnemeyen gayri Müslimlere karşı herhangi bir düşmanlığı olmaz. Ama gelenek, işi bir savaş politikası üzerine oturtmuş, Saray sultanlarının isteği çerçevesinden fetva veren ya da 28 Şubatta görüldüğü gibi siyasilerin politikalarına fetva yetiştiren her zaman olur, ki maalesef gelenek tutmuş hiçbir ayeti nesh etme imkanı olmayan, Tevbe suresinin 5. Ayetini yani “onları nerede bulursanız öldürün” ayetini merkeze koymuştur. Hâlbuki o ayet, bu üç kırmızıçizgiyi çiğnemekle kalmayıp Hudeybiye antlaşmasını da bozan kişilerle ilgili inmiştir. Aynı işleri bugün de yapan olursa gene aynı ayet uygulanır. Ama üç kırmızı çizgiyi çiğnemiş sonra 1.5 yıl onlara müsaade edilmiş ardından da 4 ay ültimatom verilmiş… Ancak bu ayet bağlamından kopartılarak 250’ye yakın ayeti nesh ettiğini söylüyorlar. Hiçbir delile dayanmadan… Bunu söylediğiniz de birileri hop oturup, hop kalkıyor. Keşke o yığınlarca kitapları anlamadan önce Kur’an ve sonra da sünneti anlamaya çalışsalardı.

Evet, Jean Pierre Touran’ın sözü yanlış değil geleneksel açıdan bakarsak. Ama Kur’an açısından baktığımızda bu yargı kesinkes yanlış… Yine başka bir görüşmemizde Vatikanlı bir dekan dedi ki; Vatikan’da tabii hukuk uzmanı bir kardinal İslam’da doğal hukukun olmadığını söylüyor dedi. Ben de dedim ki “Kardinal arkadaşınız hem haklı hem haksız. Geleneksel İslam hukukuna bakarsanız haklı tarafları çoktur, ama Kur’an ve onun uygulaması olan Sünnete bakarsanız, tabii hukukun bizzat Kur’an ve sünnette olduğunu görürsünüz. Genel toplantı açılış konuşmasında Dekan bey bu cevaplarımızı aynen anlattı ve biz İslam’ı yanlış tanıyormuşuz dedi.



İSLAM, AVRUPA’DA BİRİNCİ DİN

Biz sonuçta yani ahirette Allah’a, Kur’an’dan hesap vereceğiz, şu yığınlarca kitaptan değil… İmam Ebu Hanife’nin, Malik’in, Şafii’nin Hanbel’in görüşü olarak bize nakledilen şeyler aslında onların görüşü olmayabilir. Sonradan oluşturulmuş kitaplar olabilir. Bu çok normaldir çünkü elle yazılıp çoğaltılıyor. Bugün bile matbaalarda ne kadar hatalar oluyor biliyoruz. Mesela bir örnek vereyim; Osmanlılar Faizi Para vakıfları kanalıyla çok yaygın biçimde uygulamışlardır. Adına faiz yerine “Muamele-i Şer’iyye” demişler. Sadece İstanbul’da faizle borç veren 5 bin para vakfı var. Bunun kaynağı Fetavay-ı Kadihandır. Kadihan’ın çağdaşı iki büyük fıkıh alimimiz var; Biri İmam Serahsi diğeri de İmam Kasani’dir. Kadihan’da ‘Muamele-i Şer’iyye’ konusu çok geniş biçimde anlatılmış, ancak bahsettiğim diğer iki alimde bu konu hiç yok. Aynı bölgenin ve zamanın âlimleri bu şahıslar. Eğer Kadihan’da gerçekten böyle bir şey olsaydı en azından diğer ikisiyle tartışırlardı. Onun için diyorum ki büyük ihtimalle bu Muamele-i Şer’iyye’yi Kadihan filan yazmış değil. Elle çoğaltılırken bu konu daha sonra Kadihan’a mal edilmiş. Çünkü Kadihan İslam âleminde çok saygın bir fıkıh âlimi. Bunların isimlerim kullanılarak Kur’an’a aykırı hükümler günümüze gelmiş mi? Gelmiş… İsterse bizzat onlar öyle desinler herkes hesabını Allah’a kendisi verecek ve biz ancak Kur’an’dan hesaba çekileceğiz. Eğer Müslümanlar olarak bu mantığı kafamıza yerleştirirsek. Kur’an’da da ifade buyrulduğu üzere Hak Din olan İslam diğer bütün Dinlere hâkim olacaktır. Şu an İslam’dan başka konuşacak sözü olan yok. Vatikan’da görüştüğümüz bir kardinal açık açık söyledi: “Dünya’da Katolikliğe inananların sayısı giderek azalıyor, rahipler yaşlanıyor ve kiliselerimiz satılıyor. Biz Vatikan’ı ayakta tutmaya çalışıyoruz ki yarın iş tersine dönerse insanların sığınabileceği bir kapı olsun.” Ancak Hamdolsun bizim öyle bir problemimiz yok. Sürekli camiler açılıyor. Ve Avrupa’nın 1. Büyük dini İslam şu anda. Neden peki? Çünkü Hıristiyanlık tek vücut bir din değil, Katolikliği, Protestanlığı Anglikanlığı ve Ortodoksluğu ayrı dinler olarak tanımlamamız lazım çünkü hukukları ve merkezleri farklı hiç birbiri diğerini Hıristiyan olarak kabul etmiyor…

Hocam peki, İslam nasıl anlatılmalı?

İslam’ın tebliği konusunda kişisel yorumlara ve yöntemlere gerek yok. Çünkü Kur’an’ın kendi iç bağlantıları ve yöntemleri ve onun uygulaması olan Sünnetin metodları açık seçik ortada…

KUR’AN AĞACIN GÖVDESİ, HADİSLER DE DALLARI VE MEYVELERİDİR

Size yönelik eleştirilerden birisi de hadisleri delil almadığınıza yönelik. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Bizim yazılarımızda ve konuşmalarımızda yoğun biçimde hadis bulunur. Ancak bugün hadisçi geçinenler, Hadisleri Kur’an’ın hakemliğinden kopararak anlamaya çalıştıklarından hadisleri de anlayamıyorlar. Ben Güzel sözü Kur’an’da da geçtiği gibi bir ağaca benzetiyorum. Ağacın gövdesi Kur’an, dalları ise Sünnet ve hadisler. Hadisçi geçinenler, dalları gövdeden kopartıp yerde tutuyorlar. Dallar yerde alan işgal ederler ve sorun çıkartırlar. Diğerleri ise Kur’an-ı alıp hadisleri terk ediyorlar. Yani meyveleri dallardan toplayacaklarına gövdedeki kabukları yalıyorlar. Her ikisi de gülünç oluyor… Bize bu tarz ithamlarda bulunanlar delilleriyle ve kitaplarımdan bunu göstermeliler. Biz tenkide açığız. Hatta özellikle eleştirilmek istiyoruz ki kendimizi daha da geliştirelim. Şu ana kadar bir tane dişe dokunur ilmi ve delilli bir eleştiri getiren olmadı. Allah’ın dininde buluğa eren bir çocuk da sorumludur, bu demektir ki o seviyeden başlayarak herkes Dini anlamaya başlar. O halde en alt seviyeden en üst seviyeye kadar herkesin delilli eleştirisi değerlidir ve dikkate alınmalıdır. Bize yönelik eleştirileri ciddiye alıyoruz hatta pek çoğunu web sitemizde de yayınlıyoruz. Allah korusun bu işi menfaate çevirecek olsaydık bu konuda bizden daha büyük imkâna sahip olacak kişinin olduğunu zannetmiyorum. Ama görüyorsunuz mütevazı şartlara razı oluyoruz.

KADİM MİRAS KİTAP VE SÜNNETİN SÜZGECİNDEN GEÇMELİ

Kur’an ve Sünneti merkeze almakla beraber İslami Mirası kökten gözden mi çıkartıyorsunuz?

Biz yanlış olan nerden ve kimden gelirse gelsin onları reddediyoruz. Ancak doğru maruf olan kimden ve nerden gelirse gelsin onlardan da faydalanıyor onları da kaynak alıyoruz. İslami mirası asla reddetmiyoruz. Ancak ulemadan geleni Kur’an ve sünnet ekseninde yeniden okumalıyız. Bu yığınlarca kitaplardan Kitap ve Sünnete değil, Kitap ve Sünnette bu tarihi mirasa inmeliyiz. Yoksa kadim tartışmalar içinde boğulur kalırız ve bu asra söyleyecek hiçbir şeyimiz olmaz.

Biz, 21. Asrın Kur’an asrı olması gerektiğini hedefledik. Gidişattan umutluyum. Tübingen Üniversitesi Katolik Fakültesi Dekanı Richard Puza’ya dedim ki; Allah’ın yarattığı tabiat kitabıyla, indirdiği kitabının uyumundan bahsediyoruz. Siz Batılılar Allah’ın yarattığı kitabı okudunuz incelediniz bunun da çok faydasını gördünüz ama indirdiğinden uzaklaştınız. Ondan uzaklaştığınız için de insanınızı kaybettiniz. Çok doğru dedi haklısın… Ama dedim Müslümanlar ne Allah’ın indirdiği kitabı okudular ne de yarattığı doğa kitabını okudular. Bu sebeple Müslümanlar sizden daha perişan durumdalar. İnşallah Gayrimüslim bir toplum Müslüman olur da, Kur’an ve Sünneti iyi mütalaa ederler diğer Müslümanlara örnek olurlar…

Sayın Bayındır, bize vakit ayırdığınız için çok Teşekkür ediyoruz…

Ben teşekkür ederim…


TÜBİNGEN ÜNİVERSİTESİ İLE DÜZENLENEN ORTAK BASIN AÇIKLAMASI

Tübingen’den ve İstanbul’dan teologlar, Müslüman Hıristiyan Diyalogu Tübingen Açıklaması’na “Hıristiyan Müslüman İşbirliği Protokolünü” ilave ettiler. Artık üç kongre ve ilave projeler somut olarak planlanmış bulunmaktadır.

12-13 Aralık 2008 tarihlerinde Tübingen’de yapılan Müslüman – Hıristiyan işbirliği görüşmeleri, taraflar arasında imzalanan bir protokol ile sonuçlanmıştır. Bu protokol, daha önce yapılan Tübingen İşbirliği Açıklaması’nın kabulünü ve uygulamasını vurgulamaktadır. Bu yüzden Tübingen açıklaması protokolün giriş sayfası haline getirilmiştir.

Adı geçen açıklamada işbirliğinin fıtrat zeminine oturtulması kararlaştırılmıştı. Böyle bir çalışma gerçekleştirildiği takdirde Allah’ın yarattığı kitap, yani fıtratla indirdiği kitap arasındaki bütünlük görülecek, bilimsel çalışmalarda hayallerin ötesinde gelişmeler olacaktır.

İnsan fıtratı tabii hukuka dayanır ve bütün hukuk ona yönlendirilebilir. Bu da insanlarla devletin ve devletlerarası ilişkilerin akılcı zemininin oluşumuna hizmet eder. Tabii hukuk, yasamayı, yürütmeyi ve bütün insanları bağlar.

Oturumlarda İstanbul tarafından Sayın Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, Halit MOLLAĞOLU ve Mustafa EVLİ ile Tübingen Katolik Teoloji Fakültesi’nden Sayın Profesörler Albert Biesinger, Johannes Brachtendorf, Franz-Josef Bormann, Dietmar Mieth, Richard Puza, Kilise Hukuku Enstitüsü’nden Monica Herghelegiu ve ayrıca Evangelik Fakültesin İnstitutum Judaicum Sayın Prof. Stefan Schreiner katılmışlardır.

Protokol ikinci oturumda karara bağlanmış ve İstanbul tarafı ile birlikte Richard Puza ve asistanı Monica Herghelegiu tarafından yazılmıştır.

Protokolün İçeriği:

“Tübingen Açıklaması”nı hayata geçirmenin somut adımı olarak üç ilmi kongrenin yapılması ve bir bilimsel projenin yürütülmesi önerilmiştir:

1. Rottenburg - Stuttgart Kilise Akademisi ile birlikte “İnsanda kişisel hayatın başlangıcı” bilimsel kongresi. Organizatörler: Franz - Josef Bormann, Dietmar Mieth, Akademi’den bir temsilci, Abdulaziz BAYINDIR ve Süleymaniye Vakfının temsilcileri.

2. “İnsanlar ve Dinler Arası İlişkinin Zemini Olarak Tabii Hukuk”. Bu kongrenin İstanbul’da gerçekleşmesi planlanmıştır. Organizatörler: Abdulaziz BAYINDIR, Süleymaniye Vakfının temsilcileri, Richard Puza, Franz-Josef Bormann ve Monica Herghelegiu.

3. “Tarihî Açıdan Müslüman Hıristiyan İlişkisi” Bu kongrenin Tübingen’de ya da Erfurt’ta düzenlenmesi öngörülmüştür. Organizatörler: Abdulaziz BAYINDIR, Süleymaniye Vakfının temsilcileri, Dietmar Mieth.

4. Türk tarafı, güncel ekonomik krize yönelik olarak ileride ele alınmak üzere “Ekonomi, Ticaret ve Faiz” konusunda bir proje teklif etmiştir.

Bu kongrede, dünya’da arzulanan yeni ekonomik düzenin felsefi zemininin oluşturulması düşünülmektedir. Bayındır bu hususta şuna işaret eder: “İnsanların paraya değil, sadece mal ve hizmete ihtiyacı vardır. Para, vücuttaki kan gibidir. Kan, vücuda giren gıdaları nasıl hücrelere taşırsa para da alım satım yoluyla mal ve hizmeti ilgili yerlere taşır. İnsanlar mal ve hizmet üretebilirler ama para üretemezler. Bu sistemde faizin rolü ne olacaktır?

- Yukarıdaki projelerden en az bir tanesinin bilimsel teşvik kapsamına girecek şekilde düzenlenmesi öngörülmüştür. 17.12.2008

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Istanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Richard Puza, Tübingen Üniversitesi


Kaynak:
Bu haber toplam 7380 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri