Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Devrim Nostaljisi-Analiz

31.03.2010 17:52
Türkiyedeki kemalist elitlerin 1980 sonrası muhafazakar geleneğe yönelik hamlelerinin ardında 1930 şartlarına ait bir devrim nostaljisi mevcut.

Türkiyedeki kemalist elitlerin 1980 sonrası Özal, Erbakan ve Erdoğan üçlüsünde temsil edilen ve kökleri demokrat partiye uzanan muhafazakar geleneğe yönelik hamlelerinin ardında 1930 şartlarına ait bir devrim nostaljisi mevcut.

Dilaver Demirağ / Özgün Duruş

Gündelik haber akışı içinde olayları izlerken bir çok olayaın köklerinin daha eskiye dayandığını görmeyiz çoklukla. Nitekim neden ordunun balyoz planları yaptığı, ergenekon  adıyla bir gizli örgütlenme içinde olunduğu, yada cumhuriyet mitingleriyle CHP’nin direnciyle, CHP’li kadınların çarşaf yırtarak neyi ifade etmek istediklerine dair eğer bu yönde aydınlatıcı bilgiler verilmiyorsa meseleleri daha çok yandaş karşıt ekseninde yorumlarız.

Ama bu saydığım olayların tümünü de bir araya getiren bir ortak bileşen var: Nostalji ve bu eksende icad edilen gelenek. Nostalji denince çokluk aklımıza bir zamanlar TRT televizyonunda Sezen Cumhur Önal’ın romantik bir ses tonu ile eski 45 likler çalması akla gelir.  Zaman hızlı akıp gittiğinden araya mesafe girdiğinden bellk geçmişe tutunmak ister kimi zaman. Nostaljinin temelinde de bu var. Modernleşme zamanı hızlandırıp değişimi yegane değer haline getirince geçmişe tutunma ihtiyacı duyuluyor.

Kemalistler içinde aynı durum söz konusu. Onlar da değişine dünyada, farklılaşan konjontürde egemenliklerini kaybedince onlar da geçmişe inkilapların henüz taze olduğu tek parti döneminin koşullarına dönerek oraya tutunmaya çabalıyorlar. Konuya tam da bu eksende yaklaşan bir kitap mevcut piyasa da. Esra Özyürek tarafından Boğaziçi Üniversitesi yayınlarından çıkan Modernlik Nostaljisi, Kemalizm, Laiklik ve Gündelik Hayatta Siyaset başlıklı kitap kemalistlerin kendi modernlik anlayışlarını muhafaza edebilmek için nasıl sınırları aşatıklarını gösteriyor. Esra Özyürek bu kitabında, laik devlet ideolojisi, politikası ve sembolizminin ev, işyeri, piyasalar, sivil toplum gibi özel alanlarda nasıl yeni bir hayat ve meşruiyet bulduğunu anlamaya çalışıyor. Yazar ‘nostalji’ ve ‘toplumsal bellek’ kavramları üzerinde sıklıkla durarak geçmişe, özellikle de cumhuriyetin ilk yıllarına duyulan özlemin, toplumun belirli bir kesimini nasıl harekete geçirdiğini ve kamusal-özel, siyasal-siyasal olmayan, meşru-gayri meşru diye görülen alanlar arasındaki hızla aşılan sınırları araştırıyor. Kemalist siyasal, entelektüel ve askerî elit ve onların destek gördükleri sivil kesimlerin, siyasal İslama karşıt olarak, kendi ideolojilerini ve mevkilerini korumak için devlet otoritesi dışında piyasa güdümlü neoliberal sembollerden sık sık yararlandıklarını savunuyor.

Konuya bu eksende bakarsak Ertuğrul Özkök, Can Ataklı,Ayşe Arman, Bekir Coşkun, Fatih Altaylı gibi birbirinden farklı ama seçkincilik noktasında ve tüketim kültürünün beyaz modernliği konusunda ittifak içinde olanlar ile darbeci paşaların hangi düzlemde bir arada oldukları da netlik kazanıyor. Muhafazakarlık onlar için taşralılığın, geri kalmışlığın henüz medenileşememenin sembolü. O yüzden de çarşaftan, başörtüsüne islami semboller ve islami değerler etrafında techiz olmuş bir partinin iktidar olması bu kesimleri nefret duyduklarına karşı birleştirmeye yetiyor.

Nostalji aynı zamanda yeniden icad edilen bir gelenek anlamına da gelir. Nitekim nostalji konusunda hayli geniş bir eksende kuşatıcı bir kitap yazan Savetlana Boym

“Modern nostalji, mitik geri dönüşün olanaksızlığı için, açık sınırları ve değerleri olan büyülü bir dünya’nın yitirilmesi için tutulan yastır, bu nostalji menevi bir özlemin seküler ifadesi, bu mutluluğa, hem fiziksel hem de manevi bir eve, tarihe girmeden önceki cennete özgü zaman ve mekan birliğine duyulan bir nostalji olabilir. Nostaljik bireyler manevi bir muhatap ararlar. Sessizlikle karşılaşınca unutulmaz işaretler arar ve çaresizlik içinde bunları yanlış okurlar”

Diyerek adeta kemalist zihnin nostaljik ve aynı zaman da pagan köklerini ortaya koyacak ipuçlarını veriyor bize. Balyozdan Başbuğun açıklamalarıan dek kemalist çevrelere hakim olan şakınlık, çaresizlik duygusu tam da bu yanlış okumadan kaynaklanıyor. Çünkü onlar hala 1930’lar modernliğinin mitik zamanının geride kalıp dünyanın ve Türkiye’nin tarihsel zamana girdiğini fakedemiyorlar. Değişimi okuyamadıkları içinde yanlış okumalar ile arkaik denecek davranışlar ortaya koyuyorlar. Ancak yas tecrübesi kimi zaman tehlikeli bir saplantıya da neden olur. Zararsız bir durum olan melenkoli aslında kayıpla yüzleşememe, kayıp olduğunu düşündüğü nesneye saplantılı bir tutkuyla bağlanmayı ifade eder. Bu durumda da kemalizm “ya toprağın olursun ya benim diyen” bir aşık gibi cinayet işlemeye uygun hale geliyor. Balyozun kanlı provakosyanlarının, ergenekonun planlarının ardında bu tehlikeli tutku, yas tutarak yas durumu içinde kayıpla baş edecek bir süreci geçiremeyi kayba duyulan tehlikeli saplantı hali var. Kemalist zihin ölen karısını mumylayarak onu yaşatan koca gibi davranıyor. Kuşkusuz kemalist seçkincilerin zihninsel yaralanmalarını ve bunun getirdiği bilinçaltı sorunları psikanilitik bir biçimde daha da geniş analizler ile ele almak mümkün. Mesela atık kavramı ve bunun getirdiği başedememe durumu gibi çeşitli analiz metodlarına başvurmak olanaklı.

 Devlet Aklı

Alman Düşünür hegelin devleti aklın cisimleşmesi, mutlak tin olarak adlandırdığı ruhun tarih içindeki yolculuğunun tepe noktası olarak görmesi gibi kemalist seçkincilik de devleti ve egemenliği kendi mutlak akıllarının cisimleşmesi olarak görüyorlar. Devlete duyulan bu sadakat kendini askerler ve yargı mensuplarında gösteriyor. Onların mantığını anlamak için başvurmamız gereken bir başka isim daha var. Nazi hukukçusu Carl Schimitt. Onun nezdinde siyasetin ilahi ya da teolojik bir amacı vardır. Bu amaç egemenliktir. Parlementer demokrasiye ve liberal hukuk anlayışna olan karşıtlığının arka planında da bu yatar. Çünkü  bu iki sistem egemeni sınırlandıran şeylerdir. Egemenlik mutlak bir şeydir. O nedenle de egemenin egemenlik hakkını kullanmasını zayıflatmak sistemi zayıflatır ve siyaseti olanaksızlaştırır. Balyoz plancısı Çetin Doğandan, 3. Ordu Komutanı Saldıray Berke uzanan ve onların koruyucusu Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a  ve yargı bürokrasininin tepe noktasında yer alan HSYK, Yargıtay ve Danıştay da cisimleşen bu devlet aklı nezdinde de egemenliğin yurttaşların temsilcisi siyasi partilere hele de sistemin asla kabul etmediği düşman bir siyasal oluşum geçmesi kabul edilemez. O yüzden hukukun ve anaysal sistemin askıya alınabileceği bir olağanüstü durum mantığı içinde hareket ediyorlar. Hukuk onlar nezdinde egemenliğin bir parçası olduğu için askıya alınabilir. Schimit bunun için İstisna kavramını kullanıyor. Yani Anayasal düzene ara verilen durum. Buna karar verecek kişide bizzat egemendir. Çünkü egemen hukukun hem içindedir hem de dışında. Bu nedenle onu hukukla sınırlandıramazsınız, hukuku yapan, onu yaratan egemen olduğu için onu sınırlandırmaya kalkışmak bir kirz durumu yaratır ve bu durumda buna kalkışan bunu yaptığına pişman edilebilir. Anayasa Mahkemesini 387 kararı ile Balyoz darbe planı arasında bir fark olmamasını nedeni de budur.

Hasılı kemalizm saplantılı bir hasta durumunda, dünya düzeni ulus devlete sermayenin bekçiliği rolü vererek onun egemenliğini ciddi anlamda sınırlandırdı. Onlarsa bunun farkında değiller. Bu nedenle paranoid-şizofreni teşhisi içinde ele alınacak bir egemenlik saplantısı içindeler. Tam da bu nedenle AKP bu sisteme müdahele ederek oyunu bozuyor, Başbakan’a suikast niyetinin ardında da bu yatmıyor mu zaten.

Bu haber toplam 808 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri