Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

"Bu benim kaderim."

17 Ağustos 2008 / 11:45
"Demek ki, bu benim kaderim. Hatta bazen söylerken gözlerim yaşarıyor ki, gözleri yaşarmayan adamlardanım. Eksik bir adam olarak gideceğim."

Onu, röportaja ikna etmek oldukça zor. Biraz da olsa sizi tanıması gerek. Ara sıra da kendinizi hatırlatmanız… Ve karasularınızda ortak adacıklar olduğunu belli etmeniz… Bu anlamda Sporvizyon, Feridun Düzağaç, İzmir, Karşıyaka, Alper Görmüş, İhsan Oktay Anar, Nokta ve sosyoloji vb... bu adacıklardı. Bunun bir tehlike olduğunun farkındaydı: Samimiyet tuzak kurabilir, ortaya çıkan, okuyucuya hitap etmekten uzak, kendi aramızda kalması gereken bir sohbet olabilirdi. Aynı uyarıyı sıkça yapıp, röportajı toparlamamı salık verdi (Bu yönüyle Emre Aköz'e çok benziyor). Ne de olsa şifahi kültürün adamıydı. Üstüne üstlük yazının, damga gibi yapışmasından ürküyordu: “Yazı, mahkûmiyettir. Bu konuda çok orta yolcuyum. İpin ucunu kaçırdığım tek şey, Ahmet Hakan'a zibidi dememdi. Yazı, bir damga gibidir. Yazanı bile irkiltir. Ben orta yolu terk etmek istedim; ama yapamadım.”

Kaçmaktan kaçış olmadığını ne zaman fark ettiniz?

Kaçtığımdan emin değilim. Düzgün, kaçabilecek bir hayatım olmadı. 12 Eylül'den sonraki dönemde, Nokta dergisine girinceye kadar serserilik yaptım, işsiz kaldım. O zaman ansiklopedi furyası vardı. Onlara telifle maddeler yazarak yaşadım. Sonradan düzenli bir işe girdim; ama onu öyle kabul edemedim. Benim kaçış dediğim, daha çok zihnimin içinde gerçekleşen bir şey. Öyle kolay, hemen gerçekleşecek bir şey değil. Ben, 360 gün çalışıp, 5 gün tatil yapanların yaptığına kaçış denmesini de anlayamıyorum. Ben o 360 günün değerli ve kaçış olmasını isterim. İtiraf ediyorum, çoluğum çocuğum olsaydı, böyle yaşayamazdım.

Ama evliyken kaçmayı başarabiliyordunuz…

Evliydim ama benim kadar deli bir eşim vardı. O hekimdi, bir gün birdenbire önlüğünü poliklinikte bıraktı geldi. Birlikte işsizlik yaşamaya başladık. O arada da anladım ki bizim aşk dediğimiz şey, yoksul ve o genel düzenden yoksun hâlmiş. Biz birlikte hep asosyalleştik. Bu da bir kaçış. Başka adı da aşktı. Kaçış, benim kaçamayacağım bir hâl.

Tek kişilik kaçışa geçmek zor oldu mu?

İnsan sevdiğini aldatıyor, 'yalnızlık meleği'yle. Ben erkeğim ve benim gözümde yalnızlık, kadın. Aşkın en ateşli anında bile yalnızlık meleğim omzuma dokunurdu. Dolayısıyla çok zor olmadı. Ama sancılı oldu.

Sizi bekleyen hep aynı melek miydi?

Değişiyor, zaman içinde. İnsan gençken yalnızlığına ilişkin bile hayaller kuruyor. Ama hayallerimiz giderek azalıyor, yaşla birlikte. Hızla yaşlanıyorum. Yalnızlıkla müthiş bir tanışıklık var artık. Ama o meleğin değiştiğinin farkında bile değilim.

O melek kendisini de üretir. Sizi hayata karşı gard almaya zorladı mı?

Ben, can sıkıntısından ölecek çocuklar arasında yer alıyordum. Erken bir yaşta 'mızmız bir yalnız' olmaya isyan ettim. Hayatın dışına hiç çıkmak istemedim. Aşırı alınganlardan korktum. Benim kaçışım bir saklanma olsun istemedim. Benim kaçışım, Sartre'ın dediği gibi: “Cehenneme dönen başkalarından kurtulmak, kaçmak.” Modern insan kaçmak istiyor. Ama şu bir gerçek: Kaçamazsın. Modern hayat bütün delikleri kapatmış. Kaçacak mısın? O zaman şöyle diyor sana: “Kaçma; sana sanat vereyim… Kaçma; bugün çok güzel film izlettireceğim sana... Kaçma; internette her şeyi yaşarsın cinsellik, korku, dehşet...”

Kaçmayı unut…

Aslında kaçabileceğin gerçeğini bile unut. 6-7 yıldır bu konu üzerinde düşünüyorum. Kaçmak, sadece durmakla ilgili... Kaçmanın durup bakmak olduğuna inanıyorum. 'Slow-food' modasını bile bir direniş sayıyoruz. Ama mesele direnmek de değil, dışına çıkmak. Yavaş yemek yerken dahi önümüzdeki tabağa bakıyor muyuz? Durup bakınca, her şey değişiyor. Ben bunu birdenbire anladım.

Nesneler dünyasında modernite bu imkânı veriyor...

Aynen öyle. Hatta durup baktığın zaman fark ediyorsun, ne olup bittiğini. Çok sevdiğim bir çift vardı. Sürekli beraberlerdi; ne güzel aşk diye durup bakıyordum. Biraz daha bakınca fark ettim ki, kız şiddetle zayıflıyor. Sonra bu durum ilerledi ve 'anorexia nervosa' hali ortaya çıktı. Ama sevgilisi farkında değil. Çektik kenara, “Farkında mısın, anormal zayıfladı bu kız.” dedik; “Aaaa” diye tepki verdi. Oğlanın, sevgilisine bakmadığı için onun anorexia olduğunu anlaması üç ayı buldu ya! Bakmıyor ki görsün. Bakmak da, durmakla olabilir.

Hayatın devinimine kayıtsız kalmak… O halde sen kaçarken, hayat da seni terk ediyor…

Çöp gibisin; içine giriyorsan da o hıza katılman lazım. Bir tür köle…

Şehirlerarası geliş-gidişlerde, hızın izafiyeti dikkatinizi çekiyor mu? Mesela, İzmir'den İstanbul'a gelen bir insan, yaşamın hızı karşısında afallar; tersi durumda da yavaşlığından sıkılır.

Çok doğru. O yüzden de 'bir yer'li olmamak lazım. Son dört-beş yıldır kendimi bir yere ait olmaktan çıkarttım. İstanbul'u çok seviyorum; ama buralı değilim. İzmir'de hoş şeyler buluyorum; ama oralı olsaydım çok sıkılırdım. Tuhaf biçimde; ayrılırken o şehri tanıdığını anlarsın. Turistlerde çok olur bu. Havaalanı yolunda o şehirde fabrikalar olduğunu, işçiler ve öğrenciler olduğunu, mutsuzlar insanlar olduğunu -ki turistler gittikleri şehirde hep mutlu insanların olduğunu sanır- görürler. Kaçışın olumlu tarafı bu.

Bakarken, hayatın sizi korkuttuğu oldu mu?

Bazen can acıtır. Çünkü olgunluk ister. Bu, zamanla oluşacak bir şey. Kaçmak, devrimci ve delice bir eylemdir. Ama her istediğinde yapamazsın. Borçların var ya da çok sevdiğin birisi kanser. Nereye kaçıyorsun? Böyle zamanlarda kaçmak, haksızlıktır. O 'terminal' dönemde, çok sevdiğin o insana -bütün üzüntüne rağmen- bakarsan çok şey görürsün. Bu haliyle de kaçış çok olumlu. Gilles Deleuze'den yıllar önce okumuştum: “Kaçış, bir oluş hali olmalı. İnsan çiçek olmalı, taş olmalı.” Yakın dönemde bir çiftçinin ne kadar farklı bir dili olduğunu fark ettim. O, bitkilerin başka bir ritmine bağlı kaldığı için bitkinin kendisi olmuş. Böylece modern hayattan kaçmış.

Kaçışın devrimci yanı, insana kendini keşfettirmesi. Modernite bu keşfi nasıl dönüştürüyor?

İnsanı köleleştiren hayat, kaçmaya hep olumsuz bir anlam yüklemiş. Çünkü emek kaybı oluyor. Bunun etiği de var. Kaçan adam ahlaksız, kaçmayan adam ahlaklı gözüküyor. Modern hayat; kendine özgü, sağlam ahlakı olan da bir hayattır. Özellikle, sosyoloji bilmeyen modern hayat eleştiricilerinin böyle bir yanılgısı da var. Modern hayatın bize gösterdiği gibi olumsuz değil, olumlu yönlerini de görmemiz lazım. Bir tanesi, senin söylediğin gibi keşfetmek… Örneğin tasavvuf, kişinin kendisini keşif yoludur. Ama onun içinde bir de halvet var. Dostlar meclisinden çıkıyorsun, keşif için. Dolayısıyla kaçmak, modern hayatın söylediği gibi olumsuz bir şey değil.

Mekânı nereye koyuyorsunuz?

Bu soruyu çok önemsiyorum. Durmak ve bakmak, mekânsız olmaz. Durup bakman da gerekmiyor; mümkünse hep aynı yerde durman ve hep aynı yere bakman lazım. Bana diyorlar ki: “İstanbul'u seviyorum diyorsun; niye hep aynı yerlere gidiyorsun?” Ben o noktalar olduğu için İstanbul'u seviyorum. O mekânlara gidebildiğim için o yolları seviyorum. 30 kilometrelik bir yol var hayatımda, o yolu gitmek benim için çok önemli. Ege'de bir yol bu…

Burada tasavvufi bir anlam da var. Sürekli aynı yere baktığında, görürsün ki orası da sana bakar.

Çok güzel söyledin. Modern hayatının rutinine karşı tekmeyi vurmanın tek yolu ritüeldir. Ritüel, rutinin karşılıklı iletişime zorlanmış halidir. Bir bahçıvan gibi bahçe sulamaya geçiyorsan; o bahçe seninle konuşur. Sendir, artık.

Hiç doğmamış olmayı isterdim

Vatan gazetesine oldukça aykırı sayılabilecek bir muhafazakâr diliniz var; ama muhafazakârlığa aykırı gelecek kadar da dişi bir dil bu.

Hepsi doğru. Eskiden bununla çok uğraşırdım. Şimdi sadece kendimle uğraşıyorum. İnan, gençliğimde bu noktaya geleceğimi hiç düşünemezdim. Bitsin isterdim bu hayat.

Bitirmeyi düşündünüz mü?

Hayır, ben hiç doğmamış olmayı isteyenlerdenim. Bunda hâlâ ısrarcıyım. İntiharı hiç düşünmedim.

Gündelik hayatı edebi bir dille ifade edebilmenin, sizi imrenici kıldığını düşünüyor musunuz?

Bunu hoş buluyorum kendi adıma. Başkası yaptığında da hoşuma gidiyor. Bu anlamda sevdiğim yazarlar da vardır.

Bu yönüyle Ahmet Altan'a çok benziyorsunuz…

O siyaseten çok cesur, az kuşkulu bir yazar. Ben siyaseten çok kuşkulu bir yazarım. Fakat edebi olarak gerçekten bir benzerliğimiz var. Ben okurumun benimle seyahate çıkması, kahve içmesini seviyorum. Ama benim gibi düşünmesini değil, benimle birlikte düşünmeye başlamasını istiyorum. Aynı kanaatte olmayalım; ama düşünmeye kışkırtayım. Burada Ahmet'ten ayrılıyorum.

Çocuk sahibi olmak için geç kaldım, bunu söylerken bile gözlerim doluyor

Yaşadığınız ilişki nedeniyle sürekli magazinin göbeğine çekiliyorsunuz. Oysa suskunsunuz; üstelik karşı tarafın bilgelik atfettiği bir suskunluk bu.

Minnet duygusu gibi görünüyor; ama altında açık bir sevgi var. Ayrıldıktan sonra daha çok anladım bunu: Sevmek, kaybın bilincinde olmaktır. Hatta aşk budur.

İçinizde kalan tek ukde, kız çocuğu sahibi olamamak. Bunu, yaşadığınız hayatın size ödettiği bedel olarak görüyor musunuz? Çok mu bencil davrandınız kendinize?

Tartışmasız biçimde bencillik diyeceğimiz var. Benmerkezcilik… 30'lu yaşlarımın sonuna kadar o harala gürele, o kavga içinde benmerkezci bir tutum aldım. Hayatımın içine çocuk sokmak fikri hep uzakta kaldı. Senin röportajda ilk sorduğun sorunun cevabıydı, bunun altındaki. Ben hayatta hep kaçış anında bulundum. Hiçbir yere ait olmadım. Çocuk yapmak, bana uygunsuz bir şey gibi geliyordu. Tam da kız çocuğu istediğimi düşündüğüm anda, 40'lı yaşlarımda benim için geç olduğunu anladım. Demek ki, bu benim kaderim. Hatta bazen söylerken gözlerim yaşarıyor ki, gözleri yaşarmayan adamlardanım. Eksik bir adam olarak gideceğim. Kabullendim bunu.

(Fatih Vural / Zaman)
Kaynak:
Bu haber toplam 1144 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri