Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

"AYM Artık AKP’yi Kapatmayabilir!”

12 Haziran 2008 / 11:26
Anayasa değişiklikleri uzmanı Prof. Dr. Andrew Arato, artık AK Parti’yi kapatmaya gerek olmadığını savundu.
Devrim Sevimay'ın röportajı

Prof. Dr. Arato, Anayasa Mahkemesi’nin türbanı iptal kararını, ‘Yüksek Mahkeme ya AKP’yi kapatmak için basamak oluşturdu ya da sistemdeki rolünü, ‘Bundan sonra yasamanın güçlü, ama parti kapatma yetkisini terör suçları için kullanacak bir partneri olacağım’ şeklinde yeniden belirledi’ diyerek değerlendirdi.

Aslı Latince bir söz var: “Bazı çareler derdin kendisinden bile kötüdür” diye. Anayasa Mahkemesi de üniversitede türbanın yolunu açan 10. ve 42. maddelerdeki değişikliği iptal ettiğinde belki de gerçekten sadece sistemin bir derdine çare arıyordu, ama acaba bulduğu bu çare derdin kendisinden bile daha mı kötü oldu?
Anayasa değişiklikleri uzmanı Prof. Dr. Andrew Arato “Hayır” diyor, “İşlerin düzelmesi için hâlâ kuvvetli bir ihtimal var!” Yani çoğunluğun gerçek olmasını istediği o fikre Arato da inanıyor: “Anayasa Mahkemesi artık AKP’yi kapatmayabilir!”
Arato, yaklaşık iki saat süren söyleşimizde hem bu iddiasının gerekçesini açıkladı hem de sistem tartışmasına ilişkin sorularımıza şu yanıtları verdi:

Bugün yaşadığımız problemin sizce ilk başladığı yer neresi?

Bence Anayasa Mahkemesi aynı anda hem çok zayıftı, hem çok güçlü. Yani Anayasa’nın 148. maddesinde Mahkeme’nin yetki alanı yasaları sadece “şeklen” incelemekle sınırlandırıldığı için zayıf; ama parti kapatabildiği için, ordu gibi Türkiye’deki tüm kamu idareleri kadar güçlü. Mahkeme bu iki dünyaya da aynı anda dâhildi. Oysa evet, bir Yüksek Mahkeme anayasal denetim sürecinin kuvvetli bir parçası olmalı, ama asla parti kapatmayı amaçlayan postmodern darbenin ortağı olmamalı.

Zayıf Mahkeme demek güçlü MGK demektir
Mahkeme sistemin neden daha güçlü bir parçası olmalı diyorsunuz?
Çünkü check-balans, yani dengeler sisteminde herkes biraz diğerinin kuvvetine karışır. Yani aslında Yüksek Mahkeme’nin de biraz yasama yetkisi vardır. Mahkeme yasamanın partneridir. Bunun neden gerekli olduğunu şöyle izah edeyim: Milli Güvenlik Kurulu ne için vardır? Devletin temel niteliklerini korumak için. Oysa bu işlevi Anayasa Mahkemesi görse MGK’nın bu kadar güçlü olmasına gerek kalır mı? Ordunun gardiyanlık yapmasına ihtiyaç olur mu?
Peki bu durum yasamanın, dolayısıyla demokrasinin gücünü kısıtlamaz mı?
Elbette bir Mahkeme kendi başına politik güç kullanamaz. Ama yasama da anayasada önemli değişiklikler yaparken daha büyük sosyal ve politik konsensüs sağlaması gerektiğini unutmamalı. Eğer unutursa Anayasa Mahkemesi bunu kendisine hatırlatacak. Burada anahtar kelime konsensüs. O sağlandıktan sonra yasama Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini bile değiştirebilir.

Türkiye’de demokratikleşme toplumda konsensüsle sağlanır
Sizin konsensüs tanımınız nedir?
Konsensüs demek sadece Meclis çoğunluğu demek değildir, toplumun farklı taraflarının konsensüsü gerekir. Bu açıdan türban konusunda MHP ve AKP’nin konsensüsü nitelikli bir konsensüs değil, onlar zaten benzer şeyi düşünüyorlardı. Burada laik kesimin endişeleri önemli. CHP uzlaşmaya olumlu yaklaşmasa da yapılacak başka şey vardır. Konsensüs illa partilerle sağlanmaz, toplumun içindeki karşı görüşteki kurumlarla uzlaşmak da yeterli olabilir. 1995, 2001, 2002, 2003, 2004 tadillerinizde bir uzlaşma vardı. Ama AKP 2007’den bu yana uzlaşma yolunu görmezden geldi. Bu bence kötü bir fikirdi. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşme yolu ancak konsensüsle sağlanır. Unutmayın ki bu Mahkeme, AKP’nin geçen yılki referandum yasasını kabul ederken bir ihtarda bulunmuştu. Kabul oy oranı 6’ya 5’ti. O 5 rakamı, “Tadiller sınırsız değildir” sinyalini veriyordu, ama AKP bunu görmezden geldi.
Peki o konsensüs anlayışının oturmasını bekleyene kadar aslında yanıtlanması gereken önemli bir soru var: O da, bir yasanın Anayasa’nın değiştirilemez ilk üç maddesinin sınırına girdiğine kim karar verecek, o ilk üç maddeyi kim icra edecek?
Buna Türkiye’de eskiden üç yanıt verildi ve ben hiçbirini sevmiyorum. 1-Tankların sokağa dökülmesi. 2- Canı sıkılınca bildiri yayımlamak. 3- Anayasa Mahkemesi’nin “Nükleer opsiyon” kullanarak parti kapatması. Bu yanıtlara bakınca doğru cevap: Anayasa Mahkemesi’nin etkin olmasıdır. Ama şu şartla; parti kapatma hikâyesini terörizm dışında unutması şartıyla. O zaman kimse laf edemez. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi. Almanya’da tam dört farklı yasa değişikliği sırasında Anayasa Mahkemesi “Değiştirilemez maddelerle ilgili yetkiyi ben icra ederim” dedi ve etti de...

Gül’ü ‘sultan’ yapmak için oyların yüzde 100+1’ini almak gerek
Yani Almanya da şekille ilgili incelemeyi esasa dönüştürmüştü, ya da esası şekle?
Şöyle bir varsayım yapalım; parlamentonun yüzde 80’i “Artık Türkiye’nin başkenti İzmir’dir” desin ve hatta diyelim Abdullah Gül’ün “sultan” olmasına karar versinler. Sizce bunları yapmak için kaç oya ihtiyaç vardır? Meclis’in 5’te 3’ü yeter mi? Eğer referandum yaparsanız acaba 3’te 2’si de kâfi gelir mi? Hele bir de Gül bu yasaları imzalarsa, bu iş olur mu? Ama işte hayır, bu tip yasa tadillerinin geçebilmesi için sizin yüzde 47 almanız yetmez. Sizin oyların yüzde 100+1’ine ihtiyacınız vardır. Peki yüzde 100+1’e sahipler mi? Değiller. O zaman Ankara Türkiye’nin başkenti olarak kalır ve bir sultan olmaz. Ne oldu? Anayasa’nın 148. maddesindeki şeklen inceleme hakkı, kendiliğinden esastan inceleme hakkına dönüştü.
Peki sizce 10. ve 42. maddelerdeki değişiklikler değiştirilemez ilk üç maddenin kapsamına giriyor muydu?
Hayır, bence girmiyorlardı. O pakette laikliğe ilişkin açık bir tehdit yoktu. Aslında gayet mütevazı, limitli tadillerdi. Direkt başörtüsüyle ilgili bir ifade dahi yoktu. Gerçi daha gerekçeli kararı okumadık, ama belli ki Mahkeme bu kararını AKP’nin amaçlarını yorumlayarak aldı.
Yani sizce yanlış bir karar?
Teknik açıdan evet, bence yanlış. Doğrusu ben olsam 10. ve 42. madde tadillerini iptal etmezdim. Eğer o kararı ben yazsaydım derdim ki, “Bu değişiklikler anayasaldır, ama Türkiye Cumhuriyeti’nin laik karakterine aykırı olabilecek değişiklikleri kabul etmeme hakkını da saklı tutuyorum.” Orada öyle kuvvetli bir gerekçe yazardım ki, yeni bir yetki alanı yaratır, kendimi yasamanın partneri konumuna yine getirebilir, sistemdeki hatayı yine düzeltebilirdim. Bunun için illa iptale gerek yoktu. Ben olsam toplumun iki ucu arasındaki durumu daha fazla kutuplaştırmazdım.

Mahkeme demokrasi adına yetki alanını genişletti
Sizce Mahkeme teknik açıdan yanlış olduğunu bile bile böyle bir kararı almış olabilir mi?
Onu bilemem, ama Mahkeme 10. ve 42. madde tadillerini iptal ederek bence iki şeyden birini yaptı; ya AKP’yi kapatma kararı almak için kendine bir basamak oluşturdu. Ki bu her şeyi kaybetmek anlamına gelir. Ya da tam tersine AKP’yi kapatmama düşüncesiyle sistemdeki rolünü yeniden belirledi. Yani dedi ki, “Bundan sonra zayıf, ama post modern bir partner olmayacağım. Daha güçlü, ama parti kapatma yetkisini sadece terör suçları için kullanan bir ortak olacağım. Konsensüs dışına çıktığı her an yasamayı uyaracağım. Şimdi ey AKP, sen de bu ihtarı lütfen dikkate al ve yoluna böyle devam et.” Mahkeme bunu demenin önünü açmış olabilir. Ben tabii ki Mahkeme’deki tek bir hakimin bile adını bilmem, ama mantık olarak yaptıklarından bunu çıkarıyorum. Teknik olarak yanlış bir kararla da olsa yetki alanlarını tamamen demokrasi adına genişletmiş olabilirler. Mahkeme, semi otoriter-semi demokratik olmak yerine, eğer şimdi diyorsa ki, “Ben artık otoriter tarafımı bir yana bırakıyorum, anayasal tarafımı öne çıkarıyorum”, bu tüm sisteme oksijen verir ve Türk demokrasisini yukarı çıkarır. O zaman bu türban kararı dahi anlaşılabilir. Mahkeme’nin önemli bir partner olduğunu herkes kabul eder. Tek şart, Mahkeme’nin AKP’yi kapatmaması!

Parti kapattığınız takdirde sınırın öbür yanına geçersiniz
Ya kapatırsa?..
İşte o zaman Anayasa Mahkemesi Başsavcı Yalçınkaya’nın hukuki darbe yapmasına izin vermiş olur. Evet, AKP konsensüs yolunu görmezden geldi, ama “Tadillerini hukuka ya da Anayasa’ya aykırı yaptı” diyemezsiniz. Bana göre, Yalçınkaya’nın 182 sayfalık iddianamesi gülünçtür. Yüzde 47’yle gelmiş ve bu kadar popüler bir lideri olan partiyi böyle bir iddianameyle kapatırsanız herkes şoke olur. ABD, AB ve en önemlisi Türk halkı. Anayasa Mahkemesi’nin türban kararı teknik açıdan kötü olsa bile hukuki denetim prosesinin parçası olan bir karardır. Ama parti kapatırsanız artık sınırın öbür tarafına geçersiniz.

Tanklardan nefret eden bir akademisyen
Prof. Dr. Andrew Arato 1944, Macaristan doğumlu. 12 yaşından beri ABD’de yaşıyor. Chigaco Üniversitesi’nden mezun. Akademik kariyerini sivil toplum, otoriter hükümetler, anayasa tadilleri ve demokrasiye geçiş süreçleri üzerine yaptı. Anayasa değişikliklerini sosyal ve siyaset kuramlarıyla birlikte ele alan dünyanın önemli anayasa değişikliği uzmanlarından biri. Bir yandan New York’taki New School of Social Research’ta ve Paris’te École des Hautes Études’de dersler veren Arato, şu anda misafir öğretim üyesi olarak Frankfurt Wolfgang Goethe Üniversitesi’nde bulunuyor.
Prof. Arato AKP’nin hazırlattığı yeni anayasa taslağının geçen mart, ABD’deki takdim toplantısına da katıldı. Şiddetle karşı çıktığı ABD’nin Irak’a müdahalesinin ardından “Irak’ın Anayasa Problemleri” adında bir kitap yazdı. İkinci Dünya Savaşı’nda doğmuş ve Macar devrimine tanıklık etmiş biri olarak Andrew Arato’nun hayatta en nefret ettiği şey ise tanklar.

Türbanlı kızları değil, demokrasiyi düşünüyorum
Şimdi her şeyi ve herkesi bir kenara koysak ve sadece türbanıyla üniversiteye girmeyi isteyen öğrencileri konuşsak; onlara nasıl düşünmeleri gerektiği konusunda bir tavsiyeniz olur mu?
Ben onlara karşı değilim, ama büyük bir olasılıkla şimdi benden nefret edecekler. Çünkü galiba ben biraz kalpsizim. Benim şimdi düşündüğüm tek şey Türk demokrasisi. O gerçekten şu anda büyük bir tehditle karşı karşıya. Ülkenin bu kadar kutuplaşmadığı, farklı bir dönemine kadar bence onlar da önceliği buna vermeli.

Toplumu düşünme zamanı’
Ama şimdi “Yine mi bizden gidecek” diye düşünebilirler?
Dünyada o kadar kötü şartlarda yaşayan kızlar var ki, doğrusu eğer bir şey için benim kalbim kırılacaksa önce Gazze’deki, Irak’taki kızlar için kırılacaktır. Şu bir gerçek ki, belki haksız belki çok sert, ama yine de bir demokrasi süreci içinde yaşıyorlar. Evet, şimdilik türbanı kaybettiler. Fakat yarın bu demokrasi sürecini de kaybedebilirler. Benim bildiğim kadarıyla İslam dini toplumun genel esenliğini düşünmeyi öğütleyen bir din; bence şimdi böyle düşünme zamanı.

AKP türbanı unutup yeni bir anayasa yapmalı
AKP bu saatten sonra sizce ne yapmalı?
Önce yapmaması gerekenleri söyleyeyim. Asla Başsavcı Yalçınkaya’yı haklı çıkaracak reaksiyonlar göstermemeli. Taraftarlarını bu yönde harekete geçirmemeli. Mahkeme’nin yetkilerini kısıtlayan bir anayasa değişikliğine asla gitmemeli.
Bence bunu Gül de onaylamaz, ama yine de yaparlarsa o yolun sonunda tanklar sokağa inebilir. Ve o zaman herkes aynı anda kaybeder. Üçüncü olarak da kafası karışık, hiçbir şey yapmak istemeyen AKP’liler hakkında konuşmak istiyorum. Hiçbir şey yapmamak da iyi bir şey değil. Çünkü eğer şimdi siz bir şey yapmazsanız, dışarıdaki insanlar bir şeyler yapmaya kalkar. Bence AKP bir an önce şu işe koyulmalı: Türbanı bir süre unutmalı, toplumun desteğini alarak yeni bir anayasa hazırlamalı.

Gül, türban paketini aynen göndermeliydi
Sizce işlerin bu noktaya gelmesinde sistem açısından Cumhurbaşkanlığı makamının bir eksiği var mı?
Evet, Gül’ün 10. ve 42. madde değişikliklerini 10 gün bekletmesi ve üzerine düştüğü not bir uyarıydı, ama yeterli değildi. Değişiklik paketini aynen Meclis’e geri göndermesi gerekiyordu. Ancak Gül bunu yapamazdı. Zaten Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı makamı da bu yüzden önemli.

MAHKEME OY SAYMA MAKİNESİ DEĞİL, TABİİ Kİ KARAR SİYASİ
- Türban kararı için siz de "siyasi der misiniz?
Tabii ki siyasi, nasıl olmasın? Sonuçta bütün Anayasa Mahkemeleri’nin yapısı siyasidir. O yüzden de “Bu karar siyasidir” diyemezsiniz, zaten bütün tadillerin ruhu siyasidir. Şunu anlamanız şart: Anayasa Mahkemesi sadece yasalardaki kabul oylarını sayıp, sonra haydi güle güle diyen bir makine değildir. Mahkeme sistemin ortağıdır.

Kaynak:
Bu haber toplam 1110 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri