Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

'Algıları değiştirme zamanı'

20.11.2010 15:28
Beşir M. Nafi, bu makalesinde Türkler ve Arapların karşılaştıkları zorlukları artık bir imparatorluğun unsurları olarak değil, farklı milletler olarak çözmeleri gerektiği sonucuna varıyor.

ÖZET

 

Araplar ve Türkler, yüzyıllar boyunca Osmanlı egemenliğinin birer unsuru olarak yaşamışlardır ve kültürel ve dini algıları çok büyük ölçüde bu egemenlik altında şekillenmiştir.1920’li yıllara gelindiğinde ise gerek Türkiye Cumhuriyeti gerekse bazı Arap devletlerinin kurucuları bölgedeki siyasi haritaları değiştirmiş ve bu da modern Türkiye’de yeni bir Arap algısının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu makale Arapların gözündeki modern Türkiye’ye bakışın dört temel esasa dayandığını açıklamaktadır; Osmanlı geçmişi-Kemalist döneme ait miras-Soğuk savaş döneminde yaşanan çatışma ve ittifaklar ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin iktidar süreci. Makalede Türkler ve Arapların karşılaştıkları zorlukları artık bir imparatorluğun unsurları olarak değil, farklı milletler olarak çözmeleri gerektiği sonucuna varılmaktadır.

Basheer (Beşir) M. Nafi*

Ortadoğu’da geçmişleri Araplar ve Türkler gibi iç içe olan başka iki ulus daha yoktur. Her iki ulus da yüzyıllar boyunca Osmanlı egemenliği altında yaşayarak, imparatorluğun hakim kültürel ve dini algısı etrafında şekillenmiştir. Osmanlı yönetim şekli ve adalet anlayışı Adana’da nasıl uygulandıysa, Kahire’de de öyle etki etmiştir. Ve ulemalar, yöneticiler, askerler ve tüccarlar imparatorluğa bağlı çeşitli şehirlerarasında rahatça seyahat etmişlerdir. 19.yy da modern devlet düşüncesinin gelişmesi ile karşılıklı bilinç değişikliği ortaya çıkmıştır. İletişim, zorunlu askerlik ve modern eğitim araçları, dış tehditler ve modern devletin güç ve nüfuz rekabeti içerisinde tırmanan gelişmeler, bütün bir Osmanlı gelişimine etkide bulundu ve hem de kendi çelişkileri, Türk ve Arap birlikteliği üzerine etki etti. Ve imparatorluk yavaş yavaş bir yanda Osmanlı’ya aidiyet duygusu, öte yanda ise ulusal kimlik duygusu olmak üzere iki farklı yöne çekildi.

Osmanlı İmparatorluğu son on yılda en çok Araplar ve Türkler arasındaki ilişkilerde çalkantılara sahne oldu. Modern devletin baskıları, merkezileşme politikaları ve milliyetçilik Osmanlı’lığın geleceği hakkında rol oynadı. Ancak 1.Dünya savaşında alınan yenilgi sonucunda imparatorluk 1920'lerde Türkiye Cumhuriyeti adını aldı ve çeşitli Arap devletlerinin kurucuları da bölgede yeni bir siyasi harita oluşturdu. Ve Arap uluslarının modern Türkiye’ye bakışında yeni bir bilinç ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Arap algısı da asla sabit kalmadı, gelişen ve değişen tarihsel ilişkilere göre farklılık gösterdi. Bunlardan başlıcaları; Osmanlı geçmişi-Kemalist döneme ait miras-Soğuk savaş döneminde yaşanan çatışma ve ittifaklar ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin iktidar sürecidir.

 

OSMANLI GEÇMİŞİNİN YENİDEN DÜŞÜNÜLMESİ

Arap Milliyetçiliği ilk olarak iki dünya savaşı arasında [Ç.N. 1.ve 2. Dünya Savaşları] Suriye’de doğdu. Ancak kısa sürede emperyalizme karşı mücadele veren tüm Arap ulusları arasında meşru bir düşünce haline geldi. Bu düşünceye göre Türk ve Arap uluslarının bir sayıldığı Osmanlı geçmişinin kınanır bir yanı vardı. İttihat Terakki Cemiyeti ve Mekke emiri Şerif Hüseyin’in 1916 senesinde çıkardığı isyan bu anlatının inşasında önemli bir rol oynadı. Her ne kadar bu isyanın mahiyetine dair farklı fikirler de öne sürüldüyse, George Antonious’un “Arap ulusunun uyanışı” isimli eseri ve benzer bakış açısı ile yazılmış başka bazı akademik ya da akademik olmayan yayınlar Arap milliyetçiliğinin yayılmasına katkıda bulundu. Böylesi bir tarihsel bakış açısına göre, Arap milliyetçiliğin kökenleri 19. yy a uzanıyordu ve İttihat Terakki Cemiyetinin bölgedeki despot, Türkleştirme politikaları karşısında Araplar tarafından gösterilen tepkiler gayet meşru bir hal arz ediyordu. “el-Thawra el-'arabiyya al-kubra” yani büyük Arap isyanı olarak bilinen Şerif Hüseyin hareketi, modern Arap ulusunun canlanmasında büyük öneme sahip olan kitlesel bir Arap ayaklanması olarak tasvir edildi.

Zeine N. Zeine’nin “Arap milliyetçiliğinin kökenleri” isimli çalışması geleneksel Arap milliyetçiliğine karşı ilk meydan okumayı temsil etti. İttihat Terakki politikaları ile Arap milliyetçiliğinin arasındaki bağ üzerinde durulurken, Zeine Arap milliyetçiliğinin Osmanlı’nın ikinci anayasal sürecinde yaşadığı uyanışı sorguladı. Suriye’deki Arap isyanlarını incelerken, Arap elitlerinin bu esnada kendi aralarında ve sıradan insanlarla yaşadığı ayrılıkların-bölünmelerin üzerinde durdu. Bu dönemi takip eden yıllar boyunca özellikle Amerikan ve İngiliz üniversitelerinde Arap milliyetçiliği üzerine yapılan türlü akademik çalışmalar da, Arap akademik çevreler içerisinde de yankı buldu ve yeni yaklaşımların gelişmesine katkı sağladı. Son olarak Osmanlı’nın son dönemine ait daha dengeli bir yaklaşım ortaya konuldu.

Arap milliyetçiliği, tıpkı Türk Milliyetçiliği gibi, sadece Şerif Hüseyin isyanına dair motifler temel alınarak değil, Osmanlı modernleşme ve merkezileşme politikaları ve savaş döneminde büyük yerleşim yerlerindeki Osmanlı politikaları da esas alınarak incelenmelidir. Arap ileri gelenleri ve Osmanlı askeri ve bürokrasi, Arap eğitimli sınıfların büyük bir çoğunluğu, Şekip Arslan, Kürt Ali, Yasin el Haşimi ve Naci el-Swaydi gibi önemli şahsiyetler saltanatın nihai yenilgisine kadar sadık Osmanlılar olarak görevlerini yerine getirmiştir. Silâhaltında bulunan yaklaşık 300.000 Arap, savaş sırasında Osmanlı ordusunun üçte birini oluşturmuştur. Gelibolu Yarımadası'nın muzaffer savunması sırasında Albay Mustafa Kemal önderliğindeki birlikte pek çok Arap asker vardı. 20. yy in ilk yirmi yılında Arap milliyetçiliği yükselen evresindeydi ancak Suriye, Irak ve Hicaz Araplarının sadece küçük bir bölümü Osmanlı’ya karşı bu düşüncelerin etkisi altında idi. Ne ilginçtir ki; Milliyetçi tarih anlatımı fazlasını araştırma ve sorgulama noktasında herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmamış olmasına rağmen, Osmanlı’nın son dönemine dair büyüyen fikri tartışmalar kamusal alan ve popüler kültür üzerine benzer bir etki bırakmıştır.

Aslında Osmanlı tarihinin tüm evreleri yeniden gözden geçirilmelidir. Arap milliyetçi çevrelerin aksine, “Müslüman Kardeşler” ve “İslami Kurtuluş Partisi” gibi İslamcı hareketler Osmanlı geçmişine önemli düzeyde vurgu yaparak, hilafetin etkisi üzerine durmuşlardır. 1970’lerden bu yana Osmanlı tarihine olan ilginin çoğalması ile akademik konferanslar organize edilmiş, araştırma merkezleri kurulmuş ve Osmanlı dönemini inceleyen lisansüstü öğrenciler çoğalmıştır. Bu da Arap çevrelerin Osmanlı geçmişine bakışlarına dair önemli değişikliklere sahip olmasını sağlamıştır. Osmanlı tarihi üzerine çok sayıda el yazması eser tercüme edilerek, basılmış ve Arap ulemanın Osmanlı entelektüel hayatı üzerindeki önemli etkisi de gözler önüne serilmiştir. Osmanlı dönemi, sahip olduğu Türk kimliği ile de beraber, Arap toplumu ve kültürü dışında değil, aksine bu toplum içerisinde organik bir etkiye sahiptir.

 

KEMALİST MİRAS

Arap-Türk ilişkilerinin tartışmalı dönemlerinden birisi de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve sonuçları oldu. Ortak görüşün aksine; Suriye'deki Osmanlı ordusunun Halep’in kuzeyinde uğradığı yenilgi ve Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra bölgeden çekilmesi Arap-Osmanlı ilişkilerine son noktayı koymadı. Faysal’ın Şam hükümetinde görevli pek çok Osmanlı memuru, savaşın son anına kadar Osmanlı’ya olan bağlılığını sürdürdü. Anadolu’daki Türk direnişinin ortaya çıkmasından sonra, Şam’da bulunan Arap subayları Ankara’daki eski yoldaşları ile irtibat kurarak isyan ettiler ve onlara destek verdiler. Kilikya'daki Fransız birlikleri sürekli taciz edildi ve Beka vadisindeki iletişim hatları kesintiye uğratıldı. Suriye’den Mısır ve Telafer’e uzanan ve bu Arap subayları tarafından tertip edilen1920’deki Arap isyanı bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Mustafa Kemal ve Türk direniş kuvvetlerine Filistin ve Irak'ta destek verildi. Bu durum İngiliz işgal kuvvetleri yetkilileri arasında endişe duygusu yarattı. Dönemin ünlü Mısırlı Arap şairi Ahmed Shawqi, Mustafa Kemal’i ilk Müslüman ordu komutanlarından ve Peygamber’in dostu olan Halid bin Velid’e benzettiği “Türklerin Halid’i” isimli şiirini kaleme aldı. Ancak yeni Türk hükümeti hilafetin kaldırılması kararına vardığı zaman bu kez 20. yy ın başka bir ünlü eserini kaleme aldı; Hilafetin sonbaharı… Ahmed Shawgi’nin şiiri, Kemalist rejimin yarattığı güçlü hayalkırıklığı ve melankoli ile sarsılan İslam dünyasının bir tasviri oldu.

Hiçbir Arap hilafet sorununun etkisinden büyük ölçüde kaçamadı. Arap-İslami reformist hareketinin en önemli şahsiyetlerinden olan Reşit Rıza, hilafeti savunan bir yazı dizisi kaleme aldı. Hilafetin kaldırılmasından hemen sonra, Şerif Hüseyin Ürdün seyahati esnasında hilafet koltuğunun kendisine geçtiğini açıkladı. Ancak Filistin camilerinde okunan Cuma hutbelerinde Hüseyin’in bu iddiasına yer veren cami imamları cemaatin çok yoğun tepkisine maruz kaldı ve ölümle tehdit edildi. Mekke’de(1924) ve Kahire’de (1926) gerçekleşen her iki Pan-İslam konferansında da yeni bir halife seçmek için uygun aday tespit edilemedi. Daha sonra pek çok Arap ülkesi emperyalist devletlerin kontrolü altına geçti ve hilafetin de kaldırılmasından sonra çok az sayıda Arap ülkesinin Türkiye ile ilişkisi devam etti.

Araplar arasında, iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaygın olan kanı, Türklerin sadece hilafete değil imani sorumluluklarına da sırtlarını döndükleri idi. Ancak Cumhuriyetin döneminin bu çalkantılı zamanlarında dahi, Türkiye Arap dünyasının gözündeki yerini tamamen kaybetmedi. Cumhuriyetin de Arap dünyası içerisinde hayranları vardı. Hilafet tartışmalarının önemli bir bölümü, Kahire’de yayınlanan “al-Islam wa Usul al-Hukm” isimli dergide Ezher hakimlerinden Şeyh Ali Abd al-Raziq tarafından yürütüldü. Şeyh Ali Abd al-Raziq, hilafetin dini bir kurum olduğunu inkar etmemekle birlikte, Müslümanların değişen zamanın şartlarına göre kendi hükümet biçimlerine karar vermeye hakları olduğunu savundu. Ancak batılı oryantalistler tarafından geliştirilen İslam karşıtı fikirleri savunmakla suçlandı.

Arap modern elitler arasında Mustafa Kemal’e karşı yükselen bir hayranlık oluşmaya başladı. Genç Arap milliyetçi aydınlar ve subaylar arasında devletin gücüne artan inanç ile birlikte, Türkiye cumhuriyeti de bağımsızlığını kazanmış bir ulus ve başarı öyküsü olarak görülen bir modernizasyon programını ifade ediyordu. Türk etkisi, Arap milliyetçisi organizasyonların en önemlilerinden olan Ulusal eylem ittifakı’nın 1933 senesindeki kuruluş bildirgesinde de görüldü. Bu ittifak, Arap ulusal geleceğinin bekasında devletin önemine vurgu yaptı. Ve Osmanlı sultanlığının kalıntılarından Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasında Mustafa Kemal’in ve Türk subaylarının oynadığı role dikkat çektiler. Hemen hemen tüm Arap subaylar, milletin kurucusu olan milli iradenin şekillenmesinin ve devletin savunucu askeri gücün üzerinde durdular.

 

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ; ANLAŞMAZLIKLAR VE İTTİFAKLAR

Soğuk savaş döneminin en temel özelliklerinden birisi, Batı’nın Sovyet etkisinin olası genişlemesini engellemek amacı ile yaydığı anti-komünizm yaklaşımın kabul edilmesi oldu. Aynı zamanda, Mısır Arap subayların yükselişi, onların Arap milliyetçiliğini ve anti-emperyalist bakışı benimsemesi Irak, Ürdün ve Suudi Arabistan geleneksel monarşik rejimler için tehdit oluşturuyordu. Kesinlikle bir Sovyet yanlısı olmadığını söyleyebileceğimiz Nasır, güçlü bir Arap dünyası için ilk önceliğin Batı’nın bu oyununda yer almak değil, emperyalizmin izlerini kaldırmak için olduğuna inanıyordu. Mısır, Arap dünyası içerisindeki önemini korurken, Nasır sömürgeci güçlerin Ortadoğu’dan çekilmesinin stratejik bir vakum etkisi yaratacağı görüşünü reddetti ve emperyalist yönetimlerin yeni bir taktik olarak batı yanlısı ittifakları işbaşına getirdiğinin altını çizdi.

1955-1956 yıllarında gerçekleşen güçlü protestolar, Ürdün kralı Hüseyin’i, Bağdat paktına katılma kararından vazgeçirdi ve milliyetçi-sol bir hükümetin atanmasına rıza göstermek zorunda bıraktı. 1956 yılında Nasır Ortadoğu’daki İngiliz hakimiyetine öldürücü bir darbe vuran Süveyş savaşından galip çıktı. Mısır, öncesinde ve Süveyş krizi sonrasında, Fransız sömürge yönetimine karşı Cezayir ulusal kurtuluş hareketine destek verdi. 1958’te Mısır-Suriye birliği ilan edildi ve Irak'taki İngiliz yanlısı rejim, milliyetçi ordu ve bir grup subay tarafından devrildi. Türkiye, gerek NATO üyeliği gerekse Ortadoğu’daki ittifaklarda batı yanlısı bir sistemin içerisinde yer alması ile 2.Dünya savaşından bu yana batı yanlısı bir politika izliyordu. İsrail devletini ilk tanıyan ve diplomatik ilişki kuran Müslüman ülke olması buna örnekti. Bu nedenle Menderes, Arap dünyasındaki halkların çoğunluğu tarafından kuşkuyla takip edildi. Arap ulusları Nasır'ın birlik, bağımsızlık ve kalkınma çağrısının arkasında yürümeye başladıklarından bu yana, Türkiye’yi sadece emperyalist devletlerin bir aracı ve bunların bölgesel statükoların devamı için çalışan bir güç olarak gördü.

Çok az Arap, ki İslamcılar buna dahil değildi, Menderes ve hükümetinin reformcu politikalarına ilgi gösterdi ya da onun cumhuriyet ile toplumu uzlaştırmak için güttüğü siyaseti önemsedi. Ancak 1960 yılındaki trajik sonundan sonra mirası Arap çevrelerinde tartışma konusu oldu. Arapların 1967’de aldığı yenilgi karşısında Türk halkının gösterdiği dayanışma, daha yumuşak bir Türkiye imajının oluşmasına neden oldu. Ve Türklerle olan ortak tarih bilinci yavaş yavaş gelişmeye başladı.1967 yenilgisi, bir yandan Arap siyaset ve kültür hayatından yeni bir yapılanmaya yol açarken, diğer yandan Filistin direniş hareketinin ortaya çıkması ile yeni bir İslami harekete yol açtı. Tüm dünya solcularının nazarında olduğu gibi, Türk solu için de Filistin direnişi çok önemli bir temsili güce sahipti. Türk solcuları, Güney Lübnan, Beyrut ve Filistin’e gelerek Filistin direnişi içerisinde yer aldılar. 1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında genç İslamcılar da onları takip etti. Ve Filistin sorunu Araplar ve Türklerin beraber mücadele edeceği ortak bir arena haline geldi.

Mustafa Kemal’den uzun süre sonra Arap dünyasının dikkatini çeken iki lider oldu; Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan… Ecevit'in demokratik sosyalizmi, Türkiye'nin Arap komşuları ile güçlü ilişkiler kurmaya çalışması özellikle sol Arap kamuoyunun büyük dikkatine mazhar oldu. Ancak Arap kitlelerin 1970’ler ve 1980’lerle beraber daha da İslamileşmesi ile beraber ilgi bu kez Necmettin Erbakan’a yöneldi. Erbakan’ın Osmanlı’nın şanlı başarılarına gönderme yapması, sadece Arap ve Türk halkları arasındaki tarihsel bağların hatırlatılmasıyla kalmadı, Arapların gözündeki Osmanlı imajı üzerinde de olumlu etkiler yaptı. Ayrıca 1970’den beri tüm partilerin Filistin sorununun çözümünden yana taahhütte bulunması da bir o kadar önemliydi.

Türk ordusunun Kıbrıs Türklerini korumak için 1974 yılında Kıbrıs’a yürüttüğü harekat Arap-İslam dünyasında büyük bir coşkuyla karşılandı ve onay gördü. Erbakan’ın da bu dönemde hükümette olması nedeniyle Arap kamuoyu gözündeki kredisi yükseldi.İsrail’in ilhak politikasına karşı Milli Selamet Partisi tarafından Konya’da düzenlenen kitlesel protestolar ve 12 Eylül 1980 darbesi de Arap ulusları arasında elektriklenmeye neden oldu, Türkiye İslamcılarına olan bakış açısını yeni bir boyut kattı. Ordunun müdahalesi sadece Türkiye’de değil, Arap bölgelerinde de İslam karşıtı bir müdahale olarak görüldü ve Arap halkının büyük bölümü, özellikle Arap İslamcıları tarafından, kınandı. Ancak bu darbenin ülkede var olan anarşi ortamının yok edilmesi için gerekli olduğunu düşünenler de oldu. Türkiye’deki bu durum karşısında oluşan tepkiler sadece Arap dünyası içerisinde fikri bölünmelere neden olmakla kalmadı, Arapların modern Türkiye’ye bakış açısında bir bilinç uyanışına da sebep oldu.

Zira Arap dünyası 1980 yılından itibaren Türkiye’nin içişleri ve politikaları ile daha fazla ilgilenmeye başladı. Bu gelişmenin bir nedeni de İran İslam Devrimi idi. İran devrimi Arap rejimlerinin çoğu tarafından hoşnutsuzlukla karşılandı.1980’de patlak veren İran-Irak savaşı, İran tarafından teşvik edildiği düşünülen Kuzey Irak ve Türkiye’nin doğusunda aynı anda meydana gelen Kürt isyanı nedeniyle, Türkiye’yi de olayların içine çekildi. İkinci olarak Türkiye’nin 80’lerde Arap komşularıyla olan ilişkileri artık ulusal bir politika haline gelmişti ve tüm hükümetler tarafından takip edildi. Üçüncü olarak, Türk üniversiteleri Mısır, Ürdün ve Suriye üniversitelerinde okuyan çok sayıda Arap öğrencinin dikkatini çekti. Aynı zamanda, Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki turizm, iş ve ticaret amacıyla yapılan seyahatler belirgin olarak arttı. Ayrıca 1980'lerde Filistin halkı ile olan dayanışmanın sadece İslamcı Müslümanlar, solcu gruplar tarafından da teşvik edilmesi güzel bir dayanışma örneği oldu. Son olarak, iletişim araçlarının hızlı gelişmeler, dil ve coğrafya gibi engellerin aşılması için yardımcı oldu.

1980’ler boyunca Arap dünyasının ileri gelenleri ve Arap medyası, başta Arap dünyası ile olan ilişkiler ve ekonomik politikaları olmak üzere, Turgut Özal hükümetinin icraatlarını yakından takip etti. Zira Özal Türkiye’sinin önemli bir model olduğuna inanılıyordu. Türk ekonomisinin ’90 ların sonunda Arjantin ve Güney Asya ekonomileri ile beraber çöküşü neo-liberal yaklaşım konusunda güçlü şüpheler oluşturdu. Ancak Erbakan’ın da yer aldığı hükümetin başa geçmesi güçlü devletin dönüşü olarak telakki edildi. Erbakan’ın 1996’da iktidara gelmesi, Cezayir demokrasisinin sekteye uğrayarak iç savaşın başlamasından birkaç yol sonra olmuştu. Bu açıdan Türkiye’de İslamcıların demokrasiyle iş başına geçmesinin Cezayir örneği üzerinden düşünüldüğünde de anlamı büyüktü. Ancak Türkiye’de yaşanan gelişmeler bu iyimser havanın uzun sürmeyeceğini gösterdi.

Arap ve İslam dünyası dünyası ile ilişkilerin geliştirileceğini ilan etmesinin yanı sıra ekonomik durumun da düzelmeye başlaması Erbakan açısından olumlu bir puan olmuştu. 20. yüzyılın sonunda adeta bir Osmanlı padişahı gibi görülen Erbakan’ın Müslüman G-8 zirvesi projesi Arap dünyası tarafından da coşkuyla karşılandı.Ancak büyük Mısır ve Suudi Arabistan gibi büyük Arap devletlerinin, Erbakan’ın Türkiye’yi bölgesel bir güç haline getirme konusundaki çabaları konusunda rahatsızlıkları vardı.Erbakan da kısa süre sonra, 1997 yılında istifasına neden olacak askeri baskılara maruz kaldı. Bu durum ülke içerisindeki Arap dostlarının-Arap halkları ile ilişkilerin geliştirilmesini savunan kimselerin de konumunu zayıflattı.

AKP’NİN GELİŞİ

11 Eylül saldırıları, İslam dünyası ve ABD arasında zaten var olan gerginliğinin iyice yoğunlaşmasına neden oldu. İslam ve Müslümanlar dünya çapında zan altında kalırken, Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan üzerinde bir savaş başlattı, Irak'a karşı bir harekat hazırlığına girişti ve İsrailliler ikinci Filistin intifadasını ezmek için yeşil ışık yaktı. İslamın öznesi yapılmak istenen savaşlar ve terör ile çalkalanan dünyada, AKP’nin iktidara gelişi modern dünyada Müslüman olmanın anlamı ve İslam açısından yeni bir bölgesel başlangıç teşkil etti. AKP’nin 2002 parlamento seçimlerindeki başarısı tüm dünyada olduğu gibi, Arap dünyasında da hayretle karşılandı. AKP’nin bu yükselişi ile ilgili başlıca teoriler; çelişkili bir İslamcı parti, laiklik zemini üzerinden hareket eden Amerikanvari bir İslami hareket türünden farklılıklar arz ediyordu. Ancak Arap dünyasının tarafları yavaş yavaş fark etmeye başladı ki; Sadece Türkiye değil, bölge yeni bir dönemin başlangıcında idi.

Kökenleri Refah Partisine dayanan AKP kurucuları elbette ki bilinmeyen figürler değildi. Bu nedenle, AKP’nin seküler devlet ile intibak mücadelesi Arap İslamcıları için gerçek bir dönüşümü temsil ediyordu. AKP’nin siyasal İslam’ın yapısında büyük bir evrim meydana getirdiği ve Türk toplum yapısındaki muhafazakar değişimi de gözler önüne seren bu meydan okuma, İslamcı olmayanların gözünde çok daha büyük bir anlam ifade ediyordu.

AKP’nin 2002 seçimlerindeki bu başarısı, Türkiye’deki yankılarının yanı sıra, komşu Arap dünyasının cumhuriyet tarihinde bu zamana kadar görülmemiş biçimde ilgisini Türkiye’ye çekti. Türkiye ile Arap ülkeleri arasında iş, yatırım ve ticari ilişkiler, gerek resmi anlaşmaların bir sonucu olarak gerekse özel girişimler vesilesiyle, daha önce görülmemiş düzeyde büyüdü. Türkiye, 2006 savaşından sonra kurulan Güney Lübnan'daki çok uluslu güvenlik gücünün önemli bir parçası oldu. Bu, BM şemsiyesi altında da olsa, Türk askerinin 1. Dünya savaşının sona ermesinden sonra ilk kez bir Arap ülkesinde konuşlanması anlamına geliyordu. Ayrıca Ankara ve Arap başkentleri arasındaki ilişkiler hiç olmadığı kadar yoğun bir hal aldı. Bunun dışında Türkiye ve Suriye arasında uzun süredir devam eden sorunlar çözüme kavuşmaya başladı ve iki ülke arasında serbest ticaret anlaşması imzalandı. Ve Türkiye, Suriye-İsrail görüşmelerinde doğrudan rol oynadı. Ancak AKP’nin Arap dünyasındaki bu hızlı ilerleyişi elbette hiç sorunsuz gerçekleşmedi.

AKP hükümetinin uğraşmak zorunda olduğu sorunlardan en önemlilerinden birisi Irak’ta yaklaşan Amerikan işgali oldu. Türk parlamentosu işgalin arifesinde, Amerikan güçlerinin K.Irak’tan geçişini sağlayacak tezkereyi reddederek büyük alkış aldı. Irak işgali Türkiye’de kendine yandaş-destek bulamadı ve bu da Arap kamuoyu üzerinde büyük bir yankı oluşturdu. Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, Amerika’nın bölgedeki politikalarının yapacağı olumsuz etkileri de dile getirdi. Ancak Türkiye, Irak’taki olaylara dahil oldu ve bu konuda her zaman tutarlı bir politika izlemeyi başaramadı.

Irak'taki Amerikan işgali kısa bir süre sonra, Türkiye Kuzey Irak'taki Amerikan kuvvetleri için önemli bir ikmal hattı haline geldi. Hemen hemen bütün diğer Arap devletleri gibi, Akp Türkiye’si de Irak’taki yeni mezhebi ve etniki yapılanmalardan kaynaklanan sorunları göremiyordu. Ve Irak’taki güvenlik ihtiyacı nedeniyle, Türkiye’ye Washington tarafından Sünni bölgelere asker göndermesi teklif edildi. Ankara bu daveti kabul etti ve böylece Irak’taki grupların güçlü muhalefeti ile karşılaştı. Türkiye doğal olarak, bölgedeki Kürt gruplara Amerika tarafından verilen destek yüzünden endişeliydi ancak kuzey Irak’ı bir sığınak haline getirmiş olan PKK ile mücadele konusunda atacağı adımlardan emin görünüyordu. Türkiye, 2007 senesinin sonlarında Kuzey Irak’taki PKK kamplarına askeri bir operasyon düzenledi. AKP hükümeti Beyaz Saray’a ve Maliki hükümetine yaptığı birer ziyaret ile bu duruma zemin hazırlamıştı zaten.

Türkiye’nin Filistin sorununa dair olan tutumu da bölgede yankı uyandırdı. Başbakan da dahil olmak üzere, Türk hükümetinin sözcüleri pek çok kereler İsrail’in Filistin karşısındaki sert tutumunu protesto eden açıklamalarda bulundu. Erdoğan, 2005 yılındaki Ramallah ziyaretinin ardından İsrail lideri Ariel Şaron ile bir araya geldi. Türkiye, birkaç ay sonra ise Pakistanlı ve İsrailli yetkililer arasında düzenlenen önemli bir toplantının organizasyonunda arabulucu oldu. AKP hükümeti, Amerika ve İsrail’den gelecek tepkileri dengelemek aracılığı ile 2007’deki Gazze-Ramallah sürtüşmesine değin Hamas hükümeti ile olan ilişkilerinde mesafeli oldu. Hamas lideri Halid Meşal, şubat 2006’da Ankara’ya geldi. Erdoğan tarafından değil Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından karşılandı. Ve görüşme dışişlerinde değil AKP genel merkezinde gerçekleşti.

Erdoğan’ın İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında teklif ettiği arabuluculuk Şaron tarafından reddedildi. Kasım 2007'de, şuanki Cumhurbaşkanı Gül, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez arasında Ankara'da bir toplantı düzenledi. Bu ikili arasındaki görüşmeler olağandışı değildi ancak toplantının Ankara’da olması önem arz ediyordu. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki bir başka tarihi dönüm noktası da, İsrail başbakanı Şimon Perez’in TBMM’de konuşması oldu. 27 Kasım 2007’de ise Türkiye diğer 40 ülke ile beraber, Bush yönetimi tarafından İsrail-Filistin görüşmelerinin başlatılması için düzenlenen Annapolis konferansına katıldı. Türkiye, Ortadoğu’daki barış sürecinin gelişiminde kararlığını vurgulamış bir ülke idi.Ancak Türk basınına göre Annapolis konferansına Türkiye’nin de katılımı için baskı yapan İsrail idi. Türkiye nihayet Filistin için olmasa da İsrail-Suriye arasında arabuluculuk yapmaya hak kazandı.

Aksa caminin altında İsrail kazıları araştıran Türk komitesi Kasım 2007’de raporunu yayınladı. Raporun sonucu İsrail’in kazılarda, ne yasal, ne de bilimsel olarak haklı olmadığı sonucu vardı. Komitenin raporu Türk-İsrail ilişkilerini bozacak bir muhteva içeriyordu. Daha önce, Olmert' ziyareti sırasında, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2.83 bilyon $ a ulaştığını ve 152 İsrailli şirketin, Türkiye'de faaliyette olduğunu açıklamıştı. AKP hükümeti, eylül ayında Suriye Deyr el-Zur yakınlarına yönelik bir İsrail hava saldırısının Türk hava sahasından geçtiğine dair haberler karşısında sessiz kaldı. Ekim ayında Türk enerji bakanı İsrailli bakan ile çok önemli bir anlaşma imzaladı ve birlikte Ceyhan Türk limanı ve Aşkelon İsrail limanı arasında petrol boru hattı inşa hedeflediklerini açıkladılar.

Arap kamuoyu tarafından bakıldığında AKP hükümetinin politikaları her zaman anlaşılır değildi. Eğitimli Araplar, Erdoğan hükümeti altındaki Türkiye’nin ekonomik büyümesini ve bölgede oynadığı rol karşısını görüyorlardı. Yine Arap kamuoyu Filistin sorunu karşısında Türkiye’den daha az pragmatik davranan, ilkeli bir güç olmasını bekliyordu.

Araplar, AKP’nin İslami geçmişe sahip ancak laik ve muhafazakar kadrolar tarafından yönetildiğini büyük ölçüde biliyordu. İktidara gelişinden altı sene sonra artık çok az Arap AKP’nin siyasal İslamı temsil ettiğine inanıyordu. 2007 yılında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında çıkan kriz, ardından 2008’de gelen kapatma davası üzerine düşünen pek çok Arap sorunların İslam’dan değil Türkiye’de yaşanan bir güç kavgasından kaynaklandığına inanıyordu.

Türkiye’de yaşanan bu çatışmalar, halklarının olduğu kadar Arap hükümetlerinin de ilgisini çekiyordu. Gerçekte Arap kamuoyunun Türkiye’ye bakışında birkaç ana esas vardı. Erdoğan hükümeti ile ana Arap başkentlerindeki ilişkilerinin önemli bir boyutunu Irak sorunu ve bu soruna çözüm arayışı içeriyordu. Diğer bir konu ise, bölgede hızla değişen siyasal yapılanma ve İran’ın nükleer konusundaki tavrın oluşturması muhtemel tehdit idi. Üçüncü konu, Suriye’nin Washington, Paris, Riyad ve Kahire tarafından uygulanan izolasyon çemberi kırmaya yönelik girişimlerine destek veren Türkiye'nin Arap mücadelesine katılımı ile bağlantılıydı. Tüm bunlar düşünüldüğünde, Arap hükümetleri Türkiye’nin sorunların çözümüne yönelik katılımından memnun olsalar da, yükselen bir bölgesel güç olması nedeniyle huzursuzluk da duyuyorlardı.

SONUÇ

85 senelik Cumhuriyet geçmişinde Türkiye, cumhuriyet muhafızlarının da beklemediği ölçüde, değişmeye devam etti. Bu esnada Arap halkları ve devletleri de bir değişim içerisindeydi. Ancak nasıl Cumhuriyet dönemi idarecilerinin Osmanlı mirasından tamamen kopuk olduğu söylemek basit bir yaklaşım olacaksa, Türk ve Arap halkları arasındaki ilişkilerin çok hızlı bir dönüşüm içerisinde olduğunu beklemek de yanlış olacaktır. Ancak kesin olan bir şey var ki; Ulus devletlerin ortaya çıktığı ve milliyetçiliğin yoğun olduğu dönemler dahi ilişkilerin tamamen kesilmesine neden olamadı. Türk gençleri artık atalarının mirası olan Osmanlıcayı ve inançlarının gereği olan Arapça metinleri okuyamıyor ya da Türk dili eskiden olduğu gibi Kahire, Şam ve Bağdat’ta konuşulamıyor. Ama Araplar ve Türkler en azından son 20 yıldır, ekonomik beklentiler, siyasi nedenler ve kültürel merak yanı sıra tarihsel özlemlerin de motive etmesiyle birbirlerini yeniden keşfetmeye başlamışlardır.

Türkiye yakın gelecekte, ne olursa olsun bir ulus-devlet gibi davranmaya devam edecek ve Suriye, Suudi Arabistan ve Mısır kendi ulusal çıkarlarını da gözetmeyi sürdürecekler. Öte yandan, Suriye-Türkiye sınırının açılması ve iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi sınırın her iki tarafında ekonomik canlılığa yol açtı ve Türkler ve Suriyeli Araplar birbirlerine yakınlaştırdı. Ancak Arap ve Türk halkları arasındaki yakınlık pek çok engelin üstesinden gelse bile, Türkiye’nin İsrail ile olan bağlantılarının bu ilişkileri zedeleme ihtimali vardır.

*Akademisyen-Yazar. El Cezire Belgesel televizyonu yöneticisi.

Kaynak: İnsight Turkey, mayıs-2009

 

Haber10 için İngilizce'den tercüme eden Peren Birsaygılı Mut

Bu haber toplam 1460 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri