Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ya OTORİTE putlara tapmamızı emretse?

12.06.2010 14:47
Geleneksel sağ ile İslamcı kesim arasındaki ayrım...

Kendimizi daha çok İslamcı olarak tanımladığımız yıllarda bizim de geleneksel sağ diye tanımladığımız kesim ile aramızdaki en büyük ayırım, tam da bu noktadaki tutum ile ortaya çıkıyordu. Onlar kendilerini açığa vurmayarak, otoriteye boyun eğmeyi ayet ile delillendiriyor, sorun çıkarmadan, uyum ile yaşayıp gitmeyi savunuyorlardı. Aman çatışmayalım! Aman sorun çıkmasın! Aman biz fedakarlık edelim! Aman ortaya çıkıp baskı görmeyelim!

Bu yaklaşım o yıllarda, belki de gençliğimizin etkisi ile en fazla reaksiyon gösterdiğimiz tutum olmuştu. Mesela, bir kadının bir erkek ile konuşmasını günah sayan bir grubun mensuplarının, kimlikleri ortaya çıkmasın diye başörtülü eşlerini nasıl gizlediklerine şahit olmuştum... Dindar olmanın kariyere mani, çevre baskısını artırıcı etkisi bilindiği için, aman dindarlığımız ortaya çıkmasın duygusu uzun süre bu camiada hakim bir duyguydu.

Elbette tüm bunlarda dini hayata ilişkin, baskılarla dolu bir geçmişin hafıza kayıtlarının etkisi vardır. Türkiye'de uzun süre devam eden bir süreci; insanların dini kitaplarını gömmek zorunda kaldıkları, kümeslerde Kur'an öğrendikleri, Allah adının anıldığı meclislerin basıldığı bir tarihi hafızanın ürünü olduğunu anlamak zor değil. Cesetleri saklanan dini önderleri görmüş bu topraklar... Şapka devriminde idam edilenleri ve daha adını bilmediğimiz nice insanlar... Bu geçmişi yakından yaşayanlar elbette çok temkinli. Aman zarar görmeyelim duygusunu hiç atamadılar. Bunun devamında da aman siyasete bulaşmayalım, karışmayalım, aman herkese mesafeli olalım gibi sözleri sıkça duyduk. Tek amaç zarar görmemek, kendini korumaktı. Ne akan, ne kokan, kimseye bulaşmayan, risk almayan statükocu dindarlar ile aramızdaki çatışma o yıllarda çok daha derindi.

Ancak 80 sonrası kuşak olarak bizler, bu baskıların travmasını yaşamadığımız için midir, yoksa daha özgür bir dini öğrenme sürecinden geldiğimiz için midir bilemem, bu yaklaşımı hiç benimseyemedik. Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol düsturu ile "otoriteye boyun eğme" tavsiyelerini dini değil, sağ bir tutumun göstergeleri olarak gördük. (Bundan dolayı tehlikeli, aykırı olarak tanımlandığımız çok zaman olmuştur.) Peygamberimizin hayatını da, Kur'an-ı da aracısız kendimiz okuduk. Kim olduğumuzu saklamadan, dini anlayışlarımızı oluşturmaya ve tartışmaya başladık. Bu tartışabilme gücünün dindarlar arasındaki farkı ortaya koyan en önemli kıstas olduğunu görüyorum. Tartışma dine de, topluma da, siyasete de özgür bir zihinle bakmayı beraberinde getirdi. Dinin kendisi de tartışma kapsamı içinde oldu. Bunu hiç bir zaman dinden çıkmak olarak görmedik. Tartışmanın iman kaybettirmediğini, tartışmanın karmakarışık bir dünyada hakikati doğru anlamanın en iyi yol olduğunu gördük. Tabii ki bu süreçte, güvensiz sularda dolaşmaya dayanamayanlar, bağlanmayı tercih edenler oldu. Elbette inançlarımızı nasıl şekillendireceğimizin tercihleri şahıslarımıza aittir. Ben kendimi hep bağımsızlar safında gördüm. Bu nedenle de otoriteye boyun eğmeyi bir tutum olarak hiç bir zaman benimseyemedim. Tabii ki gençlik dönemlerimizdeki gibi bakmıyoruz dünyaya. Hayat hepimize verdiği dersler ile ayaklarımızı yere bastırdı. Hiçbir otorite tanımıyoruz demenin mümkün olmadığını gördük. Ancak bu terbiye olmuş halimizde bile "otoriteye boyun eğilmeli" mesajı, aramızdaki bakış farkının hala en büyük göstergesi olarak yankı buldu.

Ya otorite putlara tapmamızı emretse!

................

Diğer yandan Mavi Marmara gemisi gönüllülerinin dönüşlerinin ardından yaptıkları açıklamalara takılmadan da edemiyorum. Aralarında gencecik bir çocuğun da bulunduğu, 9 kişinin ölümüne neden olmuş sivil bir girişimi, haklı bir davayı, insanlık adına başkaldırıyı marjinalleştirmeye kimsenin hakkı yok. Bu girişimi başlatanların bile! İnsanlık davası, sadece Müslümanların davası değil. Eğer öyle olsaydı, hahamlardan, papazlara, ateistlere dünyada kendini insanlığa adamış yüzlerce insanı sayamazdık. Rachel Corrie gibi insanlar olmazdı.

Mavi Marmara gemisindeki herkes büyük bir travma geçirdi. Sıcak savaşı, ateşi yaşadılar, ölüm ve hayatın ince sınırında gidip geldiler. Yanlarında 9 can hayatını kaybetti. Başlarına neyin geleceğinden habersiz endişe içinde günler geçirdiler. Yani travmaların en ağırını yaşadılar. Uluslararası bir krizin parçası oldular. Gazze'de ablukanın hafiflemesine neden oldular. Heyecan, öfke ve zafer duyguları arasında gidip geliyorlar. Ancak oto kontrollerini sağlayamazlarsa, haklı davalarını haksız hale gelmeleri an meselesi. Dünyada politika kurucuların ellerini ovuşturduğu bir dönemde, bence konuşmak için sakinleşmeyi beklemeleri gerekir. Böyle bir bilanço ortadayken, Mavi Marmara gemisi gönüllülerinin travmalarını atlatmadan mitinglerde konuşmalarını doğru bulmuyor ve bunun insani amaçlarının gerçekleşmesine karşı argüman oluşturabileceği endişesi taşıyorum.

yenişafak

Bu haber toplam 914 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri