Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Başörtülü eşlerin sayısı kaç?

19 Aralık 2008 / 12:02
Eşleri kapalı olan il başkanları, Baykal'ın çarşaf açılımından sonra rahatladılar.

CHP il başkanlarından kaçının eşinin başörtülü olduğu sorusunun cevabına kaynaklık eden CHP yetkilisinin ismini vererek kendisini zora sokmak istemem.

Şu kadarını söyleyeyim. 12 Eylül sonrası kurulan SODEP’ten bu yana sol siyasetin ağır toplarından biri kendisi. Genel sekterlik dâhil partinin her kademesinde görev yapan bu siyasetçimiz halen CHP’nin ağır toplarından ve milletvekili.

Bu siyasetçimiz CHP lideri Baykal’ın çarşaf açılımından söz ederken bu durumun parti teşkilatlarını çok rahatlattığını, CHP’li 47 il başkanının eşinin başörtülü olduğunu ve bu nedenle eşlerinin katılmalarının yararlı olacağı parti toplantılarına bile eşlerini getiremediklerini, ama bu açılımdan sonra bu tür bir sıkıntının büyük ölçüde hafifleyeceğini ifade ediyor.

Bu siyasetçimiz ayrıca, geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programından sonra diğer konuklarla CHP’nin son açılımı üzerine sohbet ederken, kendisinin hafızlık belgesi olduğu bilgisini de paylaşıyor. Benzer durumdaki çok sayıda kişinin varlığından söz ediyor. Hiçte arzu etmedikleri halde, üzerlerine yapışan din karşıtı parti algısından ne kadar rahatsız olduklarını dile getiriyor. Bu durumun partiyi yorduğunu, hak etmediği bir imajın yerleşmesine neden olduğunu dile getiriyor. Çarşaf açılımının bu bağlamda partiyi rahatlatacağını, oldukları gibi görünme sürecine katkıda bulunacağını ifade ediyor.

CHP’nin üst yönetimini ve sol siyasetin önemli aktörlerinden büyük bölümünü yakından tanırım. Bu nedenle uzun zamandır altını çizmek istediğim bir noktayı son tartışmalar vesilesiyle paylaşmak isterim.

CHP’nin önde gelen birçok isminde uzun yıllardır “Ebu Talip Sendromu” olarak nitelendirmenin doğru olacağını düşündüğüm bir mahalle baskısının derin etkilerini gözlemliyorum. (Yazının sonunda “Ebu Talip Sendromu” konusunda daha ayrıntılı bilgi bulacaksınız.)

İnsanlar hakikatin ne olduğu gerçeğinden haberdar oldukları halde, içinde bulundukları sosyal çevrelerden çekindikleri için oynamaktan hiçte hazzetmedikleri rolleri zoraki üstlenmek zorunda kalıyorlar.

Asıl baskı nerde?

Örneğin ‘mahalle baskısı’ kavramı geçtiğimiz yıl yoğun olarak tartışıldı. Tartışmalar her ne kadar muhafazakâr kesim üzerinden sürdürülmüş olsa da, çok farklı sosyal kesimlerin içinde bulunmuş ve yakından gözlemleme imkânı elde etmiş biri olarak söylüyor ve iddia ediyorum ki, mahalle baskısının dik alası muhafazakâr olmayan çevrelerde çok daha derinden yaşanmakta ve hissedilmektedir.

İbadetlerini düzenli yapan bir kişinin bundan vazgeçmesi durumunda çevresinin onunla olan münasebetlerindeki kırılmadan çok daha fazlası, din diyanetle ilgisi bulunmayan çevrelerde yaşamını sürdürürken dini konulara ilgi duyamaya ve dini ritüelleri az çok yerine getirme çabasına yönelen kişiler üzerinde çok daha şiddetli yaşanmakta ve çevresi bunu kendisine hissettirmektedir.

Yaşadıkları çevrelerde gerici olarak algılanmamak, kem bakışlara muhatap olmamak, üzerilerine yapıştırılması muhtemel sıfatlardan sakınmak için ‘inşaallah’, ‘maşallah’ kelimelerini bile kullanmaktan çekinen insan figürüne diğer sosyal çevrelerde daha sık rastlanmaktadır. Birine bir vesile ile ‘Allah razı olsun’ deseniz AK Partili olarak nitelendirilmekten kurtulamayacağınız kimi sosyal çevreler bu ülkenin bir gerçeğidir.

En basitinden çeşitli gerekçelerle alkol tüketme alışkanlığına sahip olmayan kişiler arasından bile, bu ürünleri kullanmadıklarını gönül rahatlığıyla ifade edebilecekleri sosyal çevreye sahip olmayanlar var. Kullanmadığımızı öğrenirlerse acaba ne düşünürler endişesini taşıyanlar var. Bu mahalle baskısı değildir de nedir Allah aşkına?

Bu ülkede general rütbesindeki askerler yıllar yılı şehitlerin cenaze namazı kılınırken bile cemaatin arasına sokulamamışlardır. Namaz kılınırken yanda dikilmişler, yanlış anlaşılmamak için gidip saf tutamamışlardır. Çok şükür bu konudaki mahalle baskısı son yıllarda büyük ölçüde kırıldı. Örneğin geçen hafta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ İstanbul Valisi Muammer Güler’in annesinin cenazesinde en önde saf tuttu. Tuttu da ne oldu, kıyamet mi koptu. Hiçbir şey olmadı. Engeller zihinlerde. Ne derler endişelerinde…

Sözün kısası CHP’de yaşanan son açılım bir sürpriz olarak değerlendirilmemeli, olması gerekenin tecellisi, daha doğrusu normalleşme olarak kabul edilmelidir. Çarşaf konusundaki açılım oy getirmez, reye tahvil olmaz. Olsa olsa siyaset kurumunu rahatlatır ve demokrasinin asli unsuru olan seçmenle siyasetçi arasındaki mesafeyi kısaltır. Bu bile başlı başına bir kazanımdır. Kaldı ki herkesin olduğu gibi kabul edilmesi demokrasinin en hassas noktası ve en belirgin vasfıdır.

Ebu Talip Sendromu nedir?

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz henüz doğmadan önce babasını, çocuk yaşta iken de annesini kaybetti ve dedesi Abdülmuttalib tarafından yetiştirildi. Abdülmuttalib, hastalanıp ölümünün yaklaştığını hissedince oğullarını ve torunu (Hazreti) Muhammed'i çağırarak, kendisinden sonra torununa bakacak kimseyi tespit etmek istedi. "Vefatımdan sonra hangi amcanın himayesinde kalmak istiyorsun?" diye sordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz amcası Ebu Talib'in boynuna sarıldı ve onun yanında kalmak istediğini belirtti. Bu seçim Abdülmuttalib'in hoşuna gitti ve oğlu Ebu Talibe şu vasiyette bulundu:

"Onu sana emanet ediyorum. O, İlahi bir emanettir. Onu her şeye rağmen, canın ve başın pahasına da olsa koruyacağına dair bana açıkça söz ver ki, gözlerim arkada kalmadan gönlüm rahat etsin". Bunun üzerine Ebu Talib; "Sen hiç merak etme babacığım. Onu öz çocuklarıma, hatta kendi canıma bile tercih edeceğimden emin olabilirsin. Hayatta bulunduğum müddetçe ona hiç kimsenin zarar vermesine müsaade etmeyeceğime söz veriyorum", diye karşılık verdi ve hayatı boyunca da verdiği bu söze sadık kaldı (Salih Suruç, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, I. C. s. 102-103).

Nitekim en zor koşullar altında bie Peygamber Efendimizi ömrünün sonuna kadar savundu. Gün geldi, Ebu Talib'in yaşı ilerledi, hastalığı şiddetlendi. Peygamber Efendimiz amcasının hastalığı ilerleyince kendisini yeniden İslam’a davet etti, kelime-i şehadet getirmesini istedi. Böylece kendisine ahirette şefaatçi olabileceğini söyledi. Bu teklif üzerine Ebu Talib;

"Yeğenim, vallahi, benden sonra sana ve atalarının oğluna, çok yaşlanmaktan dolayı bunaklık atfetmeleri korkusu olmasaydı, istediğin şeyi söyleyip sana tabi olurdum. Kureyş, o istediğin sözü ölümden korkarak söylediğimi zannedecekleri için söyleyemeyeceğim" diye karşılık verdi.

         Kısacası, Ebu Talip mahalle baskısına yenilmiş ve “ne derler?” endişesini aşamamıştır. Hakikatin ne olduğunu bildiği halde, ikrarda tutuk davranmıştır.

Yazının başında düşüncelerini aktardığımız CHP’li yetkilinin, partinin içinde bulunduğu ve hiçte arzu etmedikleri din karşıtı gibi algılanan rolü oynama sıkıntısının bertaraf edilmesi beklentisinde olduğu gibi, CHP mevcut görüntüyü aşmalı ve gerçekle yüzleşmelidir. Tarihi olayları okurken yaşanıldıkları döneme ait özel şeyler gibi algılama durumundan da kurtulmalı ve ders çıkarmasını bilmelidir.

CHP, Ebu Talip Sendromunu aşmalıdır. Görülecektir ki, bu yolla hem parti, hem ülke rahatlayacaktır. Konunun ve bu yöndeki açılımların sürmesinin iç barışa yönelik katkısı, oy beklentisinden çok daha derin ve önemlidir.

Prof. Dr. Osman Özsoy

Kaynak:
Bu haber toplam 1228 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri