Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Atatürk Kürtlere Ne Vaadetmişti?

01 Ekim 2008 / 11:43
Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı döneminde Kürtlere vaatte bulunduğu fakat daha sonra bu vaadini yerine getimediği açıklandı. İşte tarihi iddialar:
Ruşen Çakır'ın röportajı

Etnik meseleler kolay kolay bitmiyor. Eğer Kürt kitlelerine her türlü yardımı götürebilirsek, onların kalkınmasını sağlayabilirsek, sosyal imkanlar tanırsak bu kitleleri tahrik eden unsurlar giderek zayıflayacakdır

Osmanlı İmparatorluğu'nda ve Türkiye Cumhuriyeti'nde Kürt kimliğine karşı bir inkar olmadığını savunan “Devlet ve Kürtler” kitabında da görüşlerini tezleriyle sunan Prof. Metin Heper'le dün başladığımız röportajın devam şöyle...

* Kitapta çok net biçimde görünce çok etkilendim Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtlere özerklik vaat ettiğini, daha sonra bunun gerçekleşmediğini belirtiyorsunuz. Niçin böyle bir vaat vardı ve neden bu vaat yerine getirilmedi?

Neyi kastettiği çok belli değil ama bir özerklikten bahsediyor. Bu biraz Atatürk'ün Osmanlı zabiti olduğunu gösteriyor çünkü Osmanlı'da daima bir özerlik tanındı Kürtlere. Aslında üç çeşit düzenleme vardı devletle Kürtler arasında. O dağların uçsuz bucaksız köşelerinde yaşayan Kürtler tamamen kendi hallerine bırakılmışlar bazılarına tamamen Osmanlı sistemi uygulanmış bazılarına ise bazı konularda özerklik verilmiş bazılarına verilmemiş. Osmanlı'nın tamamen pragmatik bir yaklaşım içinde olduğunu görüyoruz, Kürtlerin bir başka devlet kurmamasının ötesinde, Kürtlere fazla dokunulmuyor. 19. yüzyılın sonu kritik ve o dönemde gayet iyi biliyoruz Abdülhamit'in en güvendiği askerler Kürtler. Bir Osmanlı zabiti olarak Atatürk de merkeziyetçi değil ama entegre bir sisteme, asimilasyona değil de birlikte yaşamaya alışık. O dönemde bundan bahsediyor, ancak sonra devlet kurulmaya başlandığı zaman daha merkezi bir sisteme, laik bir sisteme gidiyoruz. Kürtler artık bir aşiret hayatı sürdüremezler, merkezi devlete bağlı olmaları lazım. Zaten aşiret reislerinin meşruiyeti büyük ölçüde dinden geliyor, ona rağmen biz daha laik bir sistem kabul ediyoruz ve zaten Şeyh Sait İsyanı'na da bu yol açıyor.


* Kitapta Anadolu'daki Kürt ayaklanmalarının hiçbirinde etnik boyutun çok belirleyici olmadığını söylüyorsunuz. Yani Kürtler tarafından yapılmış olsalar bile Kürtçü isyanlar olmadıklarını ileri sürüyorsunuz...

Evet çünkü gerek 1920'lerden 1938'e kadar süren dönemde, gerekse 19. yüzyılda Osmanlı'da yaşanan Kürt isyanlarının ortak nedenlerinden biri devletin daha merkezi bir sistem kurmaya çalışması. Merkezi sistem esasında Tanzimat'la birlikte kurulmaya çalışılıyor, daha o zamandan itibaren buna karşı çıkıyor Kürtler. İkincisi, Tanzimat'la birlikte bir Batılılaşma başlıyor. Halbuki bu aşiret reislerinin meşruiyeti İslam'a dayanıyor. Batılılaşma yeni bir hayat tarzı olarak ortaya çıkmaya başlıyor, bundan da memnun değiller. Sonra bu isyanların bir kısmı çeşitli şeyhler, ağalar arasındaki kavgalardan da çıkıyor ve zaten hemen her isyanda şeyhlerin, ağaların bir kısmı hükümet tarafında oluyor, bir kısmı Kürtlerin tarafında oluyor. Aynen Cumhuriyet döneminde olduğu gibi Osmanlı Dönemi'nde de bu Kürt şeyhleri, isyan edenler önce sürgüne gönderiliyor, sonra tekrar İstanbul'a getiriliyor ve bunlara, onların çoluğuna çocuğuna bir süre sonra devlette önemli görevler veriliyor. Etnik bir asimilasyon arayışı olsa sürgüne gönderirsiniz, bir daha onu geri getirmezsiniz... Halbuki hem Kürt kimliği tanınıyor, hem de kendilerine bazı devlet görevleri veriliyor. Onu siz kendinizden çok değişik görmüyorsunuz, özellikle onların da Müslüman olması burada çok önemli bir rol oynuyor, Osmanlı'da birine “siz kimsiniz?” diye sorduğunuzda, “Elhamdülillah Müslümanım” der ya da “ben Rumum, Ermeniyim” filan der.

* Özellikle Cumhuriyet döneminde Kürtlere yönelik birtakım baskıları anlatıyorsunuz, mesela dile yönelik yasaklar, hem çocuklara Kürtçe isim konmasının yasaklanması hem de bazı yer isimlerinin değiştirilmesi gibi. Bu örneklerin Kürt kimliklerini yok etmeye yönelik çalışmalar olmadığını söylemek çelişki değil mi?

Yok yok, çelişki yok. Çünkü eğer bu bir asimilasyon değilse ne olduğunu bir izah etmem gerekiyor. Bir kere şu noktadan başlıyorum asimilasyon olmasına imkan yok çünkü böyle bir geleneğimiz yok.

*İnkar yok diyorsunuz fakat PKK hareketi nasıl ortaya çıktı ve bugünlere gelebildi?

1984'te başlayan ikinci çatışma döneminin en önemli sebebi kimilerinin Türkiye'de Marksist-Leninist bir devlet kurmaya çalışmasıdır. Bunu yapmaya çalışanlar önce bazı sosyal sınıfları mobilize etmeye çalıştılar edemediler, sonra etnik bazı grupları mobilize etmeye çalıştılar. Bir sebep bu. Tabii bu arada bazı dış mihraklar da bunu teşvik etti. Kürtler arasında bunun geniş bir tabanı olduğunu zannetmiyorum. Gençlerin PKK'ya katılmasında esas neden ekonomik açıdan yapacak başka bir şeylerinin olmaması. Her ne olursa olsun Kürtler arasında Türklere, Türkler arasında da Kürtlere karşı yaygın bir düşmanlık yok.

* Ama bunu tahrik etmek isteyenler var...

Olur tabii, her konuyu tahrik edebilirsiniz ve çevrenize birkaç bin kişiyi toplayabilirsiniz ama mühim olan genel resimdir. Genel resim de öyle görünmüyor. Devlet de daha önceki tutumunu sürdürüyor. Mesela ilk olay 1984'te gazetelerde küçük bir haber olarak çıkıyor. Peşinden daha büyük bir olay olunca dönemin Başbakanı Turgut Özal “Evet öyle bir şey oldu, biz bu işin peşindeyiz” diyor. Bazıları yakalanınca “yakalandılar ve bu iş bitti” deniyor. 1925'teyse Ankara'ya bir telgraf geliyor. O sırada Köşk'te hem İsmet İnönü, hem de dönemin başbakanı var. Atatürk telgrafı önce Başbakan'a gönderiyor. Başbakan bakıyor ve briç oyununa devam ediyor “olur böyle şeyler” diye. Sonra Atatürk, İnönü'ye göndertiyor o telgrafı ve o hemen telaşlanıyor. Zira İnönü bu gibi konularda çok daha hassas, kalkıyor sigara içiyor... Başbakan ilk başta Şeyh Said olayına hiç ehemmiyet vermiyor.

* Yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un son Güneydoğu gezisinden sonra sizin kitabınızı okudum ve onun orda söylediklerine çok benzer sözler gördüm.

Evet, Sayın Başbuğ da “dikkat edelim ikincil kimlik birincil kimliğe dönmesin” dedi. Fakat ikincil kimlik konusundan Org. Büyükanıt da, Ahmet Necdet Sezer de bahsetmişlerdi. Aslına bakılacak olursa, sadece İsmet İnönü'yle Atatürk değil, Celal Bayar olsun, tabii Süleyman Demirel olsun, Özal olsun o ilk çizgi devam ediyor. Şunu unutmamak lazım: Bizde devlet, bürokrasi sadece Kürtlere değil, genel olarak halka daima üstten bakmıştır.

* Fakat kitabın bir yerinde bölgede görev yapan memurların Kürtlerden olmamasına dikkat edildiği dönemlerden söz ediyorsunuz...

Tabii, o gözardı etme, birtakım tedbirler alma olmuş. Ama bu bahsettiğimiz husus yakın yıllarda büyük ölçüde değişti. Bölgede sivil ve askeri güvenlik güçlerimiz halkla kaynaşmaya başladı. Askerler Güneydoğu Anadolu'da, Doğu Anadolu'da seyyar sağlık ekipleriyle bölgeyi tarıyor, öğrencileri ÖSYM sınavlarına hazırlıyor ve bütün bunlar tabii çok olumlu etki bırakıyor.
Kaynak:
Bu haber toplam 942 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri