Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Darbe öncesi cinayetleri asker mi işledi?

05.08.2010 11:54
12 Eylül öncesi işlenen cinayetler, darbeye zemin hazırlamak için asker tarafından mı yapıldı? Evren bu soruyu yanıtladı;

 

Üstünden 30 sene geçmesine rağmen hala hafızalardan silinmeyen 12 Eylül öncesi işlenen cinayetlerin, 12 Eylül darbesine zemin hazırlamak için asker tarafından yapıldığı iddialarına, o dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'den yanıt geldi!..

Evren Paşa, Sözcü gazetesinde yaptığı röportajda kendisine sorulan bu soruyu adeta bağırırcasına, "Bu edepsizliktir... Vicdansızlıktır... Asker vatandaşı öldürü mü? Bu iddiaları yayanlarda Allah korkusu yok mu?" diye yanıtlıyor.

Ardından da Evren şu sorulara yanıt veriyor; Neden korkaklıkla itham edildi? Süleyman Demirel'in büyük hatası neydi? Genelkurmay, Demirel'e neden uyarı mektubu yolladı? Demirek, Evren Paşa'yı oyaladı mı?

İşte röportajdan ilgili bölümler;

CİNAYETLERİ ASKER Mİ İŞLEDİ?

- 12 Eylül öncesi işlenen ci nayetler, asker tarafından mı yapıldı?

"Bu edepsizliktir! Çok çirkin bir iftiradır... Asker hiç kendi vatandaşını öldürür mü? Bu iddiaları yayanlarda hiç Allah korkusu yok mu? Asker vatanı, halkı için görev yapar. Bunun için ölümden bile korkmaz. Türk askeri işte böyledir... Böyle bir dedikodu ancak ülkeyi bölmek Vatandaşı birbirine düşman etmek isteyenler tarafından çıkartılabilir. Yazık... Yazık... Çok yazık... Bunu duymak beni fazlasıyla üzdü!.."

12 Eylül öncesine dönen Kenan Evren, 'Devlete müdahale fikri nasıl geldi?' sorusunu şöyle yanıtladı;

"21 Nisan günü İstanbul'da adliyeye götürülen 23 siyasi ve adli tutuklu cezaevi arabasından kaçtı. Sanki vaktiyle "cezaevleri yol geçen hanı oldu" diyen Demirel'le alay ediliyordu.

22 Nisan günü ise, Tarsus'ta yolu tıkayan göstericilerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada 9 kişi öldü... Ve Türkiye'nin diğer şehirlerinde 11 olmak üzere bir günde 20 kişi öldürülmüştü.

Artık ölü sayısı yavaş yavaş 20'lere dayanmaya başlamıştı. Hiç unutmuyorum... 24 Nisan tarihli not defterime şunları da yazmıştım;

Durum hiç de iyi değil. Hiçbir şeyin halledilebildiği de yok! Galiba sonunda bu işe müdahale etmek zorunda kalacağız. Kuvvet komutanları ile yaptığımız görüşmede önümüzdeki haftaya da beklemenin uygun olacağı düşüncesine vardık.

Eğer durum böyle devam eder ve partililer bu anlayışsızlık içerisinde olurlarsa bir müdahaleden başka çıkar yol kalmıyordu.

KORKAKLIKLA İTHAM EDİLDİM

İşte ilk müdahale tarihi bu tarihte kafamıza yerleşmeye başladı. Gerçi her an bir müdahale zorunluluğu ile karşı karşıya kalabileceğim ihtimalini aklımızdan çıakrmıyor ve hazırlıklarımızı ona göre yapıyorduk. Ancak mecbur olmadıkça bu yola başvurmamaya ben şahsen kararlıydım. Zira bundan önce yapılan 27 Mayıs 1960 müdahalesi ile 12 Mart 1971 müdahalesinin yurdumuza ve özellikle Türk Sillahlı Kuvvetlerimize verdiği maddi ve manevi zararları görmüş ve içinde yaşamıştım.

Derhal bir bir müdahalenini gerekli olduğuna inanan çevrelerin beni korkaklık, pısırıklıkla itham ettiklerini tahmin ediyordum. Bu yönede mektuplar da alıyordum. Ancak ne olursa olsun bıçak kemiğe dayanıncaya kadar sabretmeye kararlıydım.

ERBAKAN'IN KADAYIFI

Nisan ayının sonuna geldiğimizde anarşik olaylar mütamadiyen tırmanma gösterirken, Demirel hükümetini dışarıdan destekleyeceğini söyleyen Erbakan milletle alay eder gibi, Demirel'i ziyaret ediyor ve basının önünde Demirel'e getirdiği kadayıf tepsisisnden kadayıf ikram ediyordu.

O dönemi yaşamamış olanlar bunun anlamını kavrayamayabilirler. Onun için bu kadayıf meselesini izah etmek istiyorum;

Hükümetin icraata başladığı sırada Başbakan Demirel, 100 günlük bir icraat programı yaptığını ilan etti. İşte bu 100 gün dolduktan sonra Erbakan, hükümetin bu süre içerisinde bir şey yapamadığını ileri sürerek, 'zaman zaman fırına sürdüğüm kadayıf tepsisine bakıyorum, kadayıfın altı kızarmaya başladı' der ve sözde bu hükümetin de sonunun geldğini alaylı bir şekilde ima etmek isterdi.

Şimdi, kadayıf tepsisi ile Demirel'e gelip pişmiş olan kadayıftan ona ikram etmek suretiyle, artık senin de sonun geldi demek istiyordu. Böyle gayri ciddi bir partinin başkanının sözü ile yola çıkmanın hali elbette bu olurdu.

DEMİREL'İN HATASI!..

Maalesef Cumhuriyet Halk Partisi de Adalet Partisi de bu parti ile koalisyon kurdu. Fakat her ikisi de hüsrana uğradı. Bu iki büyük parti birbiri ile bir araya gelemiyor da böyle bir partinin başkanına güvenerek koalisyon kuruyor Demirel...

Millet büyük çoğunluğunun akıl erdiremediği nokta işte budur!.. Bu ufacık parti seneler boyunda iki büyük partiyi elinde oynattı ve memleketin mukedderatı üzerinde maalesef söz sahibi oldu.

Erbakan'ın bu tutumu karşısında, Demirel'in kendisinden, Adalet Partisi hükümetini destekleyip desteklemeyeceği konusunda ciddi bir söz alması gerekirken, hükümetten ayrılmama pahasına Erbakan'ın bu hoş olmayan sözde esprisine cevap veriyor.

Kadayıfı afiyetle basın mensuplarının önünde yiyor ve sonra da;

'Hoca benim kilomun eksikliğini farketmiş... Onu tamamlamaya çalışıyor' demek suretiyle mukabil bir espri yapıyordu. Millet kan ağlarken bunlar milletin gözünün içine baka baka sanki milletle alay ediyorlardı. Bunlar kadayıf yerken, bu ay içerisinde yurt sathında 803 olay olmuş... 27 Aralık 1979'da ilk uyarı mektubumuzu yapmıştık ve bu olaylar sonucu 247 vatandaş ölmüş, 475 vatandaş yaralanmıştır.

Cumhurbaşkanına verdiğimiz uyarı metubu Cumhurbaşkanı tarafından Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanları'na iletildi. Bu arada Başbakan'a da yapılması gereken işlerle ilgili bir liste vermiştik. Ancak, o gün hiç bir işlem yapılmadığını, sanki mektup verilmemiş gibi vurdumduymazlık içinde bulunduklarını, bizi oyalayarak zaman kazanmak istediklerini ortaya koydular.

İKİNCİ UYARI MEKTUBU!

Bu durum karşısında ne yapacağını düşünen Kenan Evren, ikinci bir uyarı mektubu yollamak istiyor fakat bu fikrinden vazgeçiyor.

Çünkü o mektubun verilmesinin, muhalefet partilerine ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi'ne, mevcut iktidarı devirmeleri için fırsat vermekten başka bir fayda sağlamayacağına inanıyordu.

Cumhurbaşkanı da hala seçilemeyince, Kenan Evren, Savunma Bakanı olan A. İhsan Birincioğlu ile biraraya gelip şunları söylüyor;

'Bu iş halledilmedikçe Meclis'in hiç bir işe el atacağı yok. Cumhurbaşkanlığı makamı bu kadar hafife alınmaz. Hem millete hem de dünyaya rezil oluyoruz. Başbakan'a söyleseniz de bu mesela artık halledilse. Zira, Silahlı Kuvvetler olarak biz de endişe duyuyoruz'

Birincioğlu bu hususu defalarca Başbakan Demirel'e söylediğini, bu akşam Başbakan'ın benimle bu konuyu konuşacağını söyledi.

Hakikaten, Demirel akşam üzeri beni Harici'ye Köşk'üne çağırdı. Bir saate yakın görüştük. Fakat, hiç Cumhurbaşkanı seçiminden bahsetmiyordu. Maksadını anlamıştım, beni oyalamaya çalışıyordu.

Kendisine; Bu güne kadar gelmiş geçmiş iktidarların o bölgede uyguladıkları yanlış politika yüzünden yörenin patlamaya hazır barut fıçısı haline geldiğini anlatmaya çalıştım... Öte yandan, Diyarbakır'da sıkıyönetimin ilk anda değil sonradan ilan edildiğini söyledim. Bu arada Cumhurbaşkanlığı konusunu açtım. Bir an önce meselenin halledilmesi gerektiğini söyledim.

Bunun üzerine bana şöyle dedi; 'Evet... iş o noktaya geldi. Yugoslavya Cumhurbaşkanı Mareşal Tito'nun cenaze töreni için Belgrad'a gideceğim. Orada Ecevit'le buluşacağız. Kendisiyle bu konuyu konuşacağım'

BELLİ Kİ BİZİ OYALIYORDU!

Sanki Türkiye'de konuşmak mümkün değilmiş gibi Yugoslavya'da cenaze töreninde buluşacak... Ve bu kadar mühim bir konuyu ayaküzeri konuşacaktı. Bellki bizi oyalıyordu...

Bu görüşmeden sonra kanaat getirdim ki, Demirel bizi yanlış yollara sevketmek istiyor."

Bu haber toplam 1200 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri