Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

General yasaklarına son

27.10.2009 02:37
Başörtüsü yasağı yüzünden mahkemelerde öğrencilerin hesap verdiği tek ülkeyiz!

Özgür Eğitim-Sen Basın Yayın- Dış İlişkiler Sekreteri ve Sivil Düşünce Platformu Kurucularından Ufuk Coşkun, habername’nin sorularını cevaplandırdı. Coşkun, Katsayı uygulamasını savunanları “Resmi ideolojinin bekçileri” olarak değerlendirirken, yasağın son bulmasını ise, “Adalet yerini buldu” sözleri ile destekledi. Yasağın generaller talimatıyla koyulduğunu hatırlatan Coşkun, “Komutanlar İHL çıkışlı öğrencilerin üniversiteye girişini engelleyerek laikliği koruyacaklarını sanmışlardır” dedi. Haksız ve hukuksuz başörtüsü yasağının da kalkmasını isteyen Coşkun, “Bu bir inanç hürriyetidir. Bizim ülkenin bürokratik, baskıcı ve darbeci kesimin bir türlü anlamadığı bir şeydir bu… Aynı zamanda insan, hak adalet, özgürlük ve vicdan karşıtı kesimin yıllardır yaptığı bir zulümdür… Binlerce kızın dini tercihlerinden dolayı dışlandığı, mahkeme önlerinde hesap verdiği, eğitimlerinin engellendiği bir başka ülke var mıdır yeryüzünde?” diye sordu. Aynı zamanda insan hakları aktivisti olan Coşkun, kesintisiz ve paralı eğitim, eğitimcilerin sorunları ve sivil anayasa konusunda da çok önemli açıklamalarda bulundu.

 

Abdullah Tanrıkulu

 

İŞTE O SÖYLEŞİ:

 

1- Yeni Katsayı Uygulaması hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Son zamanlarda basına da yansıyan çok vahim bir belge ortaya çıkmıştı. Bu belge ve ses kayıtları generallerin eğitime olan müdahalesini apaçık ortaya koyuyordu. Bunlardan biri de10 yıldır milyonlarca meslek lisesi öğrencisini mağdur eden anlamsız katsayı engeliyle ilgili olanıdır. Hatta bu uygulamanın iptali için 2004 yılında hükümet bir yasa teklifi sunmuş ve bu yasa dönemin Cumhurbaşkanı olan Necdet Sezer tarafından veto yemişti. Basına yansıdığı kadarıyla katsayı engeli 28 Şubat sürecinde Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görev yapan Orgeneral Çevik Bir'in 'imam hatip liselerinin şube açmasını' engellemek amacıyla Mesut Yılmaz başkanlığındaki 55. hükümete uyarı yazıları göndermesiyle başlıyor. Çevik Bir, 14 Temmuz 1998 tarihli YÖK'e gönderdiği yazıda 'irticai grupların istismarı' için ÖSS sisteminde değişiklikler yapılmasını istemiş, Kemal Gürüz başkanlığındaki YÖK ise 10 yıldır uygulanan ve tüm meslek liselerini mağdur eden bu adaletsiz 'katsayı' sistemini getirmişti.

 

Laiklik ve cumhuriyeti koruma kaygısıyla çıkartılan ve meslek lisesi çıkışlı öğrencilerin üniversiteye girişini imkânsız hale sokan bu katsayı uygulamasının bir generalin talimatıyla devreye sokulmuş olması gerçekten vahim sonuçlar doğurmuştur ülkemizde... Komutanlar İHL çıkışlı öğrencilerin üniversiteye girişini engelleyerek laikliği koruyacaklarını sanmışlardır. Şüphesiz söz konusu eğitim olduğunda sonuç hiçte öyle olmamıştır. Yüz binlerce meslek lisesi öğrencisi yoktan yere mağdur edilmiştir. Bu durumun vahametini kavrayan yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan meslek liseleri ve imam-hatip liseleri mezunlarına yönelik katsayı farkı uygulamasını kaldırdı. Bu anlamsız yasak ta ortadan kalkmış oldu. Şüphesiz öğrenciler adına-hak ve adalet adına sevindirici bir durum bu.

 

2- Bu uygulamanın iptali için İstanbul Barosunun açtığı davayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İstanbul Barosu konuyla ilgili yaptığı bir açıklamasında “YÖK meslek lisesi mezunlarının haklarını koruyor görüntüsü altında, aslında imam hatip lisesi mezunlarının katsayı puanı uygulanmaksızın genel (düz) lise mezunları gibi üniversitelere girmelerinin yolunu açmış bulunmaktadır “demiştir. Yani katsayı uygulamasının iptalinin ardında İmam Hatip Liselerinin önünün açılması olduğunu vurgulamaktadırlar.

 

Şüphesiz bu karara çok sayıda itiraz yapıldı. Örneğin eski YÖK üyesi Prof. Dr. İsa Eşme, NTV’ye;  düzenlemenin imam hatipler için yapıldığını vurgularken, “Yarar sağlamayacağı fikrindeyim. En büyük zararın eğitim birliği bakımından olacağı inancını taşıyorum” demiştir.

 

Bir eğitim sendikası olan Eğitim-Sen’in Genel Başkanı Zübeyde Kılıç ise kararı, “YÖK AKP’nin oyuncağı oldu” diye değerlendirmiştir.

 

Bu kesimler ortada var olan düpedüz bir haksızlık karşısında benzer örneklerini birçok meselede sergiledikleri gibi yine ideolojik ve dar bir pencereden bakmışlardır. Bu ülkede haktan, adaletten ve insanlıktan yana gelişememiş bir takım kesimlerin olduğu bir gerçek. Bunlar her yeni gelişmede bu tür itirazlarını yapacaklardır. Çünkü onlar için önemli olan insanların haksızlıklarının giderilmesi değildir. Kendi kıt anlayışlarına göre resmi ideolojinin tehlike altına girmesidir önemli olan. Çünkü beslendikleri ana damar budur. Bu yüzden ne kadar yeni, adil, özgürlükçü ve eğitimin faydasına da olsa aldırmazlar. Ben bu yüzden davayı da normal karşılıyorum bu konuda yapılan eleştirileri de. Ama ortada bir haksızlığın giderildiği gerçek…

 

3- Yıllardır Türkiye'nin gündemini meşgul eden ve tartışmalar meydana getiren kesintisiz eğitim hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Bu konuda da karşımıza yine bir general çıkıyor! Eski Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya ait olduğu iddia edilen bir ses kaydında, Karadayı; Mesut Yılmaz’a altın tepside iktidar teslim ettiğini söyledikten sonra karşılığında bir takım talepleri olduğunu bunların arasında hükümetten 8 yıllık eğitimi mutlaka sağlamalarını istediğini söylemiştir. Orgeneral Karadayı’nın 8 yıllık zorunlu eğitim talebi de yine İHL’lerin orta bölümünü yok etmeye dönük bir projeydi. Alelacele devreye sokulan bu uygulamanın da eğitim açısından birçok sakıncaları vardı. Ortaöğretimde bugünkü öğrenci sayısı dikkate alındığında bina, araç-gereç, yönetici ve öğretmen yetersizlikleri göz önündeyken beşinci yılını tamamlayan öğrencilerin ilaveten üç yıl daha bu zorunlu eğitime devam ettirilmiş olmaları eskiden var olan sıkıntıları daha da arttırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Birçok okulda şiddet olaylarının artmasına neden olmuştur. Çocuklar öncesinde ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirilmediğinden mezun olduklarında hiçbir işi yapamaz duruma gelmişlerdir vs.

 

Türkiye’de eğitimle uzaktan yakından ilgi ve alakası bulunmayan bu konuda yeterli donanıma, bilgi/birikime sahip olmayan generallerin eğitime bu denli karışmaları kuşkusuz ideolojiktir. Ancak bu ülkede ideolojik eğitimin daha doğrusu asker devlet geleneğine bağlı bir eğitim sisteminin nelere mal olduğu ortadadır. Generallerin eğitimde yol açtıkları bu zarar-ziyanın telafisi ise uzunca bir süre mümkün gözükmemektedir. 28 Şubat ve benzer müdahalelerde eğitimle ne denli oynandığı ortadadır. Bu zarar-ziyanın telafisi gerekmektedir. Bunun için demokrat eğitimcilere büyük sorumluluklar düşer. Ders kitapları dâhil eğitimin her alanında ciddi çalışmalar yapılmalı ve MEB demokrat eğitimcilerden oluşan uzman bir komisyonun kurulmasına önayak olmalıdır. Bu ülkede barışın, huzurun, birlik-beraberliğin artması, bilimde, sanatta, teknolojide ilerlemenin yolu özgür eğitim kurumlarından yetişen kaliteli insanlarla gerçekleşeceği unutulmamalıdır.

4- Eğitim çalışanlarının en büyük sorunu nedir? Öncelikle sendikalar

 

Asıl sorun eğitim çalışanlarının resmi ideolojiyi transfer eden bir aracı konumuna getirtilmeleridir. Bu durum aynı zamanda eğitimcileri pasifize ediyor. Yeni, özgürlükçü ve demokrat fikirlerin yeşermesine ve bu fikirlerle kaliteli bireylerin yetiştirilmesine mani olunuyor. Buna eğitim iş koluna bağlı sendikaların da eklemlendiğini düşünecek olursak ortada gerçekten de masa, sıra ve maaş eksikliklerinden daha vahim sorunlar ortaya çıkıyor.

 

Bugün eğitim ve eğitimcilerin sorunları mevzu bahis edildiğinde; eğitimcilerin parasız oluşu, sınıfların kalabalık olması, sıra, masa, tahta vs. gibi ekonomik nedenlere bağlı sorunlar gelmektedir. Bu sorunları hafifsemiyorum elbette ki bu tip sorunların da üzerinde durulmalı ve bunlarla ilgili çözüm önerileri mutlaka sunulmalı ve bu sorunlar acilen çözülmeli. Ancak bunun yanında insanın derinliğine inen, şahsiyetini, kültürünü, ahlakını, öz’ünü belirginleştirip olgunlaştıran, profesörlerin bilim ürettiği, eğitim kurumlarından yetişen bireylerin bilim, sanat ve felsefe alanlarında ülkesini kalkındırdığı AB standartlarında bir eğitim modelinin olması noktasında da ciddi çabaların sarf edilmesi gerekmektedir. Ülkemizde eğitim bireyi özgürleştirmiyor ve onu yabancılaştırıyorsa, eğitim kurumlarından yetişen bireyler farklılıklarla bir arada huzur içinde yaşamayıp onları sürekli bir tehdit unsuru olarak görüyorlarsa, ülkesinin bir gün parçalanacağı, bölüneceği ve yok olacağı endişesiyle bir yaşam sürüyorlarsa bunun nedenini eğitimcilere ödenen az ücrette aramamak gerekiyor. Böylesi sorunlar için gerçekten çok farklı bir alanda mücadele vermek gerekiyor. Ve bu alanda verilecek mücadeleleri(insan hakları, özgürlük, hukuk, demokrasi.) öncelikle sendikalar üstlenmelidir. Eğitim çalışanların en büyük şanssızlıkları da bu anlayışta hareket eden sendikalarının olmayışıdır.

 

5- Hakları sivil alanda yeterince savunulabiliyor mu?

 

Biraz önce söylediğim gibi bugün Türkiye’nin eğitim ve çalışanları adına en büyük kaybı bu alanda hizmet verdiklerini zanneden sivil toplum örgütleridir. Ben bununla ilgili Radikal gazetesine bir makale yazmıştım.”Eğitime en çok zararı eğitim sendikaları veriyor” diye… Hakikaten öyle… Bugün gerek eğitim sistemiyle ilgili sorunlar gerekse bu alanda hizmet veren çalışanların hakları bu dar, kısıtlı ve devletçi bir anlayışla işlev gören sendikalar tarafından ihmal ediliyor. Çünkü alanlarının dışında faaliyet gösteriyorlar. Örneğin eğitim kurumlarına yapılan birçok atamada aktif rol oynuyorlar. Atamaları yapılan sendikalı idareciler de liyakatsiz olduklarından birçok antidemokratik uygulamaların altına rahatlıkla imza atabiliyorlar. Aynı sendikalı idareciler ne nöbetçi öğrenci adı altında çalıştırılan çocukların kendilerine yaptıkları hizmeti yadırgıyorlar nede çalışanları arasında adaletli davranabiliyorlar. Örneğin her yıl ödüllendirdikleri kişiler ya kendi sendikalarının üyesi eğitimciler oluyor ya da olmaya niyetli kişiler… Anlatmak istediğim sendikaların ilgi alanı böylesi küçük işler… Bu yüzden sendikacılık faaliyetlerini yerine getiremiyorlar. En güncel örneklerden birisi; bu yıl memurlara ödenecek olan zam miktarları belli oldu yüzde 2,5+2,5 bakınız hiç bir sendika bu rakamların miktarlarını yükseltemeyecektir. Yani ne demokrasi, insan hakları ve özgürlükler alanında etkili olabiliyorlar nede ücret konusunda. Geçenlerde bir sendikanın Alevi sorunuyla ilgili sunduğu raporu okuduğumda gözlerime inanamamıştım. Sendika Alevi dedelerini hacı yapmaya karar vermişti çünkü.

Bir sendikanın hükümetlerle(hangi hükümet olursa olsun) bazı ortak projeler üzerinde çalışması anlaşılır bir durumdur. Demokratik dünyada bunun örnekleri çoktur. Birçok devlet, sivil toplum kuruluşlarına finansman sağlayarak projelerini hayata geçirir. Ancak bizim ülkemizdeki sendikacılık maalesef ideolojik zeminde yapılmaktadır. Daha henüz bu noktaya gelmedik.
Ülkemizde faaliyet gösteren sendikaların birçoğunun kurulmasında siyasi parti başkanlarının öncülük ettiği bilinen bir şeydir. Bu bakımdan ülkemizde örneğin; iktidarın sivil toplumu, ulusalcıların sivil toplumu, solcuların sivil toplumu, milliyetçilerin sivil toplumu, A Partisinin, B Partisinin sivil toplumu gibi birbirinden farklı ideolojilere ayrılan birçok sivil örgütlenme vardır. Burada sendikaların farklı ideolojilere ayrılmasını yadırgamıyorum. Yanlış olan kendi ideolojilerinin içerisinde hapsolmalarıdır. Farklı görüşlere sahip olanlarını yok saymalarıdır. Toplumsal olaylar karşısında gösterdikleri tutucu ve cemaatçi bakış açılarıdır. Yanlış olan bir türlü evrensel kriterlerde sendikacılık yapamadıklarıdır.
Başında “sivil” bulunan her örgütlenme, demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukukun üstünlüğü, kalkınma ve zenginleşme gibi konularda diğer sivil örgütlerle rekabet edebilmelidir. Ancak ülkemizde faaliyetlerini sürdüren sendikalar hala bindikleri dalı kesmektedirler
.


 6- Yıllardır süren haksız başörtüsü uygulamasına bir eğitimci gözüyle nasıl bakıyorsunuz?

 

Mesele öncelikle insan gözüyle bakıldığında bile gerçekten vicdanınızın sızlamaması mümkün değil. Zaten bu ülkede vicdanınızı, ahlakınızı ve insanlığınızı ortaya koyamadan hiçbir meseleyi halledemezsiniz. Bu bir inanç hürriyetidir. Bizim ülkenin bürokratik, baskıcı ve darbeci kesimin bir türlü anlamadığı bir şeydir bu… Aynı zamanda insan, hak adalet, özgürlük ve vicdan karşıtı kesimin yıllardır yaptığı bir zulümdür… Binlerce kızın dini tercihlerinden dolayı dışlandığı, mahkeme önlerinde hesap verdiği, eğitimlerinin engellendiği bir başka ülke var mıdır yeryüzünde… Bakın size İngiltere’den ilginç bir örnek aktarayım. İngiliz Anglikan Kilisesinin lideri Canterbury Başpiskoposu Dr. Rowan Williams BBC Radyo 4’te bir konuşma yapmıştı. Mehmet Altan 9 Şubat 2008 tarihinde Star’daki köşesinde bu konuyu yazmıştı.

 

Canterbury Başpiskoposu Dr. Rowan Williams; İngiltere’nin, bazı vatandaşlarının İngiliz hukukuna bağlılık duymadığını kabullenmesi gerektiğini öne sürerek, Şeriat hukukunun bazı yanlarının adapte edilmesinin ‘kaçınılmaz’ olduğunu, bunun sosyal uyumun sağlanmasına da katkı sağlayacağını iddia ediyordu. Ayrıca Williams, ancak böyle bir adım atılmadığı takdirde inançları ile laik hukuk devleti arasında kalan Müslümanların toplumdan yabancılaşabileceğini uyarısını da yapmıştı. Diğer bir örnekte İngiltere’de okul yönetimleri, öğrencilerin gözleri hariç yüzlerinin tümünü örtecek şekilde peçe takmalarını yasaklayabileceği noktasındaydı. İngiltere Eğitim Bakanlığının yayınladığı yeni kılık-kıyafet yönetmeliğine göre okul yönetimlerine gerekirse peçeyi yasaklama yetkisini, güvenliğin sağlanması ve eğitim ortamının geliştirilmesi gerekçesiyle vermekte olduğuydu. Yani eğitimciler, öğrencileriyle derste göz teması kurabilmek için yani öğrencisinin ruh halini kavrayabilmek gibi “eğitim odaklı” bir gerekçeyle peçeye kısıtlama getirilmesini öneriyorlardı. Başörtüsünü değil…
Tartışmaların İngiltere’de devam ettiği günlerde Türk gazetelerinde “İngiltere’de şeriat mahkemeleri dönemi” diye manşetler çıkmaya başladı. Gerçektende İngiltere’de Müslümanların yoğun olarak yaşadığı aralarında başkent Londra’nın da bulunduğu 5 büyük kentte(Londra, Birmingham, Bradford, Manchester, Warwickshire
) şeriat mahkemeleri oluşturulmuştu. Sunday Times, şeriat mahkemelerinin sisteme resmen konulmasının ardında, Müslüman toplumlar arasında daha önce de yapılan uygulamanın resmi denetime tabi tutulması arzusunun bulunduğunu yazdı. Aynı gazete; Bu görüşe ilk destek verenlerden birinin de İngiltere’de Adalet Bakanlığı müsteşarı yetkileriyle donatılmış olan Lord Phillips’in olduğunu yazıyordu. Phillips ise, şeriat hükümlerinin medeni hukukla ilgili konularda ve mali anlaşmazlıkların çözümünde kullanılmasının mümkün olduğunu ifade ediyordu. “Türkiye laiktir laik kalacak” mitinglerini düzenleyenlerin sevmediği Avrupa’da gerçekleşiyordu bu gelişmeler… Örneği vermemim nedeni artık ülkeler din ve inanç hürriyetinin önünü alabildiğince açmaya gayret ediyorlar. Bizde ise hala çağdaşlık adına birilerine yaşam biçimi dayatılmaya çalışılıyor. CHP ve KESK yıllardır başörtülüleri dillerine doladılar. Bir yandan da ekmek, garibanlık, işçi, yoksulluk ve hakları derler. Ama hiçbir zaman bu kızların özellikle ailelerinin yoksul, işçi ve köylü olduklarını görmediler. Bir solcu hiç değilse işin bu tarafından bakarak bu kızları sahiplenebilmeliydi. Açılımların yaşandığı dolayısıyla demokratik bir ortamın oluşmaya başladığı günümüz Türkiyesinde bu meselenin de çözümü umarım en kısa sürede giderilir ve bu kızlarımız eğitimlerine, yaşamlarına geri dönerler.

 

7- Hükümetlerin vazgeçemediği "Paralı eğitim politikası" hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Türkiye’de okullar; devletin itaatkâr, uyumlu, uysal ve kontrol edilebilir insan üretimini en düşük maliyetle gerçekleştirdiği kurumlardır. Ben sorunuzu şöyle farklı bir açıdan değerlendirmek niyetindeyim. Bakınız ülkeler artık eğitime dönük politikalarını daha çok evrensel değerlere doğru kaydırmaktadır. Finansmanından, eğitim müfredatlarına varıncaya kadar eğitimin kendine dönük bir yığın problemini devletçi bir siyasi zihniyetle değil de daha çok demokratik, özgürlükçü ve liberal bir anlayışla ele almaktadırlar. Doğrusu devletin eğitimin birçok alanından elini çektiği ülkelerde bilim, sanat, teknoloji ve edebiyat dallarında ciddi kalite sıçramaları gözlemlenmektedir. Türkiye ise hâlâ resmi ideolojisini eğitim kanalıyla yeni kuşaklara aktarmayı hedef yapmış ender ülkeler arasında yerini almaktadır. Türkiye’de eğitimi devlet finanse eder anayasasına göre ise eğitim, zorunlu ve parasızdır. Dolayısıyla müfredatından, eğitim politikalarına kadar eğitime dönük ne varsa tek söz sahibi devlettir. Yani sorunun kaynağı eğitimin parasız olmasından kaynaklanmaktadır. Devletin finansmanını sağladığı dolayısıyla müfredatını kendisinin belirlediği bir eğitim sisteminde kalite düşeceği gibi özgür bireylerde yetişememektedir. Aslında müfredatlarını ve finansmanlarını kendilerinin belirlemesi/sağlaması kaydıyla her kesimin kendi okullarını açabilmesinin yolları üzerinde ciddi çalışmalar yapılmalıdır. Bu durumda çok ciddi bir rekabet ortamının da oluşacağı bilinmelidir. Ama Türkiye daha henüz buna hazır değil gibi.

 

8- Sizce yeni bir anayasaya ihtiyaç var mı?

 

Ülkemiz insanının, gençlerinin ve çocuklarının yeniden doğmalarına neden olacak ciddi ve anlamlı, evrensel ahlak, hukuk ve insan hakları kriterlerini dikkate alarak sivilleşmelerine yönelik yeni ve farklı söylemleri devreye sokmak zorundayız. Çünkü ülkemizin kalkınması, gelişmesi ve doğru istikamette(ahlak, vicdan, özgürlük, demokrasi, ekonomi, siyaset vs.) ilerlemesi için bu gerekli… Ülke sevmek, vatanperver olmak o ülkede yaşayan bireylerin kendilerini asker gribi görmelerine endeksli bir şey değildir. Kendine güvenen, ülkesinde yaşayan kendi ırkından, renginden, mezhebinden ve inancından olmayanlarla önyargısız kurduğu sağlam ilişkilerin geliştirilmesine imkân sağlayan, bu anlamda ülkesinin bölünmesini karşı çıkan aksine birlik ve kardeşlik duygularını bilinçli bir şekilde yaşayan aklı başında bireylerin var olmasıyla mümkün olacaktır. Aklın başta olması için öncelikle onu sivilleştirmek gerekecektir. Sivilleşmeyen, özgürleşmeyen bir akıl, yaşamı boyunca şartlanmış, inanlığını gerçekleştirememiş, ezik, sürekli korku ve endişe içinde olacağından ne kendisine nede ülkesine bir katkı sunacaktır. Bu anlamda sivil bir anayasa gereklidir.

 

Türkiyeliler artık korkularından sıyrılarak geleceğe güvenle bakmak istiyor. Bu anlamda sivil bir anayasayı hak ediyorlar. Adı sivil olan değil gerçekten kendimizi sivil ve özgür hissedebileceğimiz bir anayasadan bahsediyorum. Çünkü bizler büyük bir insan kalabalığı değiliz. Bizim bu topraklarda çatışmadan uzak birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularıyla bir arada huzur içinde yaşamak gibi soylu duygularımız var. Bizler topraklarımızda düşünce özgürlüğünün, insan haklarının, hukukun, erdemin ve ahlakın tam anlamıyla yerleşmesini istiyoruz. Tek tip uysal yurttaşlar yerine kendine güvenen, özgür, bilimle sanatla uğraşan şiir yazan, felsefe okuyan özgür bir devletin vatandaşları olmak istiyoruz. Kendi ellerimizle yazdığımız içinde biz olan, insan olan, adalet ve özgürlük olan sivil bir anayasa istiyoruz. Böyle bir anayasanın hayata geçirilmesi elzemdir. Çünkü böyle bir anayasayı ilk kez yazacağız.

 

 

9- Bu kadar ihtiyaç varsa neden halen tozlu raflarda duruyor?

 

Bu ülkede sivil, özgürlükçü ve demokrat bir anayasa talebini dillendirmek kolay fakat bunu hemen devreye sokmak maalesef çok zor bir iş... Bir ülke düşünün ki her kurumu mayınlarla döşenmiş nereyi özgürleştirmek isteseniz bir tuzakla karşılaşıyorsunuz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir takım örneklerini gördük bunun… Ancak iktidar partisinin bu konuda bir ara yanlış söz ve söylemlere giriştiğini de unutmamak lazım. Hatırlarsanız sivil anayasayı her hatırlattıklarında “atış serbest!” “bekâra karı boşamak kolay” gibi ucuz söylemlere başvuruyorlardı. Şüphesiz şimdilerde daha farklı ve daha fazla cesurlar. Kürt ve Ermeni sorununda gelinen nokta sevindirici... YÖK eskisi gibi başı buyruk değil. Çok yeni ve güzel gelişmelere tanıklık ediyoruz. Yeni kurulan sivil toplum örgütleri bu konuda çok önemli fikirler üretiyorlar. Ve özgürlükçüler. Bu çok önemli, bir ülkenin demokratikleştirilmesinde sivil örgütlerin yeri tartışılmaz bir öneme sahiptir. Geçenlerde internette dolaşırken büyük bir sendikanın “ilkelerimiz” bölümüne denk geldim. Sendika mevcut anayasaya bağlılıktan ve onu korumaktan bahsediyor. Bu çok vahim... Sivil örgütler sivil anayasa konusunda çok ısrarcı olmalı hükümete sürekli baskı yapmalılar.

Umarım en kısa sürede sorunuzda da bahsettiğiniz gibi sivil anayasayı tozlu raflardan alıp hayata geçirme şansımız olur.

Kaynak:
Bu haber toplam 3706 defa okunmuştur

Etiket(ler): , ,

DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri