Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Dindarlar laikliği nasıl korur?

12 Mayıs 2008 / 02:45
Mümtaz'er Türköne'nin yazısı
Başbakan, Newsweek'e verdiği röportajda, AK Parti hükümetinin, "dindar bir insanın laiklik fikrini koruyabileceğini kanıtladığını" söylemiş.

AK Parti'nin "laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak" iddiası ile kapatılma tehdidi ile karşı karşıya olduğu şu evrede, Başbakan'ın bu sözü partisini savunma gayreti ile söylediği düşünülebilir. Ama belki de, şu sıkıştığımız dar alandan çıkmak, ülkeye rahat nefes aldırmak için, Başbakan'ın yaptığı gibi iddiaları ters yüz etmemiz lâzım.

Tersinden okumayı daha ileri götürelim. "Dindar bir insanın laiklik fikrini koruyabileceği" tezini, gerçekte "laikliğin dindarlar tarafından korunduğu" iddiasına dönüştürelim. Aslında bu iddiayı temellendirirken, Türkiye'de birilerinin koruduğunu iddia ettikleri şeyin laiklik değil, bambaşka bir şey olduğunu göstermek mümkün.

"Laikliğe dokundurtmam" diyenlere öncelikle laikliğin somut bir "şey", bir "nesne" veya "varlık" olmadığını hatırlatalım. Laiklik, birilerinin ırzına göz diktiği, birilerinin de kirlenmesin diye namusuna bekçilik ettiği bir nazenin değil. İçeriği hakkında tartışmaya girmeden, korunan şeyin bir prensip, bir ilke olduğunun; üstelik bu ilkenin anayasal düzeyde kabul gördüğünün altını çizelim. Koskoca bir hukuk sisteminin, ülkeye şamil siyasî düzenin dayandığı en temel ilkelerden birinden bahsediyoruz. Bu ilke ilahî bir düstur değil. Birilerinin koruması altında dokunulmazlık kazansın diye icat edilmemiş. Bu ilke insan aklının, tecrübesinin sonucu şekillenmiş; toplumu daha sağlıklı ve huzurlu kılmak için geliştirilmiş, insanları barış içinde yaşatmak için devletin eline verilmiş çok etkili bir hukuk prensibi.

Soracağımız soru son derece basit: "Laiklik prensibinin yaşaması kimlerin çıkarına uygun?" Bu prensibin yaşaması toplumun önemli bir ihtiyacını karşılamasına, toplumun bu prensibin hüküm sürmesinden çıkarının olmasına bağlı. Laiklik "kanımızın son damlasına kadar" edebiyatı ile değil, toplum tarafından içselleştirildiği zaman saltanatını sürdürür.

Dindar insan, inançlarını bireysel hayatına rehber yapan insandır. Topluma, kendi inançlarını merkeze alarak bakar. Böyle bakınca da ister istemez önce başka inançları görür. Bu "başka inançlar" zannedildiği gibi başka dinler değil, aynı dinin dairesi içinde yer alan farklı yorumlar ve yaşam biçimleridir. Laiklik öncelikli olarak işte bu dindar insanı, kendisinden farklı inanan başka dindar insanlar karşısında korur. Laiklik prensibi, bu karşı karşıya gelişlerin çatışma çıkmadan çözümüne hizmet eder. Dindar insanların kendi aralarında karşı karşıya gelme ihtimalleri, her zaman din dışı bir hayat yaşayanlarla karşılaşma ihtimallerinden daha yüksektir.

Dindarlaşma sosyolojik olarak, acımasız bir hayata karşı güven ve huzur arayışıdır. Laikleşme ise bu arayışın tamamlayıcı unsurudur. Zira laiklik, kendi güven ve huzurunu bir şekilde inşa etmiş olanların, dış dünya ile kendi aralarında sağlıklı ilişki kurmalarına imkân verir. Soyuttan somuta geçelim: Bizim yakın tarihimizde de görüldüğü üzere dünyanın her yerinde dinî radikalleşme, profan hayat yaşayanları değil, farklı dindarlıklara savaş açmaktadır.

Laikliği sosyal barışın kurucu unsuru, halkın ortak çıkarını sürdüren bir araç olmaktan çıkartıp silahın gölgesinde korunan "dokunulmaz" bir varlığa veya seçkinlerin ayrıcalıklı konumlarını sürdürmek için arkasına saklandıkları bir zırha dönüştürdüğünüzde, siyasî rekabetin yıpratıcı malzemesi olarak kullandığınızda bu prensibe zarar verirsiniz.

Laiklik, toplumun geniş kesimlerini devletten uzak tutmanın bir aracı olarak paspas gibi çiğneniyor. Ama yine o geniş kesimler tarafından kabul görüyor. Laikliği dindarlar yaşatıyor; bir ideolojik araç olarak savaş alanına sürenler ise çirkinleştirip, işe yaramaz hale getiriyorlar.

Kaynak:
Bu haber toplam 634 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri