Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Türkiye Güney Doğu Asya'ya açılıyor

29.06.2010 16:46
Latin Amerika, Afrika ve Ortadoğu açılımlarından sonra Türkiye bu kez Güney Doğu Asya'ya açılıyor.

Endonezya Cumhurbaşkanı Susilo Bambang Yudhoyono, resmi temaslarda bulunmak üzere dün Ankara'ya geldi. Yudhoyono'yu, Esenboğa Havalimanı'nda, Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz, Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, Endonezya'nın Ankara Büyükelçisi Awang Bahrin ve öteki ilgililer karşıladı.

Yudhoyono, 3 Temmuz'da son bulacak ziyaret kapsamında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşecek. TBMM'de bir konuşma yapması beklenen Endonezya liderinin ziyaretinde politik, ekonomik ve kültürel ilişkileri kapsayan 12 anlaşmaya imza atılacak. Ziyaret çerçevesinde İstanbul'da "Endonezya'nın Eşsiz Soyut Kültür Mirası" konulu etkinlikler de düzenlenecek.

Yudhoyono’nun Türkiye Ziyareti ve Muhtemel Gelişmeler

Ziyaretin maksadı, Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün daveti olarak açıklandı. Elbette bu davette Türk Diş İşleri Bakanlığı’nın katkısı yadsınamaz. Türkiye’nin giderek genişleyen ilgi alanı bağlamında değerlendirildiğinde bir yandan Latin Amerika, bir yandan Afrika ülkeleri ile ilişkiler birbiri ardına gündeme gelirken, gerek Güneydoğu Asya’daki ve gerekse ASEAN ülkeleri içerisindeki önemi ile dikkat çeken Endonezya’nın göz ardı edilmesi düşünülemez. Türkiye’nin son dönemdeki bu açılımlarının önemli parametrelerinden birini ekonomik kalkınma odaklı olduğu aşikardır. Bunun böyle olduğunu anlamak için de “Kissenger” olmaya gerek yok...

Kuruluşdan Günümüze İki Ülke Arasında Benzerlikler

Türkiye ile Endonezya’nın kuruluşu ve 20. yüzyıl boyunca geçirdiği süreçler bağlamında önemli benzerlikler görmek mümkün. Elbette bu yazıda bu konuların tümüne değinmek mümkün olmasa da, ana hatları ile bazı hususları hatırlatmakta fayda var. Endonezya kurucu babalarından Sukarno’nun kuruluş felsefesi ve modeli olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni aldığı dikkatlere sunulduğunda, aradan geçen 65 yıllık süre içerisinde Türkiye ile ilişkilerinin ne minvalde seyrettiği araştırılmaya değer bir konu olarak ortada duruyor. Bununla birlikte, süreç içerisinde Türkiye-Endonezya ilişkilerine şöyle bir göz atıldığında, Endonezya ile ilişkilerin kısır bir evre geçirdiği görülecektir. İlk dikkat çeken ilişki, Menderes dönemi Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 18-24 Nisan 1955 tarihlerinde Bandung’da yapılan Bağlantısızlar Toplantısı’na katılması oldu. Asya ve Afrika’dan toplan 29 devlet başkanı ve başbakanının katıldığı söz konusu bu toplantı, katılımcı ülkeler ve alınan kararlar bağlamında o dönemde büyük ses getirdi. Türkiye, Bağlantısızlar Toplantısı’na gözlemci sıfatıyla katılması ile dikkat çekerken, bu toplantıda taşıdığı sıfat ve oynadığı rol ile dönemin üçüncü dünya ülkelerinden tepki aldığını da hatırlanmalıdır.



12 Eylül Askeri Darbesi’nin ardından Türkiye’de başlayan yaşanan başörtüsü sorunun bir benzeri Suharto’lu yıllarda gündeme geldi. Tarihin bir cilvesi olarak Suharto, 1985 yılında Kenan Evren’in misafiri olarak Türkiye’ye geldiği görülür. 1998 Mayıs sonlarında Suharto’nun iktidardan devrilmesi ile başlayan reform süreci sancılı bir şekilde devam etti. Sürecin ilk beş yılında ülkenin sivil siyasetçilerinin on yıllarca “yedek” beklediği dönem sona ermesine rağmen, söz konusu siyasetçiler gerçek siyaset arenasında başarılı olamadılar. Ve tıpkı Türkiye örneğinde olduğu gibi asker kökenli bir devlet başkanı yeniden göreve getirilse de, Yudhoyono, ülke tarihinde doğrudan yapılan demokratik seçimlerle ikinci defa başkanlığı seçilmesi ile üzerinden asker üniformasını değil, siyaset yapma biçimini de değiştirdiğini ortaya koyuyor. Her alanda reforma ihtiyaç duyan potansiyel zenginlikler içinde yüzen, ancak reelde halkı fakir ve yoksulluk içerisindeki ülkenin ihtiyaç duyduğu en acil çözüm ülkenin doğusundan batısına yaşanan önemli bağımsızlık hareketleri ile barış yapmak oldu. Maluku ve Poso’nun ardından kuruluşundan itibaren ülkenin varlığının teminatı konumundaki Açe’de de bir anlamda yaşanan tsunami doğal afetinin de “zorlaması” ile 15 Ağustos 2005 tarihinde barış gerçekleştirildi. Bu sürecin Cakarta’daki kahramanı eski devlet başkan yardımcısı Yusuf Kalla olsa da, kimi milliyetçi çevreler Yudhoyono’suz bu başarın gerçekleşmeyeceğini dile getirerek, onu Nobel Barış Ödülü’ne bile aday gösterdiler. Ancak ödül görüşmeleri başarılı bir şekilde yürüten Finlandiya Devlet eski başkanı Martti Ahtisaari’ye gitti.

Endonezya, özellikle 1998 yılında Suharto’nun iktidar devrilişinin ardından bölgesinde demokrasi bayrağının taşıyıcısı bir ülke konumuna gelmeye çalışıyor. Bu çabasında ilk etapta, elbette Batılı ulusların bölgedeki temsilcisi Avustralya’nın “katkılarını” ve “baskılarını” unutmamak gerekir. Endonezya’nın 20. yüzyılın son yıllarında başlayan değişim, reform açılımı bugüne değin devam ettiği gibi bu açılımın doğru okunmasında fayda var.

Endonezya’nın Zenginliği Kime Yarıyor?

230 milyonluk nüfusuyla, doğusundan batısına beş bin kilometreyi bulan geniş coğrafi dağılımı ile dikkat çeken Endonezya sahip olduğu zengin yer altı ve yer üstü kaynakları ile dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alıyor. Bu ekonomik büyüklüğüne rağmen, ülke halkının büyük bir kesiminin tarım kesiminde çalıştığı ve yoksulluğun önemli bir sorun olması çelişkileri de beraberinde getiriyor. Ancak bu yoksulluk tarım kesiminin kendine yeter bir üretim potansiyeli taşıması bu yoksulluğu, elbette Afrika uluslarındaki gibi öne çıkarmaz.

Ülkenin kuruluşundan itibaren ekonomik ve sosyal açmazlarının temelinde belli çıkar odaklarının ve ülke yönetimini sahiplenen bir azınlık grubu ile bunun destekçilerinin varlığı bilinegelmektedir. Özellikle son on yıllık süreçte adına “reform çağı” denilen dönemin en önemli hedeflerinden birini ülkedeki yolsuzluk oluşturmaktadır.

Endonezya adı, 2002 yılında Bali Adası’ndaki bombalama olayları ile birden Batılı ulusların, “Endonezya İslamcı terörün merkezi mi oluyor?” sorularını sordurmaya yöneltti. Bu süreç hızını giderek artırarak reform dönemi devlet başkanı olarak öne çıkan Yudhoyono hükümetlerinin Batılı güçler karşısındaki varoluşunun ve meşruiyetini sınayan bir olgu olarak ortaya çıkmaya başladı. Ülkenin acil çözüm bekleyen onlarca sorununa rağmen, gündemi sanal İslamcı terör olgusu ile dolduran ülkenin etkin basını da Batı’nın bu yönlendirmesinde etkin rol aldı. Uzmanlar, özellikle son bir yıl içerisinde Cava Adası ve Sumatra’da terörist oldukları iddia edilen gruplara karşı düzenlenen askeri operasyonlar ülke gündemini işgal ederken, yolsuzluk konusunda birbiri peşi sıra ortaya çıkarılan yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmemesini eleştiriyorlar. Ülkenin bir türlü hakkıyla üstesinden gelemediği yolsuzlukla mücadelenin son perdesinde, devlet parasının Century Bank’a aktarılması bağlamında başlatılan soruşturmalar oluşturuyordu. Tam da bu gelişmelerin yaşandığı ve tartışmaların alevli bir şeklide sürdüğü bir ortamda, Şubat ayı sonlarında Açe kırsalında sözde teröristlerin elle konmuşcasına bulunması ve girişilen silahlı çatışmalarda aralarında sivillerin de olduğu bazı kişilerin hayatını kaybetmesi, kimi teorileri gündeme getirmeye başladı. Öte yandan, kimi çevreler sözde terörist grupların yargı karşısına çıkartılmadan sahada infazını eleştirel bir şekilde dile getirmeye başladı.

D-8 İstanbul Deklarasyonu ve “İnkita”

Türkiye ile Endonezya arasındaki bağların 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen toplantıda kamuoyuna açıklanan “İstanbul Deklarasyonu” ile kuruluşu dönemin başbakanı Necmettin Erbakan tarafından ilân edilen D-8’ler birliği içerisinde artacağı öngörülüyordu. Ancak, süreçte akamete uğratılan bu birlik, potansiyel kalkınma hamlelerinin ve işbirliklerinin de buharlaşmasına -en azından şimdilik- neden oldu. Sosyal ve ekonomik kalkınmanın öncellendiği D-8’ler, birlik olarak varlığını sürdürse de, İstanbul Deklarasyonu’nda belirtilen hedeflere ne kadar ulaşıldığı ise tartışmalıdır. Bu bağlamda, Endonezya 13 Mayıs 2006 tarihinde, söz konusu birliğin beşincisine ev sahipliği yaptığını hatırlatalım. Aradan geçen 13 yıl zarfında şayet arzu edilen gelişmeler sergilenemedi ise, bunun nedenleri masaya yatırılmalıdır. Kuruluşu için sarfedilen enerji ve iki yılda bir yapılan toplantılar söz konusu üye ülke toplumlarına ne vermiştir, ne vermeyi hedeflemektedir? Sağlıklı bir vizyondan bahsedilebilir mi? Şayet bu sorular hak ettiği olumlu cevaplar verilemeyecekse, bugün Endonezya ile ilişkileri geliştirme projesinin rasyonalitesi neye dayanmaktadır?

“12 Anlaşma”

İki ülke arasında ve ilgili bakanlıkların katkıları ile denizcilik, enerji, küçük ve orta boy işletmecilik, teknoloji, medya ve kültür alanlarında anlaşmaların imzalanacağı duyuruldu. Bu bağlamda, bölgelerinde öncü ülkeler olma yolunda istekli ve gayretli olan Türkiye ve Endonezya arasında yapılacak görüşmeler sadece iki ülkeyi değil, yapılacak anlaşmalar vasıtasıyla Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’nın da bu gelişmelerden pay alması potansiyelini içinde taşıyor.

2008 yılı itibarıyla Türkiye-Endonezya arasındaki ticaret hacmi 2 milyar Dolar civarında. Yudhoyono’nun üç günlük ziyaretinde imzalanacağı ilân edilen 12 anlaşmanın ekonomik, kültürel işbirliğine katkı yapacağı düşünülüyor. Ancak, Endonezya gibi geniş bir coğrafyayı kaplayan ülkede faaliyet gösteren Türk Büyükelçiliği’nin Cakarta’dan, sayıca yetersiz kadrosu ile bu anlaşmaların potansiyelini açığa çıkartacak bir performans beklemek gerçekçi değil. Son beş yıldır dile getirdiğimiz üzere, Türkiye Cumhuriyeti Açe’ye bir konsolosluk veya en azından fahri konsolosluk açmalıdır. Medan’da kimi çevrelerce kimliği şaibeli bulunan Rahmat Şah adındaki fahri konsolosun varlığının Açe ile ilişkilerin yanı sıra, Sumatra Adası gibi önemli imkânlara sahip coğrafyada herhangi bir gelişmeye yol açıp açmadığı sorgulanmalıdır. Yoksa birileri Türkiye’nin adını kullanarak farklı işler mi yapıyor sorusu akla gelmiyor değil.

Bir diğer önemli açılımın TİKA’nın Açe’den başlayarak Güneydoğu Asya’ya ilk ofisini hayata geçirmesi olacaktır. Açe’de kurulan Türk Kültür Merkezi’nin kültürel, sosyal ve akademik alt yapısı ile böylesi bir işleve uygunluğundan daha çok, Açe’de toplumsal kalkınma temelli yönelimli pek çok projenin hazır oluşu da söz konusu ajansın varlığına gerçekçi temeller teşkil etmektedir. Kimi ülkelerde proje geliştirme konusunda sıkıntı yaşandığı bilinen TİKA’nın başta Açe olmak üzere Güneydoğu Asya’nın önemli bölgelerinde hayata geçirebileceği pek çok proje, sadece bölge halkının sosyo-ekonomik kalkınmasına değil, Türkiye’nin bölge ülkeleri ve iş çevreleri ile giderek artacak bir yakınlaşma içine girmesine de vesile olacaktır.

THY aracılığı ile Türkiye ile Endonezya arasında geçen yıl kurulan havayolu bağlantısı, Singapur aktarmalı Cakarta uçuşlarına konu oluyor. Söz konusu ikili ilişkilerin geliştirilmesine paralel olarak, THY’nın bu uçuşlarına Açe’deki Uluslararası İskender Muda Havalimanı’nı da eklemesi, sadece Endonezya ve Türk yolcular için değil, bölgenin turizm imkânlarından istifade edecek Avrupalı potansiyel turistler için de bir alternatif teşkil edecektir. İskender Muda Havalimanını cazip kılan önemli gelişmelerden biri girişte vize verilmesi uygulamasının başlanmış olması. Bu çerçevede Türk yatırımcılarının yanı sıra, bölgenin nadide güzelliklerinden istifade etmek isteyen yerli ve yabancı turistlerin tek uçuşla ve vize kolaylığı ile Açe ve Sumatra’ya ulaşmaları mümkün gözüküyor.

Endonezya merkezi hükümeti ile yapılacak anlaşmalarda geçen ay gündeme gelen “un krizi” gibi konuların ele alınması bekleniyor. Oysa, Türkiye’nin Endonezya’da çok daha kapsamlı ve gelecek vaad eden projelere iştirak edebileceği zengin bir potansiyel bulunuyor. Bu potansiyele doğrudan, ikili ortaklıklar veya konsorsiyumlar şeklinde ulaşılmasının önünde pek de büyük engeller bulunmuyor.

Kırılgan Barış ve Türkiye’nin Rolü

Endonezya kuruluşundan itibaren dini, etnik ve ekonomik nedenlerle ayaklanmalara ve isyanlara konu oldu. Bu süreçte, Açe Eyaleti, ülkenini kuruluşundan itibaren ülke varlığının en önemli coğrafyası olarak dikkat çekiyor. 15 Ağustos 2005 tarihinde Helsinki’de imzalanan Barış Anlaşması’ndan bu yana beş yıl geçti. Bu süreçte ülkede yaşanan reform sürecinin katkısı kadar, Avrupa Birliği ve bazı Batılı ülkelerin katkıları ve desteği yadsınamaz. Ancak sorulması gereken 30 yıl süren çatışma döneminde de olduğu gibi, Türkiye’nin ve İslam ülkelerinin ne yaptığı ve ne yapmakta olduğudur.

Kırılgan Açe Barışı’na Türkiye nasıl bir destek vermektedir. Uzmanlar, zaman zaman Açe yönetim çevrelerinden resmi olmayan kaynaklardan gelen ve Türkiye’nin bu barış sürecinin takibinde aktif rol olması talebi nasıl karşılık bulmuştur? Bazı çevrelerin “Bu işe bizi bulaştırmayın. Karşımıza PKK kartını çıkartırlar.” yollu siniklik ve korku psikolojisi içeren yaklaşım, ne Türkiye’nin bugün dünya siyasetindeki rolü, ne de Türkiye ile özelde Açe genelde Güneydoğu Asya ile olan ve Osmanlı Devleti’nden itibaren gelişme gösteren ilişkilerinin doğasına uygundur. PKK sorununun algısı ile Açe’deki -artık tarih olan- özgürlük hareketini ve bugün onun siyasi uzantısı olan Açe Partisi ve bu siyasi hareketin valilik, yerel parlamento ve belediyelerdeki varlığını birbirine karıştırmak büyük yanılgıdır. Kimi çevrelerce kurulmaya çalışılan bu benzerliğin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Bu yaklaşım, bir tarih ve vizyon eksikliğinden kaynaklandığı gibi, söz konusu çevrelerin basiretsiz yaklaşımları ile kime hizmet ettiği de meçhuldür.

Kaldı ki, özerk bir statüye kavuşan Açe Eyalet yönetimi, yukarıda zikredilen barış anlaşmasına göre, üçüncü ülkelerle doğrudan ilişki kurma hakkı bulunuyor. Elbette Türkiye’nin Açe Barışı’na hangi yollardan katkı yapacağı iyi değerlendirilmelidir.

Yudhoyono’nun Türkiye ziyareti ile iki ülkenin uluslararası sorunlara yaklaşım perspektifinde eşgüdümü sağlamaya yönelik işbirliğini de gündeme getirecek. Bu bağlamda, iki ülkenin kendi coğrafyalarında son dönemde “bölgesel güç” olma yolundaki ciddi adımları ve kararlılıkları, örneğin Filistin-İsrali Barışı ve İran konusunda sergilenekcek çabaların alt yapısını oluşturuyor. Bu yönelim yukarıda Açe özelinde dile getirdiğimiz üzere, gerek Türkiye gerekse Endonezya için bir tenazuku da içinde barındırdığı ileri sürülebilir. Bu nedenle, Türk çevrelerinin Açe özelinde Endonezya ile ilişkilerinde “çekingen” davranmaması gerekir. Aksi halde iki ülkenin Ortadoğu ve Güney Filipinler’deki gelişmelere yaklaşımlarının da “PKK kartı” gibi bir süprizle karşı karşıya kalmalarına yol açabilir.

TİMETURK

Bu haber toplam 1796 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri