Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Doğan Nasıl Medya Patronu Oldu?

17 Eylül 2008 / 09:32
Hürriyet'i de satın aldıktan sonra en büyük medya gücü hâline gelen Doğan'ın siyasetle tartışılan ilişkileri:
Türkiye'de yine bir medya-siyaset kavgası yaşanıyor. Doğan Grubu ile Başbakan Erdoğan karşı karşıya. Bu kavga öncekilerden biraz farklı; medyaya borçlu olmayan güçlü tek parti iktidarının karşısında sektörden bile destek alamayan bir medya grubu var.


Türkiye'nin tam da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün tarihî Ermenistan ziyaretine kilitlendiği gün patladı olay. İki ülke ilişkileri açısından bir ilkin ve bölge açısından da çok önemli bir dış politika gündeminin yaşandığı gün, Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin Güngören Gençlik Kolları kongresinde yaptığı konuşmada, Doğan Medya Grubu sahibi Aydın Doğan'a çok sert eleştiriler yöneltti. Başbakan'ı bu kadar öfkelendiren, bir süredir Doğan Grubu gazetelerinde manşetlerden inmeyen Almanya'daki Deniz Feneri Derneği davası ve iddianamesiyle ilgili haberlere adının karıştırılmasıydı. Haberlerde Başbakan'ın dernekten para aldığı imalarına yer veriliyordu. Erdoğan bu iddialara karşılık hodri meydan dedi ve karşı atağa geçti: “İspatlayamazsanız ahlaki değerler noktasında nasibini almamış birisisiniz.”

Bununla da yetinmedi, bu haberlerin Doğan Grubu'nun yasal olmayan ticari taleplerine olumlu cevap vermediği için yazılıp çizildiğini söyledi, somut örnekler eşliğinde… Hilton arazisinde plan tadilatı izni, Ceyhan'da rafineri projesi ve CNN Türk'ün karasal yayın talebi gibi… Bu gelişme üzerine, ertesi günkü gazete manşetlerini Gül-Sarkisyan buluşması değil, Erdoğan-Doğan kavgası süsledi. Türkiye çok tanıdık bir kavgayı yeniden yaşıyor şimdi.

Bu meseleyi iyi anlayabilmek için, sadece güncel tartışmayı izlemek yeterli değil. Konunun temeli, Türkiye'deki medyanın sahiplik yapısında yaşanan ciddi dönüşüme kadar uzanıyor. Hep konuşulan medya-siyaset-ticaret üçgeninden bahsediyoruz. Başbakan'ın Güngören konuşması, bu üçlü sacayağından kaynaklanan sorunların göstergesiydi aslında. Konu, bir medya patronunun talepleri; ama talep edilenler, medyaya ait işler değil!

İŞ ADAMLARININ MEDYAYA GİRİŞİ

Gelinen noktayı analiz edebilmek için iş adamlarının medya sektörüne girişini ele almak gerekiyor. Gazetecilikte Bab-ı Âli dönemi yaşanırken, medya patronlarının mesleği de gazetecilikti. Hürriyet'in eski sahibi Simavi ailesi ile Milliyet'in eski patronu Karacan ailesi, bir zamanların efsane gazetesi Tercüman'ın kurucusu Kemal Ilıcak, bunların en meşhurları. Medya sektörünün 'Bab-ı Âli' diye anıldığı zamanlar durum böyleydi; ancak 80'lere gelindiğinde tablo değişmeye başladı. Dışa açılan ve zenginleşen Türkiye'de, iş adamları için iki yeni sektör gözde hâle geldi: finans ve medya. Bazı iş adamları hem basın hem de banka patronu olma yarışına girdi. Aydın Doğan ismini de o dönemde duydu kamuoyu.

Bugün Türkiye'deki medya iktidarının temsilcisi konumundaki iş adamının yükselişi, kurucusu olduğu vakfın internet sitesinde şöyle anlatılıyor: “1936 Gümüşhane Kelkit doğumlu Doğan, 1956-60 yılları arasında İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi'nde okurken ticarete atıldı. Nakliyecilik, müteahhitlik, otomobil, ticari araç, iş ve inşaat makineleri gibi değişik sektörlerde ticaret yaptı. 1961'de ilk şahsi şirketini kurdu. 1970'e kadar şirket toptan ticaret alanında varlık gösterdi. 1974'te yeni şirketi ile sanayi alanına adım attı. 1974'ü izleyen yıllarda İstanbul Ticaret Odası Meclis ve Yönetim Kurulu Üyeliği'ne, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği'ne seçildi. 1979'da Milliyet Gazetesi'ni devralarak basın ve yayıncılık dünyasına girdi.”

Aydın Doğan'ın medyaya girişi, medya-siyaset-ticaret ilişkilerindeki kırılmanın da başlangıcıdır aynı zamanda. Onun öncesinde de medyaya dışarıdan girmiş patron örnekleri var elbette; ama onların etkisi sınırlıydı. Yeni Sabah Gazetesi sahibi Safa Kılıçlıoğlu, mensucat işinden basına girmiş bir patron. Yeni İstanbul Gazetesi'nin sahibi Habip Edip Törehan'ın asıl işi ise tütün tüccarlığı. Akşam Gazetesi'nin eski patronu Malik Yolaç ise bir armatör. Bu üçünden sadece Safa Kılıçlıoğlu'nun Adnan Menderes ile bir kavgasını yazıyor basın tarihi… Dışarıdan medya sektörüne giren en etkili aktör kuşkusuz Aydın Doğan. Özellikle 1994'te Erol Simavi'den Hürriyet'i de satın aldıktan sonra en büyük medya gücü hâline gelen Doğan'ın, o tarihten bugüne siyasetle ilişkileri hep tartışmalı oldu.

GAZETECİ PATRONLARIN SONU!

Ege'nin en büyük bölgesel gazetesi Yeni Asır'ı babası Şevket Bilgin'den devralmasına rağmen medya sektöründe fazla tanınan bir isim olmayan Dinç Bilgin'in yıldızı, İstanbul'a taşınmaya ve Sabah Gazetesi'ni kurmaya karar verdikten sonra parlar. 22 Nisan 1985'te Sabah Gazetesi'ni kuran Bilgin, ülkede Özal dönemiyle beraber yaşanan değişim rüzgârını da arkasına alarak kısa sürede medyanın parlayan yıldızı olmayı başarır. O dönem, aynı zamanda basın sektörünün Cağaloğlu'ndaki Bab-ı Âli yokuşundan çıkarak medya plazalara taşınmaya başladığı dönemdir. 'Plaza gazeteciliği' döneminin öncüsü Hürriyet ve Sabah olur. Basın dışından gelen patronlar medyayı büyük sermaye ile entegre edince, ortaya sadece gazete üretilen yapılar değil, dev iş merkezleri çıkar âdeta. Bundan sonraki dönem, medya şirketlerinin İSO 500 listelerinde yer bulmaya başlamasının miladıdır aynı zamanda. Bütün popüler ve sansasyonel gazetecilik anlayışına rağmen Dinç Bilgin, medya dünyasındaki son gazeteci kökenli patrondu. Onun medyadan ayrılmasıyla, sektördeki 'gazeteci kökenli patronlar' dönemi de sona erdi. Onun başını yiyense, finans merakıydı şüphesiz. Yakınlarının telkiniyle Etibank'ı satın alarak (sonradan bu konudaki pişmanlığını ifade etti) gazeteci patron sıfatının yanına, iş adamı patron sıfatını da ekleyen Bilgin, bu hamlesinin bedelini pahalı ödedi. İçini boşalttığı bankasına TMSF tarafından el konulmasıyla birlikte onun basın patronluğu döneminin de sonu geldi.

SİYASET MÜHENDİSLİĞİ MERAKI!

Bugünkü başbakan-medya patronu kavgası, her dönem yaşanan bir sorun. Yeni olansa, bu kavganın içine ticaretin ve medya patronlarının siyaseti dizayn etme çabalarının da girmiş olması. Bu tür kavgaların miladı, koalisyonlar dönemine uzanıyor. 1991-2002 yılları arasında 11 yıl devam eden koalisyonlar dönemi, aynı zamanda güçsüz hükûmetlerin ve muktedir olamayan siyasetçilerin sahne aldıkları yıllar. Gittikçe zayıflayan siyaset kurumunun ürettiği bölük-pörçük iktidarların, medya tarafından şekillendirilmek istenmesi, bu dönemin en karakteristik yönünü oluşturuyor. Koalisyonlar döneminin medya-siyaset ilişkileri açısından en akılda kalan fotoğrafı, Aydın Doğan'ın kendisini ziyarete gelen Başbakan Mesut Yılmaz'ı yalısının kapısında karşılamasıydı. Aydın Bey'in ' Pijama değil, tişört ve kot pantolon' yalanlası kabul görmedi 'pijamayla başbakan karşılama' galat-ı meşhur olarak literatüre girdi.

Aydın Doğan-Mesut Yılmaz ilişkisinin hep iyi gittiği bilinen bir gerçek. Birçok yazarın değerlendirmelerinde, ikilinin birbirine sürekli destek verdiği yorumlarına rastlamak mümkün. Perde arkasını bilmek kolay değil elbette; ancak Turgut Özal'ın Köşk'e çıkmasıyla ANAP'ın başına geçen Yılmaz, bu süreçte en büyük desteği Doğan Grubu gazeteleri ve merkez medyadan almıştı.

Sonraki yıllarda Doğan Grubu yayın organlarıyla iktidarların ilişkilerinde de benzer tablolar yaşandı; önce bahar havası, sonra kavga… Süleyman Demirel'in Çankaya'ya çıktığı Mayıs 1993'te, iktidarın büyük ortağı konumundaki Doğru Yol Partisi'nde liderlik yarışı başlamıştı. Hüsamettin Cindoruk'un çekilmesinden sonra İsmet Sezgin, Köksal Toptan gibi tecrübeli isimler bu göreve talipken; Demirel'in parti vitrinini değiştirmek için siyasete dâhil ettiği ve ekonomiyi emanet ettiği Prof. Dr. Tansu Çiller de liderlik yarışına katılıyordu. Aslında ona pek şans verilmiyordu ama 'leydinin topuk sesleri' manşetiyle Hürriyet'in tavrı yeni dönemin habercisi gibiydi. Partinin ağır toplarından Necmettin Cevheri'yi arkasına alan Çiller, merkez medyanın da katkısıyla iddialı hâle geliyordu. Her gün birinci sayfada yayımlanan puanlamalarda hep beş yıldız alan Çiller, sonunda Türkiye'nin ilk kadın başbakanı oldu. Doğan Grubu'yla Çiller arasındaki ipler bir süre sonra gerildi. Onun uğruna bıyıklarını bile kesen Hürriyet Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, yeni patronu Aydın Doğan'la birlikte Çiller'in en keskin muhaliflerinden oldu. 28 Şubat döneminde kurulan Refah-Yol koalisyonu Doğan-Çiller kavgasını zirveye çıkardı.

“DOĞAN GRUBU'NA VERİLEN TEŞVİKLER” MİTİNGİ

Tansu Çiller, 10 Mayıs 1997 Sultanahmet mitinginde, aynen Başbakan Erdoğan'ın yaptığı gibi doğrudan Doğan Grubu'na yüklendi ve medyaya verilen devlet teşviklerini açıkladı. O dönem, 'Tansu Çiller-Aydın Doğan Birinci Meydan Muharebesi' diye alaya alınan kavga, 18 Nisan 1999 seçimleri öncesinde de devam etti. NTV'de canlı yayına katılan DYP lideri, Milliyet Gazetesi'yle ilgili bir iddiayı dile getirmiş, Doğan da canlı yayına bağlanarak “Bunu ispatlasın, kendimi Taksim Meydanı'nda asarım!” demişti. Çiller daha sonra iddiasını belgelerle ispatladı. Sonuçta bu kavgada galip gelen Doğan Grubu oldu. Çiller bugün siyaset sahnesinde yok.

Bu konuya değinmişken, Çiller'in ispatladığı iddiayı hatırlatmakta da yarar var. 9 Nisan tarihli Milliyet'te, Çiller'in Erzurum mitingindeki sözleriyle ilgili savcılık incelemesi başlatıldığı haberi yer aldı. Çiller ise NTV'ye çıkarak 'önce ihbar ediyorlar, sonra haber yapıyorlar' deyip incelemenin Milliyet muhabiri Ersan Atar'ın ihbarıyla başlatıldığını savundu. Bunun üzerine programa bağlanan Doğan, “Muhabirin ihbar ettiği ispatlanırsa, kendimi Taksim'de asarım.” dedi ve olaydan birkaç gün sonra, incelemenin, muhabirin savcılığa konuyla ilgili açtığı telefonların suç ihbarı kabul edilmesiyle başlatıldığı ortaya çıktı.

Çiller-Aydın Doğan kavgasındaki ilginç ayrıntılardan biri, Doğan'ın kullandığı üslupta saklı aslında. Bugün Erdoğan'a, 'biat medyası olmayacağız' diyen Doğan, o zaman da Çiller'e benzer bir jargonla karşı çıkıyordu. 10 Nisan 1999 tarihli Milliyet'te açıklaması yayımlanan Doğan, “Sayın Çiller, Türk basınının tarafsızlık hakkını elinden almaya çalışıyor. İktidarı eline geçirince baskı uyguluyor; ama Türk basını asla köle olmayacaktır.” diyordu. Görünen o ki, 'biat etmeme-köle olmama' sözleri, bu kavgalarda Doğan Grubu'nun klasik silahları.

DOĞAN GRUBU VE BAKANLAR

Aydın Doğan'ın kavgaları sadece başbakanlarla değil elbette. Bazen sürece bakanlar da dâhil oluyor. Onlar da bu cesaretlerinin bedelini, koltuklarını kaybederek ödüyor. Doğan'ın gazabına uğrayan bakanlardan biri, eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan. Onun kaderi de diğerlerininkinden farklı olmadı. Önce grup gazetelerinde parlatıldı, sonra ipi çekildi. 1 Mart 2001 gecesi CNN Türk'te Mehmet Ali Birand'ın Manşet programına katılan bakan Tantan, kamu bankalarındaki yolsuzlukları anlatırken, sözün bir yerinde, Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Dışbank'la ilgili yolsuzluk imasında bulundu. Kavga da bundan sonra koptu. Canlı yayına telefonla bağlanan Aydın Doğan ile bakan uzun süre bu konuyu tartıştı. Sonuçta Tantan, iddiasını geri çekmek zorunda kaldı ama bu onun için sonun başlangıcıydı. Medya kritik sitesi Medyakronik, Tantan'ın görevden alınışını, 'medya kahraman yaptığı bakanın tasfiye edilişinde rol oynadı' diyerek duyurdu okurlarına. Kral öldü, yaşasın kral modundaki Milliyet, Tantan'ın gidişini küçük bir haberle geçiştirirken, yeni bakan Rüştü Kazım Yücelen'in sözlerini sürmanşete çekmişti.

Bakanlarla 'akçalı işlere' dair diyaloglar, Sadettin Tantan'la sınırlı değil. Meşhur, Güneş Taner-Ertuğrul Özkök telefon konuşmasına değinmeden olmaz bu konuda. 17 Aralık 1998'de DYP Genel Başkan Yardımcısı Meral Akşener, basına Taner ile Özkök arasındaki telefon diyaloğunu içeren bir kaset dinletti. Özkök burada, grubun Kocaeli'nde kuracağı karton fabrikası için devlet teşviki istediklerini ve konunun Taner'in masasında beklediğini söylüyor. Bu olayda da görüldüğü gibi Doğan Grubu'nun yolu hep medya dışı işler sebebiyle siyasetçilerle kesişiyor. Bu kesişmeden bir kavga patlarsa o zaman gazetecilik hatırlanıyor ve basın özgürlüğünden dem vurulmaya başlanıyor!

ECEVİT DE NASİBİNİ ALDI

Türkiye'yi 2002 erken genel seçimlerine götüren sürecin başbakanı ve DSP Genel Başkanı merhum Bülent Ecevit de Doğan Grubu ile karşı karşıya kalmış, hatta partisi içeriden bölünmek istenmiş bir lider. Literatüre 'hastane darbesi' diye geçen girişimde Ecevit zorla emekli edilmek istenirken, Doğan Grubu'nun rencide edici yayınları dikkat çekmişti. Hastalığı medyada sıkça konu edilen ve vazifeden çekilmesi istenen Ecevit'in yerine uygun görülen isimse Hüsamettin Özkan'dı. Ecevit'in ekonomiyi düzeltmesi için Amerika'dan transfer ettiği Devlet Bakanı Kemal Derviş, seçimler öncesinde İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan'la birlikte yeni oluşumu başlattı. İsmail Cem'in liderliğinde kurulan Yeni Türkiye Partisi, en büyük desteği Doğan Grubu gazetelerinden gördü. Hatta o dönem Hürriyet'te yayımlanan anketlerde yeni oluşum hemen ilk sıraya yükselmişti bile! Belli ki yeni dönemin başbakanı olarak İsmail Cem uygun görülüyordu ama demokrasilerin nihai karar mercii halk olduğu için, proje kısa sürede çöktü ve 2002 seçimleri ülkenin 11 yıllık koalisyonlar dönemini sona erdirdi. Merhum Ecevit'in partisi ise bir önceki seçimde aldığı yüzde 22 oya karşılık, 2002'de sadece yüzde 2 oy alarak Meclis dışında kaldı.

Ecevit, daha sonraki birçok konuşmasında o dönem partisinin nasıl içeriden yıkıldığını anlattı. Yeni Şafak yazarı Taha Kıvanç, 9 Eylül'deki yazısında o dönemi şöyle anlatıyor: “Tansu Çiller'le geçinemedi de, 'Karaoğlan' lâkaplı Bülent Ecevit'le geçindi mi sanki Aydın Bey? 1999 sonrasındaki hükümetlerde başbakanlık yaptığı sırada epey bir süre iyi gitti Ecevit-Doğan ilişkileri; hastalığının artık iyice saklanamaz hale geldiği bir dönemde, Bülent Bey, sabahlara kadar Meclis'te nöbet tutup RTÜK Yasası'nı Aydın Bey'in isteği doğrultusunda çıkartmıştı. Ölmeden az önce, henüz başbakanlık koltuğunda otururken Bülent Ecevit aleyhinde de kampanya yürütmüştü DMG'nin gazete ve TV'leri... Bülent Ecevit de mi Aydın Doğan'ın basın özgürlüğüne göz dikmişti acaba? Yoksa Aydın Doğan mı Bülent Ecevit'in koltuğunu terk edip yerini Hüsamettin Özkan'ın almasını istediği için, seçim (2002) sonrasında da Kemal Derviş'in başbakan olmasını sağlama hevesiyle Ecevit karşıtı bir çizgi izletiyordu?”

Doğan Grubu'nun siyaseti dizayn etme ve yeni başbakanlar çıkarma girişimleri İsmail Cem ve Kemal Derviş'le sınırlı değil. Çiller'le kavga edilen dönemde, yeni lider adayı diye, Demirel'in bakanlarından Nuri Bayar'ın oğlu Mehmet Ali Bayar parlatılmıştı. Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği müsteşarıyken istifa ederek Demokrat Türkiye Partisi'nin başına geçen Bayar'ın başbakanlığı projesi başlamadan sona erdi. Yeni dönemde ise aynı senaryo Abdüllatif Şener için uygulandı. AK Parti'ye alternatif diye sürekli parlatılan, Tayyip Erdoğan'ın eski dava arkadaşından da artık umudunu kesmişe benziyor Doğan Grubu. Bütün bu başarısızlıklara rağmen Doğan Grubu'nun siyaseti biçimlendirme ve başbakan belirleme alışkanlığını devam ettirmesi bekleniyor!

TAYYİP ERDOĞAN'A DA AYNI SENARYO

Bu dönemin medya-siyaset ilişkileri açısından akılda kalan en ilginç yönü, Doğan Grubu'nun önce desteklediği siyasetçilerle, daha sonra kavga etmesi oldu? Acaba değişen neydi? Benzer bir durum Tayyip Erdoğan döneminde de yaşanıyor. AK Parti'nin ilk yıllarındaki bahar havası, son dönemlerde yerini ağır bir kış mevsimine terk etti. Özellikle kapatma davası sürecinde Doğan Grubu yayın organlarının aldığı tavrı, 'gemileri yakma' diye değerlendirilmişti. Belli ki grup kapatma davasının Erdoğan'ın siyasi hayatının sonu olacağı tezinden hareket etmişti ama evdeki hesap çarşıya uymadı! Kavgayı Gazeteport'a yazdığı bir makale ile değerlendiren eski Hürriyet yazarı Emin Çölaşan, başlangıçta Erdoğan'a verilen desteği şöyle anlatıyor: “Doğan Grubu, Tayyip iktidarına yıllar boyu en büyük desteği verdi. Hürriyet'te yazarken bunu bana açık seçik, yüzlerce defa söylediler: 'Başbakanı, Maliye Bakanını, TMSF'yi fazla eleştirme. Bizim onlarla önemli işlerimiz var' diye.”

Başlangıçta AK Parti'ye destek veren Doğan Grubu'nun şimdi tam cephe alması acaba sadece iktidar partisinin tavrını değiştirmesiyle açıklanabilir mi? Kapatma davası sürecinde başlayan ve Ergenekon sürecinde artan muhalif tavır, Deniz Feneri olayıyla patlamış vaziyette. Kapatma davasında AK Parti'ye 'başsavcı' edasıyla yüklenen Doğan Grubu, hatırlanacağı gibi Ergenekon iddianamesini neredeyse hiç görmedi. 'Duayen yazarlar' iddianameden haber yapılır mı bile dedi o zamanlar. Şimdi çarşaf çarşaf manşetlere çekilen Deniz Feneri haberleri de aslında Alman savcının iddianamesinden yapılıyor! Peki iki iddianame arasındaki fark ne? Bu yüzden olsa gerek Başbakan, Doğan'ın geldiği noktayı, 'bir çılgınlık hâli' diye nitelendiriyor.

Bu noktada Başbakan Erdoğan'ın eleştirilmesi gereken noktalar var. 'Bildiklerimi açıklarım' tavrı, siyaseten doğru olabilir ama hukuken yanlış. Bir başbakanın elinde, bir medya patronuyla ilgili, onun kanunsuz işlerine dair bilgi varsa, yapılması gereken hemen bunları ilgili makamlara iletip, gereğinin yapılmasını sağlamaktır; süre verip topu karşı tarafa atmak değil! İkincisi, Başbakan Erdoğan'ın kavgadaki üslubu bir devlet adamı ciddiyetini yansıtmıyor.

Taraf Gazetesi yazarı Cemil Ertem, gelinen noktayı aslında çok net özetliyor, 9 Eylül tarihli yazısında: “Türkiye iktisat tarihini öğrenmek isteyenlerin, hangi dönemin ayrıntısına girmek isterlerse, o dönemin medyasının kimin elinde olduğuna ve ne yönde yayın yaptığına bakmaları gerekir. Bu anlamda bizdeki medya rekabeti aynı zamanda, egemenler arasındaki güç ve çıkar çatışmasıdır da. Ama Türkiye'de ilk defa bir başbakan bir medya patronunun kendisine yasal olmayan bir iş teklif ettiğini açıklıyor. Demek ki bu işler şimdiye kadar başbakanlara teklif edildi ve oldu; İstanbul'un nasıl yağmalandığı, mesela Dolmabahçe Sarayı'nın arka bahçesine nasıl otel yapıldığı, Gök Kafes vb. bir sürü rezilliğin nasıl kotarıldığı şimdi daha iyi anlaşılıyor…”

GÜÇLÜ MEDYA BAĞIMSIZ BASIN MI?

Cemil Ertem'in sözünü ettiği bu konular, yani 'akçalı işler', devlet iktidarını elinde bulunduranlarla medya iktidarına sahip olanların yollarının sürekli kesişmesine yol açıyor. Bu kesişme bazen pazarlık ve anlaşmayla sonuçlanırken, bazen ciddi kavgalara yol açıyor. Bu süreçte üzerinde durulması gerekli ilk konu, medya sermayesinin farklı sektörlerde faaliyet göstermesi meselesi. Medya eleştirmeni Alper Görmüş, tartışmaların en kritik noktası olarak, medya sermayesinin farklı sektörlerdeki büyük ticari işlerine işaret ediyor: “Bu konu RTÜK yasası sürecinde doruğa çıkmış ve 'medya sahipleri devlet ihalelerine girsin mi girmesin mi' meselesine sıkışmıştı. Hatta orada Ertuğrul Özkök, Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi'yle kapışmayı bile göze alarak basın patronlarının devlet ihalelerine girmesi gerektiğini savunmuştu. Görünen o ki, medya patronlarının büyük ticari işleri olduğu sürece, bu iktidarlar ile medya arasında müthiş bir kirliliğe yol açmaya devam edecek.”

Aslında Doğan Grubu yazarları, başta Ertuğrul Özkök olmak üzere, farklı sahalarda yatırımları bulunan güçlü medya patronlarını özgür ve bağımsız basının teminatı gibi sunuyor. Son kavga ise bunun tam tersi bir durumu ortaya çıkardı. Aydın Doğan'ın “Ben iş adamıyım, her gün devletten bir şey isterim.” demesi, 'O zaman devlete karşı bağımsızlık nasıl olacak?' sorusunu beraberinde getiriyor. İşin ilginç yanı, bu formülün bağımsız medya üreteceğinden artık Doğan Grubu yazarları bile şüpheli. Can Dündar'ın kavga patladığında yazdıkları, bu konudaki endişesinin dışa vurumu: “Madalyonun bir yüzünde hükümetin eleştiriye tahammülsüzlüğü ve tek sesli medya yaratma hayali varsa, diğer yüzünde de medya-iktidar ilişkilerinin sağlıksızlığı var. İktidar gücünü elinde tutanların medyaya ne kadar hoşgörüyle bakması gerekiyorsa, medya gücünü elinde tutanların da hükümete o denli mesafeli durması gerekiyor. 'Medya, gazetecilik dışında iş yapmamalı' görüşünü savunanlara karşı hep 'medyanın diğer işleri'nin ona hükümet karşısında iktisaden bağımsızlık sağlayacağı teziyle karşılık veriliyordu. Oysa apaçık görülüyor ki bu tez, -en azından Türkiye örneğinde- doğrulanmıyor. Çünkü ekonominin iplerinin hâlâ büyük oranda devletin elinde tutulduğu Türkiye'de iktidara yaslanmadan ayakta durmak uğruna yapılan tüm ticari girişimler, yine hükümet kapısına açılıyor…”

HANGİ MAKSATLA GAZETECİLİK YAPIYORSUNUZ?

Can Dündar'ın da tespit ettiği gibi, Türkiye'de özel sektörün bütün gelişmişliğine ve büyüklüğüne rağmen devlet hâlâ ekonomide çok etkin. Kamu ihaleleri yoluyla kısa sürede yeni zenginler üretmek mümkün. Durum böyleyken, devletle her gün işi olan medya patronları hangi bağımsızlıktan söz edebilir ki! Elbette bütün bu sakıncalar, Sabah Gazetesi'ni alarak medya sektörüne giren Ahmet Çalık, Akşam Grubu'nun sahibi M. Emin Karamehmet, Star Grubu Başkanı Ethem Sancak ve Yeni Şafak'ın sahibi Albayrak ailesi için de geçerli. Onların da asıl zenginliği medya dışı işlerden geliyor. Kimbilir belki de farklı hükûmet yapılarında bu patronları da, medya dışı işler sebebiyle başbakanlarla karşı karşıya gelmiş halde görebiliriz! Bunu zaman gösterecek.

Medya eleştirmeni Ragıp Duran da sorunu Türkiye'deki medya mülkiyetiyle ilişkilendirenlerden. Medya işverenleri habercilik faaliyetinin yanı sıra başka işlerle de uğraşıyorsa, Türkiye'nin ekonomik yapısı gereği medyatik faaliyet ile parasal faaliyet arasında organik bir ilişki kuruluyor. Duran, “Bir yandan gazetecilik, bir yandan inşaat, arazi, petrol işi yaparsanız burada gazeteciliğiniz sorgulanır. 'Siz hangi maksatla gazetecilik yapıyorsunuz?' sorusu gündeme gelir. Kamuoyu bilgilensin diye mi, yoksa diğer faaliyetlerinizde birtakım kolaylıklar sağlansın veya yaptığınız usulsüzlükler gizlensin diye mi gazetecilik yapıyorsunuz? Bu soruların sorulması kaçınılmaz olur.” diyor.

Ragıp Duran, bu soruların haklılığını ortaya koyan somut örnekler de veriyor: “Biz okurlar Aydın Doğan'a ait POAŞ'ın vergi borçlarından ancak diğer gazeteler yazınca haberdar olabildik. Doğan Grubu gazetelerinde tek satır yazılmadı. Bu örnekleri çoğaltabilirsiniz. Bu da medyanın işveren tarafından nasıl kullanıldığını gösteriyor.”

İşin diğer boyutunda ise Doğan Grubu gazetelerinin sürekli dillendirdiği 'AKP medyası', 'yandaş medya' veya 'cemaat medyası' kavramları var. Bu sıfatı uygun gördükleri gazetecilerin, sadece hükûmet borazanlığı veya yalakalığı yaptığını anlatmaya çalışıyorlar. Oysa okurun önüne giden gazetelerde durum hiç de öyle görünmüyor. Doğun Grubu gazetelerinde Aydın Doğan veya şirketleri aleyhine tek satır yazılmazken, (Hasan Celal Güzel hariç) 'biat medyasındaki' aykırı sesler dikkat çekiyor. Bu gazetelerde iki tarafa da eleştiriler yöneltiliyor. Başbakan'ın üslubu eleştiriliyor, yolsuzluklara yeteri kadar müdahale etmediği yazılıyor. Hepsini bırakın, acaba Hıncal Uluç kadar hükûmet ve Başbakan muhalifi bir yazar, yandaş medya diye suçlanan Sabah'ta neredeyse tam sayfa kalem oynatırken, Aydın Doğan muhalifi olsaydı Hürriyet'te kaç gün yazabilirdi? Veya yine Sabah yazarı Umur Talu hiç vazgeçmediği objektif üslubunu Doğan Grubu'nda ne kadar devam ettirebilir? Bu soruların malum cevapları, kimin daha fazla 'biat medyası' olduğunu ortaya koymaya yetiyor zaten.

SİYASİ DİKTATÖRLÜK MÜ İYİ MEDYA KARTELİ Mİ?

Ragıp Duran'a göre her ülkede bir siyasi iktidar olduğu gibi bir de medya iktidarı var. Türkiye'deki medya iktidarını da Doğan Grubu temsil ediyor. Duran, yaşanan son kavgayı 'Türkiye'nin en güçlü iki adamının kavgası' diye nitelendiriyor. Buna rağmen medyatik iktidarın, siyasi iktidar karşısında şansının zayıf olduğunu düşünüyor. Duran, “Biat etmem diyen taraf biat etmek zorunda. Dünyada yaşanmış örnekler bunu gösteriyor.” diyor. Medyatik iktidarın bu kavgadan başarıyla çıkabilmesi için yanına farklı güçleri de çekmesi gerektiğini vurguluyor. Oysa şimdiki tablo Doğan Grubu'nun ciddi bir yalnızlık içinde olduğu yönünde.

Erdoğan-Doğan kavgasını aslında diğerlerinden ayıran üç önemli özellik var. Birincisi, diğer kavgaların aksine siyasi iktidar karşısında bir medya ittifakının yaşanmaması. İkincisi, bu hükûmetin öncekiler gibi zayıf ve iktidarını medyaya borçlu olmaması. Üçüncüsü ise Doğan Grubu'nun yalnızlaşması. Bu yeni durumun sebepleri üzerinde düşünmek gerekiyor.

Bu konudaki en çarpıcı açıklamaları, grubun eski çalışanı Fatih Altaylı yaptı. Habertürk'e konuşan Altaylı, eski patronuna sert eleştiriler yöneltti. Bir zamanlar Hürriyet'teki köşesinde Aydın Doğan söyleşileri yayımlayan Altaylı'nın tespitleri çarpıcıydı. Aydın Doğan'ın 'Erdoğan tek gözlü medya istiyor' sözünü bir komedi diye nitelendiren Altaylı'ya göre asıl tek gözlü medyayı Doğan istiyor ve yıllardır bunun mücadelesini veriyor. Altaylı, bu kavgada Doğan Grubu'nun basın özgürlüğü mücadelesi verdiğini söylemesini de komik buluyor.

Bugüne kadar yaşanan gelişmeler Altaylı'yı doğruluyor. Çünkü Türkiye'de yaşanan meşhur basın kavgalarının hep bir tarafında Doğan Grubu oldu bugüne kadar. Uzan Grubu ile Doğan Grubu arasındaki sınır ve ölçü tanımayan kavga hâlâ hafızalarda. Cem Uzan'ın Başbakan Erdoğan ile giriştiği mücadelede de Doğan Grubu hükûmetin yanında yer almıştı. Yıllarca medya sektörünün ikinci büyük grubu konumundaki Sabah ve Bilgin ailesiyle de karşı karşıya gelen Doğan Grubu'nun bu iki rakibi artık sektörde yok. Şimdi hedefte hâlen kavganın devam ettiği Akşam Grubu ve Mehmet Emin Karamehmet var. Son olayda, hükûmete muhalif çizgide olmasına rağmen Akşam Grubu'nun Doğan'a cephe alması oldukça manidar.

İşte bütün bu herkesle kavgalı görüntünün de etkisinden olsa gerek, Doğan Grubu iktidarla kavgasında yalnızlaşmış durumda. Aydın Doğan'ı sadece kendi yayın organları ve yazarları savunuyor. Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı da ilk günkü değerlendirmesinde bu ayrıntıya işaret ederek “Normalde bir başbakandan bu kadar ağır açıklama geldiğinde bütün basının tek bir sese dönüşüp buna karşı çıkması gerekir. Basın özgürlüğü bunu gerektirir aslında. Böyle durumlarda grup menfaatleri bir kenara bırakılır, herkes çok ağır eleştirilere muhatap bir medya grubuna destek verir. Dünkü gazetelerde böyle bir hava yoktu. Niçin? Hükümetten mi korkuyor Türk basını? Hayır. Öyle olsa Aydın Doğan'ın açıklamalarına kimse yer veremezdi. Kendi gazeteleri dışında Aydın Bey'e destek veren yoktu.”

Bu yazıdan sonra da bu kavgada Doğan'a destek veren olmadı. Dumanlı, Aydın Bey'in bunu iyi düşünmesi gerektiğini söylüyor ve Doğan Grubu'nun ısrarla yalnızlaştığına işaret ediyor. Bu yalnızlaşmanın sebebi, bugüne kadar oluşturulmak istenen 'bütün rakiplerini yok etme ve medya diktatörlüğü oluşturma' çabası olabilir mi? Gerçekten Aydın Bey'in, özellikle de Ertuğrul Özkök'ün artık bunu düşünmesi gerekiyor galiba! Düşünülmesi gereken bir diğer konu da, basının son yıllardaki müthiş itibar erozyonu. Bütün araştırmalarda en güvenilmez kurumların başında geldiği tespit edilen medyanın bu duruma düşmesinde, acaba siyaset ve ticaretle ilişkilerinin rolü nedir?

Hak yemeyelim, Aydın Bey'in bu süreçte tek savunucusu CHP lideri Deniz Baykal'dı. Aslında tam bir paslaşma hâli yaşandı süreçte. Aydın Bey, Başbakan'ın sert tepkisi üzerine Deniz Feneri iddialarını Deniz Baykal'ın NTV'ye yaptığı açıklamadan alıntıladıklarını söylerken; Baykal da kürsüde iddiaları “Milliyet'ten aynen okuyorum” diyordu. İşin tuhaf yanı, bundan sadece 3 yıl önce Doğan Grubu ile CHP lideri Baykal da kavgalıydı. CHP kongresinde Baykal'a karşı Sarıgül'e destek veren Doğan Grubu hakkında Baykal'ın o dönem söyledikleri yenilir yutulur cinsten değil! Aynen şöyle diyor Baykal: “Onların desteklediği siyasetler ve iktidarlar döneminde, Türkiye 80 milyar dolarlık bir banka hortumlamasının kurbanı oldu. CHP yönetimine karşı bir haçlı seferi medyanın bir kısmı tarafından (Doğan medyası) başlatılmıştır. O medyaya bakıyoruz, AKP'yi ve hükümeti yere göğe koyamıyorlar. Aynı medya grubu CHP yönetimi değişsin diye ortaya çıkıyor. Yazarlarının tümü kampanyanın içinde...” Kaderin cilvesi işte...Şimdi bu medya grubu (ve yazarları) bu sefer AK Parti'ye karşı bir kampanya içinde, en büyük destekçileri de o zamanki baş düşmanları Baykal!

Başbakan Erdoğan'ın da dediği gibi bu hamur daha çok su götürecek anlaşılan ama bir farkla. Artık eskisi gibi Meclis aritmetiğindeki küçük oynamalarla devrilecek bir iktidar ve koltuğunu kaybedecek bir başbakan yok ortada. Medya tarafından koltuğa oturtulmuş başbakanlar devri sona erdi. Kartel medyasına rağmen iktidara gelmiş ve Meclis çoğunluğunu elinde tutan, 6 yıllık iktidarına rağmen oy oranı anketlerde hâlâ yüzde 50'lerde görünen bir parti var, medya iktidarının karşısında. Medyadaki toplum mühendislerinin bu kez işleri kolay değil. Sonuçta bu da öncekiler gibi Doğan için bir iktidar oyunu ancak kurallar aynı değil artık.

Ahmet Tezcan (Başbakan'ın eski basın danışmanı)TİCARİ İŞLERDE YAZARLAR DEVREYE GİRİYOR

Beş yıl boyunca Başbakan Tayyip Erdoğan'ın basın danışmanlığını yapan ve geçen hafta tekrar basın sektörüne dönerek Turkuvaz Medya Grubu Başkan Danışmanlığı görevine getirilen Ahmet Tezcan, kavgaya ilişkin çarpıcı tespitler yapıyor. 'Siz beş yıl içerideydiniz, neden bu kavga çıktı?' dediğimizde, “Bu kaçınılmaz bir durumdu; çünkü Başbakan'ın canına tak etmişti.” cevabını veriyor. Erdoğan'ın Deniz Feneri haberlerine değil, saçma sapan bir iddianın kendisiyle ilişkilendirilmesine isyan ettiğini de belirterek, “Bu grup her şey benim olsun istiyor. Ticari işlerde yazar ve yöneticilerini kullanma alışkanlığı var. Ben bu duruma POAŞ olayında bizzat şahit oldum. Şirketin ötelenmiş vergi borcu taksitini tekrar öteletmek için devreye girdiler.” diyor. Doğan Grubu'nun medyayı kullanarak sürekli siyasete baskı yapma alışkanlığı olduğunu da belirterek, bu hükûmeti de öncekilere benzetme gayretlerinin boşa çıktığını vurguluyor.

KAVGALAR DOĞAN'LA SINIRLI DEĞİL

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde siyasetçi-medya kavgaları tabii ki Aydın Doğan'la sınırlı değil. Bugüne kadar pek çok basın patronu, çok partili dönemde siyasetçilerle amansız kavgalara tutuştu. Yakın tarihimiz bunun örnekleriyle dolu. Özellikle de 12 Eylül sonrası…

Çok partili dönemden önce de basınla siyasetçilerin arasının çok iyi olduğu söylenemez. Tek partili dönemin şartları gereği fazla ileri gidilmese de İsmet İnönü'nün kendisi ve partisine muhalefet eden gazeteciler Asım Us, Ahmet Şükrü, Hüseyin Cahit, Sadri Ertem, Abidin Daver ve Ethem İzzet Benice'yi, kendi partisinden milletvekili yaparak Meclis'e taşıdığı biliniyor. Çok partili döneme geçilip memlekete basın ve ifade özgürlüğü geldikten sonra ise siyasetçi-medya kavgaları çok daha şiddetli yaşanmıştır. Bunların ilki Adnan Menderes ile Yeni İstanbul Gazetesi sahibi Safa Kılıçlıoğlu arasındaki kavgadır. Vatan'dan Ahmet Emin Yalman, Cumhuriyet'ten Nadir Nadi, Ulus'tan Nihat Erim ve Akis'ten Metin Toker de Menderes'in bir türlü yıldızının barışmadığı basın patronları olarak yakın tarihimizdeki yerlerini almışlardır.

Medya patronları ile en iyi geçinen liderin Süleyman Demirel olduğunu hatırlatmakta yarar var; ama istisnayı da belirterek... Demirel'in kayıtlara geçen en önemli basın kavgası 1960'ların sonunda Günaydın Gazetesi sahibi Haldun Simavi ile yaşadığı ve bir ara artık kan davasına dönüşen kavgadır. Bu tartışma 12 Mart Muhtırası ile sonlanmıştır. Bu müthiş kavgada Simavi'nin Günaydın'ı, Demirel ailesinin servetini masaya yatırıyor, kardeşlerinin Başbakan Demirel'in siyasi nüfuzundan faydalanarak servetlerine servet kattıklarına dair yayınlar yapıyordu. En unutulmaz manşet ise şöyleydi: “Demirel'ler 4 yıl içinde Koç'tan sonra nasıl Türkiye'nin en zengin adamları oldular: Dört yıl önce 262 lira vergi veren Demirel ailesinin bugünkü serveti 87 milyon lira!”

Haldun Simavi'nin kardeşi ve Hürriyet'in patronu Erol Simavi ise merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile giriştiği kavgayla hatırlanan eski bir basın patronu. Onun Başbakan Özal ile giriştiği kavganın en çarpıcı ve hatırda kalan bölümü, 19 Nisan 1988'de Özal'a yazdığı açık mektup ve gazetenin sürmanşetine uygun gördüğü başlıktır: 'Basın birinci kuvvettir.' Yasama-yürütme ve yargıdan sonra demokrasilerde 4. kuvveti temsil eden basın, Simavi mantığında birinci kuvvettir; siyaseti ve toplumu şekillendirmesinde beis yoktur!

SABAH-MESUT YILMAZ KAVGASI

Basın-siyaset kavgalarında altı çizilmesi gerekli olaylardan biri de Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu dönemindeki Sabah Gazetesi'nin, ANAP lideri Mesut Yılmaz'la yaptığı kavgadır. Genel Başkanlık sürecinde destekledikleri Yılmaz ile 24 Aralık 1995 genel seçimleri öncesi ciddi kavgaya tutuşan Sabah Grubu'nun o dönem attığı manşetler, Yılmaz ile mahkemelik olmalarına yol açtı. Yılmaz üç haberden dolayı gazeteyi toplam 950 milyon lira tazminat ödemeye mahkûm ettirdi. Bunların en çarpıcı olanı, 5 Aralık 1995 tarihli haber. Haberin başlığı zaten olayı anlatmaya yetiyor: “Şeriatçılarla işbirliği yapan, abdestsiz namaz kılan Mesut Yılmaz.”

Aydın Doğan-siyaset kapışmalarına değinmişken, 'Frankfurt kriterleri' meselesini de hatırlatmak lazım. 4 Temmuz 2002'de, Doğan Grubu'nun Frankfurt'taki baskı tesislerinin açılışı vardı. DSP-MHP-ANAP koalisyonunun devam ettiği sırada gerçekleşen açılışa, ANAP lideri ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz ile ana muhalefet lideri Tansu Çiller ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da katılmıştı. Bu açılış koalisyonda çatlaklara yol açtı. Bülent Ecevit'in Yılmaz'a, “Bu MHP'siz ve Ecevit'siz hükûmet formülünü Frankfurt'ta kurdunuz değil mi?” diye sorar. Bu olay aslında 2002 erken genel seçimlerine giden sürecin işaret fişeği olmuştur. Türkiye'nin bir kez daha siyasi atmosferi değişirken, başrolde yine Doğan Grubu vardır.

İBRETLİK BİR HADİSE

Medya - siyaset ve ticaret denklemindeki ilişkilerin, gazetecilik mesleğini ne hâle getirebildiğinin en etkili örneği, Devlet Bakanı Güneş Taner ile Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök arasındaki basına da yansıyan telefon görüşmesiydi:

Özkök: Ben onun ağzından manşet yaptım daha ne yapayım?

Taner: Kalk gel Ankara'ya akşam seni götüreyim sen başka bir haber alırsın belki yazının fotokopisini alırsın.

Özkök: Ya boşver

Taner: Bunlar burdan senin Sedat'la (Ergin) yapacağın işler değil.

Özkök: ... gideceksin ana avrat o zaman iyi adam olursun.

İkinci Kaset:

Özkök: Biz biliyorsun bir tane karton fabrikası kuruyoruz Kocaeli'nde, burası için başvurumuz var. 50 milyon dolara kadar, pardon 50 milyon dolardan fazla olanlara teşvik veriyorsunuz siz. Bizimki 130 milyon dolarlık bir teşvik çok da sağlam bir fabrika yani filan.

Taner: Eee… Veririz.

Taha Kıvanç (Yeni Şafak, 9 Eylül)

DOĞAN GRUBU YAZARLARININ KISKANILACAK UYUMU

… Size de bir şey garip gelmiyor mu? Tansu Çiller 'lady' olarak tanımlanıp topuk sesleriyle iktidara lâyık görülürken, gazetelerinin yazarları da Tansu Hanım'ı nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Sonra ne oluyorsa Tansu Çiller gözden düşüyor ve gazetelerinin bütün yazarları onu emekli etmek için seferber oluyorlar. Bülent Ecevit'in iktidara yürüyüşü için kolları sıvayan yayın grubu sonunda fişini çekmeye karar veriyor; başta Ecevit fanatiği gibi davranan yazarlar birdenbire gözündeki çapağı görmeye başlıyorlar... Kıskanılacak bir uyum içerisinde...

Bugün de hepsi birden kalemleriyle Tayyip Erdoğan'ı yerden yere vuruyorlar; içlerinden biri bile farklı iki satır yazmıyor. Geçmişte Tansu Çiller'e kurulan uyuşturucu tuzağını hatırlayıp “Almanların oyununa mı geliyoruz?” diyen bir tek yazar çıkmıyor aralarından... Ya da hiçbiri “Yahu, biz 'iddianameden hareketle haber yapılmaz' diyerek Ergenekon'u sayfalarımıza koymadık. Alman savcının iddianamesini neden ve hangi gerekçeyle haber yapıyoruz?” itirazında bulunmuyor. Yine kıskanılacak bir uyum içerisinde...

Dostumuz haklı, medya patronlarıyla tartışan politikacıların başı derde girebiliyor; ama politikacının çetinine çatan medya patronu için de durum iyi değil. Sahi, Özal'ı yok etmek isteyen Hürriyet'in Aydın Doğan'dan önceki patronu Erol Simavi şimdi nerelerde?

Ergun Babahan (Sabah-9 Eylül) GAZETECİLİK ÇIKAR İLİŞKİLERİ AĞININ PENÇESİNDE

SABAH'ta dün hem Umur Talu, hem de Nazlı Ilıcak son gelişmeleri değerlendiren birer yazı yazdı. Hilton'a inşaat izni nedeniyle tarafların duruşunu ele alan ve herkesi sert bir dille eleştiren yazılardı. Bizim kuruluş ilkemiz yazarların bağımsızlığı olduğu için bu yazılar SABAH'ta yayınlandı, bunlardan daha sert olup gazetemizi eleştiren yazılar da yayınlandığı gibi...

Oysa, Doğan Grubu'nda işverenin Hilton'un imar izninden RTÜK'te frekans kovalama girişimlerini eleştirecek bir tek yazı çıktığına tanık olamazsınız. POAŞ'ta vergi kaçakçılığı iddiası gündeme geldiğinde Doğan'ın yazarları toplu halde önce petrol şirketi yönetiminden brifing almış, sonra da sırayla şirketi savunucu yazılar yazmıştı. POAŞ vergi kaçakçılığı gibi ağır bir suçlamayla karşı karşıya kaldığında başta Emin Çölaşan olmak üzere tüm yazarlarına “Başbakan, Maliye Bakanı aleyhine yazı yazmayın, önemli işimiz var” diyen de onlardı. Emin Çölaşan'ın işine sırf bu nedenle son veren de onlardı.

Dünya üzerinde gazetecilikle ticaretin bu kadar iç içe girdiği başka bir kurum yoktur, olamaz. Türkiye'de basın özgürlüğüne asıl zarar veren tablo budur. Bugün Türkiye'de basına güven yerlerdeyse, her manşetin arkasındaki hesap soruluyorsa, bunun bir numaralı sorumlusu bu zihniyettir.

Bu zihniyet, Türkiye'de gazeteciliği bir çıkar ilişkileri ağına hapsetmiş, sonunda da bugünkü noktaya gelinmiştir. Bu tablo rahatsızlık vericidir.

Çünkü hem siyasi ortamı germekte, hem de mesleğimiz üzerindeki gölgeyi artırmaktadır. Siyasetin ekonomi üzerindeki rolü iyice azalmadan, yerel yönetimler başta İstanbul olmak üzere tüm önemli merkezler rant kapısı olmaktan çıkarılmadan, bu tablonun değişmesi mümkün değildir. Bu işin bir yönü.

Diğer yönü ise medya sahipliğinin rakiplere karşı bir avantaj unsuru olarak görülmesinden kesinlikle vazgeçilmesidir. Yoksa bugün içine girdiğimiz durumdan çıkış mümkün olmaz, olamaz.

Mehmet Altan (Star, 9 Eylül Salı) DEVLET ÜZERİNDEN ZENGİNLEŞEN MEDYA

… Gazetecilik yapmak yerine 'devlet üzerinden zenginleşme' bugün medyaya olan güveni sıfırladı. Babahan'ın da vurguladığı gibi, siyasi iktidar üzerinde gücünü kullanarak zenginleşme peşinde koşan medya patronu, iş takipçisi konumundaki gazete yöneticisi, ticari kaygı ve kişisel öfke ile yapılan 'holding medyacılığı', asıl işlevi sadece ve sadece habercilik olan gazeteciliği neredeyse tamamen öldürdü.

Medyanın zenginleşmesine olanak sağlayarak kendi çürümüşlüğünü gözlerden saklamaya uğraşan Ankara ve rant dağıtım işinin taşeronluğunu üstlenmiş olan halktan kopuk siyaset kurumu, bu zihniyetin enkazı altında debeleniyor şimdi.

Medya, Türkiye'deki sistemin 'kilit taşıdır.' O kilit açılmadan, Türkiye düzelemez. Çünkü ülke kendini her gün çarpık bir aynadan izlemeye mecbur kalır, yalanların, çarpıtmaların arkasına gizlenen gerçeği göremez.

Emin Çölaşan (Gazeteport, 9 Eylül) İKTİDARI ELEŞTİRME, ONLARLA İŞİMİZ VAR!

… Doğan Grubu, Tayyip iktidarına yıllar boyu en büyük desteği verdi. Hürriyet'te yazarken bunu bana açık seçik, yüzlerce defa söylediler: 'Başbakanı, Maliye Bakanını, TMSF'yi fazla eleştirme. Bizim onlarla önemli işlerimiz var.'

Bunların bütün ayrıntılarını ve kovulma olayımı 'Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi' isimli kitabımda anlatmıştım. Hürriyet'te çalışan muhabir arkadaşlarımın tamamı tanıktır. İktidarın hoşuna gitmeyecek dört dörtlük belgeli haberler gazetede kullanılmaz, çöpe atılırdı. Korku dağları bürümüştü. Gazeteci arkadaşlarımız sinirden kahrolur, bazısı çıkmayan haberlerini 'Abi bari bunu sen yaz' diye bana getirirdi. Patronun emektar kalfası Ertuğrul Özkök yazılarımı sansür ederdi. Biz Hürriyet'te yıllarca bu koşullarda gazetecilik yaptık. Bay patron şimdi kalkmış, 'Üzerimizde baskı vardı. Bu baskı daha da ağırlaşacak' diyebiliyor. Günaydın bayım!

Hamit Karalı (Medya İmparatorluğu kitabının yazarı) SİYASET VE MEDYA KENDİ SINIRLARINA ÇEKİLMELİ

Türkiye'de medya-siyaset ilişkisi sağlıklı bir zemine oturmadı. Demokrasi ve ülke menfaatleri düzleminde yürümesi gereken ilişkiyi hep menfaat iddiaları zedeledi. Kimi zaman bir yasanın çıkarılması için tam saha pres yapıldı, kimi zaman liderler arasında arabuculuk… İhale takipçiliği yapan da oldu, bir siyasinin parlatılması veya yıpratılması görevini üstlenen de… 28 Şubat gibi olağanüstü dönemlerde ise medya toplum mühendislerinin kullanımına açıldı.

Medyanın hükûmetlere değil halka karşı sorumluluğu vardır. 'Hür basın', her şeyin söylenebildiği, etik kuralların hiçe sayıldığı bir yayın anlayışına da karşılık gelmez. Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Konseyi, gazeteciliğin özel amaç ve çıkarlara alet edilemeyeceğini; yayını sadece demokrasi ve özgürlükçü kaygıların yönlendirmesi gerektiğini meslek ilkeleri olarak belirlemiştir. Bu çerçevede ülkemizde yaşanan polemiklere bakıldığında medyanın sergilediği tavrın 'basın özgürlüğü' temelinde algılanmadığı görülür. Vatandaş, çatışmanın sebebi ne olursa olsun manşetlerdeki ağır suçlamaları 'ticari bir kavga' olarak değerlendirmektedir.

“İtiraf edelim, bu belki hepimize musallat oldu. Bazılarımız kendimizi, Parlamento'dan bile yüksek görme duygusuna kapıldık. Bu iktidar duygusu, bazılarımıza çok da keyif verdi. Basının artık kendi misyonunu yeniden tarif etmesi zamanı gelmiştir." Bu sözler son iktidar-medya savaşının odağındaki gazetenin yayın patronu Ertuğrul Özkök'e ait. Yazının sebebi Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu'nun DYP lideri Tansu Çiller ile CHP lideri Deniz Baykal arasında kuryelik yapması. Aynı gün ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Star TV'de "Zafer Mutlu bana gelip 'Çiller ile koalisyon yap' dedi. Reddettiğim için benimle uğraşıyorlar. Her gün aleyhimde yalan yanlış haberler yapıyorlar. Elimde bu gazete ile iktidarın işbirliğine ait belgeler var. Bu gazetenin iktidarla maddi menfaati vardır." diyordu. Tansu Çiller'e göre esnafa ve çiftçiye ait milyonlarca dolar, teşvik adı altında Doğan ve Sabah Grubu'na verilmişti. Sultanahmet Mitingi'nde bu rakamları açıklayan Çiller, "Sonuna kadar kullandıkları hâlde hiçbir şey elde edememenin öfkesi içindedirler. Hükûmet üzerinde umdukları etkinliği bir türlü kuramayan bu tekellerin devlet parasıyla medya patronluğu devrinin kapandığını çok iyi gördüler." diyordu. Bir itiraf da Meclis'i gece sabahlara çalıştırarak RTÜK yasasını çıkaran Ecevit'ten: "Medyaya büyük sermayeler giriyor ve bunlar politikada fazlasıyla etkili oluyor. Bu durum beni rahatsız ediyor. RTÜK Yasası benim hükûmetim tarafından çıkarıldı ama her şeye gücümüz yetmiyordu."

RP milletvekili Merve Kavakçı'yı ABD vatandaşı olduğu için aşağılayan ve çocuğunun okuluna kamera göndererek psikolojik savaş yürüten TV'ler Kemal Derviş'in Türkçe bilmeyen eşi Catherine'yi yere göğe sığdıramıyordu. 'Halk onları çok sevdi' manşetleri atılırken Ecevit'in tırnaklarının kesilmediği, kirden derisinin gözükmediği yazılıyordu…

Tarih 3 Kasım 2002. Özkök, AK Parti iktidarının ilk günlerinde söz veriyordu:

"5 yıl boyunca sizden hiçbir isteğimiz olmayacak. Biz medya gruplarının hükûmetle hiçbir menfaat ilişkisinin bulunmamasını istiyoruz."

Bu tartışma, medya ve siyaset kendi sınırlarına çekilmeyi kabullenmediği sürece bitmeyecek. Normalleşme, siyaset medyadan, medya iktidardan menfaat beklentisi içinde olmamayı öğrendiğinde başlayacak. Aksi takdirde bugün olduğu gibi yarın da her habere bir anlam yüklenecek; her başlığın altında bir çıkar ilişkisi aranacak
Kaynak:
Bu haber toplam 1750 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri