Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Adalet mi, atalet mi?

06 Temmuz 2008 / 09:21
Sadık Yalsızuçanlar, adalet kavramının insanoğlundaki karşılığını yazdı.
Zulüm kelimesinin sözlük anlamı, 'bir şeyi yerli yerine koymamak'tır. Tersinden okuduğumuzda buna adalet denir ki, anlamı, 'bir şeyi yerli yerine koymak' olur. Bu anlamda adalet, her şeyin yerli yerinde olmasıdır.

Adl, 'eğilim göstermek, meyletmek' anlamındadır. İsim yerine kullanılan bir mastar olduğu söylenir. Konevi, 'Adl'i yorumlarken, 'Söz konusu isim, adaletinden korkulan ve ihsanından umut kesilmeyen kimseye verilmiştir. Buna göre onun fiillerindeki adaleti, sözlerinin doğruluğunun delilidir' der. Adl, udul etmektir ve mümin inanmaya, kafir ise inkara meyletmiştir. Var olan her şey meyleder. Varlık, bu sırdandır ki, 'adl' ile doğmuştur. 'Rablerini inkar edenler dönerler' haberindeki udul bu hakikatten sapmayı ifade eder. İster nura ister zulmete dönen (udul eden) her şey Allah'ın muradı ve kudretiyle döner. Küfr örtmek anlamındadır ve kafirler dönerek, kendi sınırlılıklarıyla Mutlaklık yönünü örtmüş olurlar. Oysa varlıkta egemen olan mutlak adalettir. Varlık Allah'a döner sürekli ve bunun aksi imkansızdır. Konevi şöyle der: 'Meyil, varlık mertebelerinde imkan aleminin her bir ayn'ı hakkında istikametin ta kendisidir. Gerçi meseleye bakan kimse bunun böyle olmadığı vehminde bulunabilir; o, ağaçların dallarının eğrilip bükülmesini ve iç içe girmelerini görür. Halbuki bütün bunlar, tabiatın akışı hükmüyle maddelerinin mecralarına meyletmişlerdir. Aynı şey oluş (kevn) ağacının dalları için de geçerlidir. Bunların cüz'ilik mertebelerine meyletmeleri, hallerinin farklılığı, nihai varış yerlerine yönelmeleri ve kemallerini ortaya çıkarmaları el-Fatır'ın hikmetinin ve onları icad edenin (el-Mucid) tasarrufunun hükmüyle gerçekleşir. 'Hiçbir canlı yoktur ki Rabbim onun perçeminden tutmuş olmasın. Kuşkusuz ki benim Rabbim sırat-ı müstakim üzerinde bulunur.' Orta yol adalettir. 'Allah dilediğini yapar' ilkesi, İlahi İrade kavramını temellendirir. Allah'ın dileği mutlak hayırdır ve adildir. Adalet hayr ilkesiyle gerçekleşir. Allah bir şeyi murad eder ve olur; O'nun muradı adaletin gerçekleşmesidir.

Adalet, Allah'ın sınırlarıdır

Çirkinlik ya da kötülük olarak nitelenen olgular bu sırrın neresindedir? Schuon, Bediüzzaman gibi kötülüğün iyiliğin bir boyutu olarak gerçekleştiğini belirtir: 'İlahi Mahiyet'in bir vechesi olan sonsuzluk, sınırsız imkanı ve dolayısıyla İzafiyet, Tezahür ve alemi intac eder. Alem demek, İlke'den ayrılık demektir. Ayrılık ise, kötülüğün imkanı -ve zorunluluğu- demektir. Bu açıdan kötülük dediğimiz şey, Sonsuzluk'un ve dolayısıyla İlahi Mahiyet'in dolaylı bir neticesi olduğundan Allah onu yok etmez. Yine bu açıdan -ve sadece bu açıdan- kötülük, kötülük olmaz, çünkü bu haliyle kötülük, İlahi Mahiyet'in yani Tüm-İmkan'ın Sonsuzluk'unun sırlı bir yönünün dolaylı ve uzak bir tezahüründen ibarettir.'

Bediüzzaman, Onuncu Söz'ün Onuncu Hakikat'inde 'adalet'i temellendirir. Bu menzilde, Adalet'i, Hikmet, İnayet ve Rahmet'le birlikte mütalaa eder. Bu dört ilkenin kaynağı yine İlahi isimlerden olan Hakim, Kerim, Adil ve Rahim'dir. Dünya misafirhanedir, meydan geçicidir, yeryüzü sergisinde yani arzda (arz, yetkin insanı simgeler) apaçık bir hikmet, parlak bir inayet, belirtilerini her şeyde gördüğümüz adalet ve her şeyi kuşatan bir merhamet söz konusudur. Bu ilkelerin gerçekleşmesi Celal sıfatıyla mülkü yöneten Allah'ın isimlerinin tecellisiyle olur. O'nun gerek mülkünde gerekse melekutunda sürekli meskenler, bu meskenlerde oturan sonsuz sakinler, onların oturduğu menziller bulunur ve bütün bu olup bitenler hikmetin, inayetin, merhametin ve adaletin gerçekleşmesini zorunlu kılar. Allah, insanı bütün yaratılmışlar arasında Kendisine muhatap kılmıştır. Bütün isim ve sıfatlarının kendisinde tecelli ettiği, varlığın özeti ve tüm niteliklerini içeren bir ayna biçiminde yaratmıştır. Kendi Rahmani soluğundan üflemiştir. İnsana Rahmet hazinelerini göstermiş ve isimleriyle Kendisini bildirmiş, onu sevmiş, sevdirmiştir. Tüm bunlar bir inayet ve rahmetle gerçekleşmekte ve adalet ilkesinin gözetiminde belirmektedir. Arz mana aleminin çekirdeği, ahiretin mezraasıdır. Varoluşun kökeninde Mutlak Adalet hakikati işler. Ahiret hakikati, Allah'ın mutlak Adil olarak tecellisidir. Bediüzzaman şöyle der: 'Madem dünya var. Ve dünya içinde bu asarıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat'i olarak, ahiret de var. Madem dünyada her şey bir cihette o aleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Ahireti inkar etmek, dünya ve mafihayı inkar etmek demektir. Demek ecel ve kabir, insanı beklediği gibi, cennet ve cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.' Demek ki adalet, Allah'ın sınırlarıdır ve bunu koruma ödevi ve yükümlülüğü insana verilmiştir.

Cennet ve cehennem adalettir ve dünyada insanın asli doğasının sınırlarını koruyarak yaşayıp yaşamaması halinde adalet ilkesinin mutlak anlamda gerçekleşmesiyle ilgilidir. İnsanın nefsine ve ötekine zulmetmesi yasaktır. Adaletin daha çok 'öteki'yle ilişkilere taalluk ettiği sanılır. İnsanın Allah'ın doğada, insanda ve tarihte geçerli kıldığı ilkelere uyumlu yaşaması ahlakidir ve adildir. Adalet, insanın maddi ve manevi düzeneği korumasıdır. Bunun için nefsten başlamak üzere iç içe daireler halinde varlığın en geniş alanlarına değin mütecelli ve cari olan İlahi düzenin ayakta tutulması ve ona riayet edilmesi zorunludur. Adalet, öteki'nin özgürlük ve hukukunun korunmasını da zorunlu kılar. Kastedilen ruhun özgürlüğüdür, nefsin değil. Hz. Ali ile muarızları arasındaki kavga buradan doğmuştur. Mutlak adalet ilkesini kamil insan korur. Hz. Ali'nin manevi izini süren kamil veliler bu uğurda ser vermiş sır vermemişlerdir. Sırrı korumak adalettir.

Adaletin çağrısı nedir? Fazlurrahman'dan dinleyelim: 'Her kişi ve her toplum, devamlı kendi vicdanlarını araştırmalıdır ve kalplere nakşedilmiş 'ana sözleşme' olduğu için hiçbir kimse, 'atalarımızın' kurulmuş düzenleri ve 'irsi hafızaları' tarafından şartlandırılmış olma bahanesine sığınamaz. İşte peygamberlerin asli vazifesi, insanın kalbi üzerindeki fıtri şifreli yazıyı daha açık ve tatminkar bir şekilde çözebilmesi için vicdanını uyandırmaktadır. Onun için Kuran, mükemmel bir mantıkla Allah'ın özellikle peygamberlerden daha güçlü bir söz aldığını söyler: 'Biz peygamberlerden, senden (ey Muhammed), Nuh, İbrahim, Musa ve İsa'dan söz aldığımız zaman, onlardan çok sağlam ve ciddi söz almıştık.' İnsan gerçek tabiatıyla (doğarken) 'donanık' olduğundan ve ayrıca Allah'ın elçileri tarafından bu tabiat güçlendirilip netleştirildiğinden, Kuran'ın da beliğ bir şekilde ifade ettiği gibi, insan adına iyiliği arzu etmeme ve 'yeryüzüne düşüşü' konusunda geçerli bir mazeret bulunamaz. Bu yüzden Kuran'ın çok temel bir özelliği, görünürde başka bir şahıs üzerinde irtikap edilmiş bütün insan davranışlarının, daha derin bir anlamda, gerisin geri hareketi işleyene döndüğünü devamlı tekrar etmesidir. Bütün kötülükler, adaletsizlikler ve birinin başkasına verdiği zararlar, özet olarak insanın ahlaki mahiyetinden olan her türlü kopmalar, aslında kişinin kendisine yaptığı şeylerdir ve bu bir benzetme değildir. Bu aynı zamanda hem kişi hem de toplum için geçerlidir. Onun için, 'kendine adaletsizlik etme' (zulm en-nefs, kendine zulmetme) deyimi, her türlü adaletsizliğin yapana geri dönücü olduğu fikrini açıkça belirten, Kuran'ın çok sık kullandığı bir ifadedir. Geçmiş nesillerin ve kişilerin işlediği sapkınlık ve yanlışları anlattıktan sonra Kuran, genellikle der ki: 'Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.' Bu bir anlamda insanın udul etmesi yani meyletmesi ve böylece adalet'i gerçekleştirmesidir. Zira insan zulmeder ve zulüm kendisine dönünce de adalet gerçekleşmiş olur. Abdulkadir Geylani hazretleri, Fütuhu'l-Gayb'da, 'sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı' ayetini anarak şöyle der: 'Hayır ve şer Allah'ın fiiliyledir. İkisinin faili ve mecrası Allah'tır. Hayır ve şer bir ağacın iki dalından çıkan iki meyvedir. Biri tatlı diğeri acıdır. Ağacın acı meyveli dalının uzandığı o yasaklı iklimi terk et.' Şeyh, insanın meyline ilişkin bir uyarıda bulunuyor yani adaletin gerçekleşmesi için yönelinmesi gerekeni işaret ediyor. Kamil insan, Allah'ın 'Adil' sıfatıyla muttasıftır. Hukuk denilen normlar alanı bu ilkenin belirlediği zeminden beslenirse insanın fıtratının, ötekinin ve doğanın korunduğu bir düzen çıkar.

Kaynak:
Bu haber toplam 1000 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri