Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Başbakan'ın 'karakutusu' açıkladı

13.10.2010 13:21
Başbakan'ı âdeta gölge gibi takip ediyor. Tayyip Erdoğan'ın her anında var.

 

Başbakanlık konutundaki odasına ve evine neredeyse hiç uğrayamıyor. Konuşma metinlerini bir ekiple birlikte yazıyor. Geziler ve resmî temaslarda el yazısı ile notlar tutuyor. Kritik süreçlerde yaşananları kamuoyu içeriden bir bakışla ondan öğreniyor. AK Parti'nin kimliğini tanımlayan ‘Muhafazakâr Demokrasi' kavramını Türkiye'ye tanıtan kişi. Partinin ideologlarından. Muhafazakârlığın demokratik formatta kodlanabileceğini düşünüyor. Aynı zamanda siyaset bilimci olan Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Başdanışmanı Doç. Dr. Yalçın Akdoğan, referandum sonrası süreci ve ülkenin siyasi rotasını Aksiyon'a anlattı.

Akdoğan, 2011 genel seçimlerinin Türk demokrasi tarihi açısından bir dönüm noktası olacağını söylüyor: “Karanlık senaryoların hepsi boşa çıktı. Türkiye'de yeni bir demokrasi dalgası başlıyor. Adnan Menderes ve Turgut Özal dönemlerindeki demokrasi dalgasıyla kıyaslandığında,AK Partidöneminde yaşananlar ve yaşanacaklar, dalgayı geçerek büyük bir tsunamiye dönüşüyor, onlarca yılda yapılabilecekler aylar içinde yapılabiliyor. Bu süreçte sadece reformlar hayata geçmiyor, kirli senaryolar, karanlık odaklar, direnç mekanizmaları da bir bir devre dışı bırakılıyor.”

Yüzde 58 evet oyunu Türkiye iyi okuyabildi mi? Yüzde 42'yi de kucaklayan Erdoğan nasıl bir politika izleyecek?12 Eylülsonrası Türkiye'nin şifreleri neler? Siyasetten Başbakan ile ilişkilerine kadar işte Erdoğan'ın ‘karakutusu'nun verdiği cevaplar.

-Referandum sonucunu Türkiye iyi okuyabildi mi? Yüzde 58'in anlamı nedir? Vesayet dönemleri tamamen bitti mi?

Referandum sonrasında toplumun biraz daha rahatladığını, rahat bir nefes aldığını görüyoruz. Çıkan sonuç sürpriz değildir. ‘Hayır' oyu kullanan birçok insan da sonucun ‘evet' çıkacağını tahmin ediyordu. Bu yüzden beklenen olmuş, süreçte bir kırılma yaşanmamıştır. Türkiye toplumu bunu, ‘istikrarın devamı' olarak algılanmıştır. İdeolojik sebeplerle ‘hayır' diyen birçok insan, aslında ‘hayır' çıkması durumunda Türkiye'nin bir türbülansa girmesi ve istikrarsızlığa kapı açılması riskini göz ardı etmiyordu. Bu kaygıların boş olduğu anlaşıldığı için de genel bir rahatlama yaşanmıştır. İlk hafta içinde estirilen ‘kutuplaşma', ‘ayrışma', ‘bölünme' havası da toplumda yansıma bulmamıştır.

Bu anayasa değişikliği, vesayetçi anlayışı tamamen kaldıran değil, onu bitirecek düzenlemeler için zemin hazırlayan çok önemli bir adımdır. Esasen geçen yıllar içinde yapılan demokratik reformlar vesayetçi anlayışı gerilettiği için bu düzenleme hayata geçebilmiştir. Son değişiklik, Başbakan'ın ifadesiyle kapıyı açacak anahtar konumundadır. Artık kapıyı açarak bu yolda yürümek ve toplumun ihtiyacı olan köklü değişiklikleri hayata geçirmek daha mümkündür.

-Yüzde 42 için ne düşünüyorsunuz?CHPve MHP'nin başını çektiği ‘hayır' bloku, sizce neden başarısız oldu?

Türkiye toplumu genel anlamda değişimden ve demokratikleşmeden yanadır. Bu yönüyle toplum, siyasetçilerin önündedir, geçmişe takılıp kalan siyasetçiler toplumun gelişimini iyi okuyamamaktadır. Anayasa değişikliğinin ‘darbe karşıtlığı' ve ‘ileri demokrasi' temaları üzerine kurulması çok farklı toplum kesimleri için motivasyon kaynağı olmuş, itici bir etki yapmıştır. Çünkü 12 Eylül darbesi ve diğer müdahaleler, toplumda unutulmayacak yaralar açmıştır. 1982 Anayasası'nın büyük bir oranla kabul edilmiş olması, darbenin hoş görüldüğü anlamına gelmemekteydi. Türkiye toplumu, bu yanlış algıyı da kırmış, demokrasiye olan bağlılığını gür bir sesle haykırmıştır. CHP ve MHP'nin tutumu, kendisini ve geçmişini inkâr anlamına gelmiştir. CHP'nin yeni genel başkanı kampanya süresince anayasa değişiklikleri üzerinden söylem üretemediği için işi, popülizme ve ucuz siyasi polemiklere döktü. MHP ise kimsenin inanmayacağı, tamamen hayal ürünü söylemlerle ortaya çıktı. Türkiye toplumu artık, ‘ülke elden gidiyor' palavralarına prim vermiyor. Halk oylamasında ‘evet' diyenler de ‘hayır diyenler de çok farklı gerekçelerle hareket ettiler. Sürecin aşırı siyasallaşması, seçmeni klasik siyasi pozisyonuna doğru itti. AK Parti bunu kırabildiği oranda ‘evet'leri artırdı.

-Başbakan evet ve hayırcıları kucaklayan bir konuşma yaptı. Bundan sonra nasıl bir söylem ve politika beklemeliyiz?

Hükümet etmek, tüm toplum kesimlerini nazara almak, herkesin hassasiyetlerini gözetmek, kucaklamak gibi bir yükümlülük getiriyor. Toplum ne kadar kutuplaşırsa ülkeyi idare etmek o kadar zorlaşır. Yüzde 42'yi rahatlatmak, sürecin normalleşmesi açısından önemlidir. Çünkü iş bitmemiştir. Asıl süreç yeni anayasa değişikliğiyle önümüzdeki dönemde gündeme gelecektir. AK Parti her seçimden sonra toplumu daha fazla kucaklamasaydı, oyunu da kademeli olarak artıramazdı. Büyük düşünmek, zafer sarhoşluğuyla insanları kırmayı, itmeyi değil, tevazuyla herkesi kucaklamayı gerektirir. AK Parti, seçimleri bir son değil, başlangıç olarak görüyor. Aksi marjinalleşmedir, tabii sınırlarını kabullenmedir. Muhalefet hırçınlık yapabilir, hamasi, afaki söylemlerde bulunabilir, ancak hükümet gerçekçi olmak, uzlaşmacı olmak durumundadır, çünkü yol yürümesi gereken hükümettir.

-12 Eylül'den sonra ülkenin yol haritasında neler var, şifreleri verir misiniz?

Bazı kesimler, hesabını 12 Eylül'de ‘hayır' çıkması üzerine yapmıştı. Karanlık senaryoların hepsi boşa çıktı. Türkiye'de yeni bir demokrasi dalgası başlıyor. Menderes ve Özal dönemlerindeki demokrasi dalgasıyla kıyaslandığında AK Parti döneminde yaşananlar ve yaşanacaklar dalgayı geçerek büyük bir tsunamiye dönüşüyor, onlarca yılda yapılabilecekler aylar içinde yapılabiliyor. Bu süreçte sadece reformlar hayata geçmiyor, kirli senaryolar, karanlık odaklar, direnç mekanizmaları da bir bir devre dışı bırakılıyor. Haziran'daki genel seçimler Türk demokrasi tarihi açısından bir dönüm noktası olacaktır.

-Kürt sorununun çözümünde mesafe alınabilecek mi? Sorunun çözümünü istemeyen çevreler ne tür hamleler yapabilir? PKK terör eylemlerine başlarsa süreç tıkanır mı?

Kürt meselesi, bir sistem sorunudur. Sistem demokratikleştikçe, normalleştikçe bu tür kronik sorunlar da hal yoluna girecektir. Kürt meselesinin çözümü için her şeyden önce bir zihniyet ve paradigma değişimi gerekiyordu. Zihniyet değişmeden, yapısal reformlar sistemi dönüştürmeden yatırım yapmakla bu tür siyasi sorunlar çözülemiyor. AK Parti, işe zihniyeti değiştirerek, bakış açısını değiştirerek başladı. Çok yönlü olan bu soruna çok yönlü çözüm yolları arıyor. Meselenin güvenlik kalıplarından çıkarılması, tekrar eden yanlışları ortadan kaldırmıştır. Eğer Kürt meselesinde demokratik adımlar atılmasaydı, bölge insanı kucaklanmasaydı, tablo bugün daha olumsuz olabilirdi. Bölgeden çıkan ‘evet' oyları, bir yönüyle demokratik çözümü sahiplenme olarak da okunabilir. Hükümet, Demokratik Açılım sürecinde sürekli sabotajlarla ve kötü niyetli ön kesmelerle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Sorunu üreten kesimler, iki taraftan da büyük direnç göstermektedir. Statükoculuğun ideolojisi olmuyor. Karşı kutupların ittifak ve işbirlikleri, meselenin niçin kangren olduğunu ortaya koyuyor.

Hükümet, çalışmalarını terör örgütüne endekslememektedir. Aksi durum, inisiyatifi karşı tarafa geçirir. Demokratik reformlar her hâlükârda devam edecektir. Güvenliği sağlamak, asgari şarttır. Eskiden iki baskı ve korku arasına sıkışan bölge insanı, bugün terör örgütünün tek taraflı tehditleri ve baskılarıyla yönlendirilmek istenmektedir. Bölgedeki alternatif girişimler, sivil inisiyatifler baskı altına alınarak tek bir potadaymış gibi pazarlanmaya çalışılmaktadır. Hükümetin cesur girişimleri tezgâhlanan oyunları bir bir bozmaktadır. Terör örgütünün sabotajlarına rağmen hükümetin süreci devam ettirmesi, bölge insanı tarafından olumlu algılanmaktadır. Bu tür saldırıların devam etmesi, terör örgütünü izole eder, zor durumda bırakır. Nitekim, derin PKK'nın saldırıları karşısında oluşan tepki, bunun hiç de kolay olmadığını göstermiştir.

Bu süreçte kimse kendi çözümünü dayatmamalıdır. Afaki talep ve beklentiler oluşturmak, çözümsüzlüğe güç vermek olur.

-CHP'deki politika değişikliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeni anayasa,başörtüsüve Kürt sorunu konusunda partinin geleneksel politikalarının dışında görüşler geliyor?

CHP'de yaşanan politika değil, taktik değişikliğidir. Aynı aktörlerle, aynı zihniyetle, farklı bir görünüm üretmeye çalışmak hem inandırıcı olmaz hem uzun süreli bir etki meydana getirmez. Somut olaylardaki tavırlar, maskeleri düşürecektir. Nitekim Başbakan, Kemal Kılıçdaroğlu'na ‘meydanlarda konuşuyordunuz, gelin başörtüsü meselesini çözmek için ekiplerimizi çalıştıralım' dedi. Kılıçdaroğlu hemen başka meseleleri gündeme getirerek işi yokuşa sürdü. CHP'nin değişmesi, ancak demokratik bir anlayışa kayması ve statükoculuğu bırakmasıyla mümkündür. CHP etrafında toplanan laikçi, ulusalcı kesimlerin Kılıçdaroğlu'nun bu tür çıkışlarından memnun olduğunu düşünmüyorum. Kılıçdaroğlu'nun yaptığı popülizmin partinin oylarını artırdığı düşünüldüğü için bir süre bu duruma sessiz kalıyorlar, ancak iş somut adım atmaya gelince ‘statüko ittifakı'nın çatlaması kaçınılmazdır.

-Bahçeli'nin erken seçim çağrısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

MHP'nin durumu çok trajik… Ulusalcılık, MHP'yi klasik çizgisinden uzaklaştırdı. Son dönemdeki hamleler, tekrar maneviyatçılığı ikame etme gayretidir. Hamasi, irrasyonel, tepkisel, reddiyeci bir karakter, hiçbir partiye yaramaz. Hırçınlaşan, karşı tarafa gerçek dışı ithamlarda bulunan anlayışlar, milletin vicdanında ve gönül dünyasında olumsuz etkiler yapıyor. MHP, halk oylaması öncesindeki yanlış üslubunu ve politikasını, halk oylaması sonrasında da sürdürüyor. Halkın mesajını almak istemeyenler, sandık sonuçlarından ders çıkaramayanlar, kaybetmeye mahkûm olurlar. MHP, erimenin farkındadır ve daha kötü noktalara düşmeden kendisini sandığa atmak istemektedir. Böyle bir siyaset tarzının varacağı yer, marjinalleşmedir. Topluma kaygı ve korku yayan değil, umut aşılayan siyasetçiler ayakta kalabiliyor.

-Türkiye'yi 2011 seçimlerinden sonra nasıl bir siyasi yapı bekliyor? İki partili bir sisteme gidilebilir mi?

İki partili Meclis, siyasi istikrar için olumlu görülebilir. MHP'nin giderek marjinalleşmesi böyle bir beklenti oluşturuyor. Eğer BDP seçime bağımsız adaylarla girerse, yine belli sayıda milletvekili çıkarması mümkündür ve bu üç partili bir Meclis ortaya çıkarır. Saadet Partisi'nde yaşananlar ve küçük partilerdeki gelişmeler nazara alındığında 2011 seçimleri için çok sürpriz bir durum görünmüyor.

-AK Parti'nin seçim başarısının altında yatan temel sebepler neler?

AK Parti'nin girdiği 2 genel, 2 yerel seçimden ve 2 halk oylamasından yüzünün akıyla çıkması başlı başına bir başarı öyküsüdür. Uzun soluklu başarılar, tesadüfi değildir. Bu sadece, karizmatik liderlikle ve konjonktürle izah edilemez. Başbakan'ın, Türkiye'nin en güçlü teşkilatını ortaya çıkarması çok önemli bir faktördür. Lider, teşkilat ve politikalar önemli faktörlerdir. Kılıçdaroğlu da referandumda çok çalıştı; ama güçlü bir teşkilat desteğini arkasına alamadı, doğru politikaları savunmadığı için gereken halk desteğini bulamadı. Siz yanlış yolda yürüyorsanız, çok çalışmanız ve güçlü bir teşkilatınızın olması hedefe ulaştırmaz. Özal da çok başarılıydı ama demokratik olmayan taleplerle gittiği halk oylamasında gereken desteğe ulaşamadı. Erdoğan'ın başarısı, milletin hissiyatına tercüman olarak doğru olanı yapmasında ve herkese kucağını açmasındadır.

-Erdoğan sonrası için düşünceleriniz neler? Yapısal reformları gerçekleştirmiş, demokratikleşmeyi sağlamış bir Türkiye'de karizmatik liderlere yine de ihtiyaç olur mu?

Başbakan, Türkiye'ye ilkleri yaşatıyor. Seçimlerin zamanında yapılması, kurum ve kuralların gerektiği gibi işletilmesi, demokrasiyi ve siyaseti kurumsallaştırıyor. Erdoğan, ilkesel davranarak, üç dönem aday olacağını ve bunu değiştirmeye yönelik bir düzenlemeye gitmeyeceğini açıkladı. AK Parti'nin üçüncü dönemi, bu kurumsallaşmayı biraz daha oturtacak, sistemi biraz daha normalleştirecektir. Sonrasını, yaşayarak göreceğiz…

-Başbakan'ı âdeta gölge gibi takip ediyorsunuz? Erdoğan'ın temposuna nasıl yetişiyorsunuz? Aranızda nasıl bir ilişki var?

Böyle tarihî günleri, işin merkezinde yaşamak, büyük onurdur. Tarih yazanların yanında, yazılan tarihi yaşamak, ayrı bir mutluluktur. Büyük liderlerin en önemli özelliklerinden biri kendi kendini motive edebilmesi, harici faktörlerin baskısı altında ezilmemesidir. Âdeta dünya top olup patlasa, yanında kimse kalmasa da, büyük liderler sarsılmaz, azimle inandıkları yolda yürürler. Erdoğan da insana hizmeti kutsal görüyor, bir dava bilinciyle hareket ediyor. Doğal olarak çok fazla dua alıyor, milletin enerjisi âdeta ona akıyor. Herhâlde ekibi de bundan nasipleniyordur.

-Başbakan'ın en yakınındaki kişilerden birisiniz. Onun insani yönleri ile ilgili gözlemleriniz neler? İş dışında acı tatlı neleri paylaşıyorsunuz?

Başbakan Erdoğan ‘sahici' bir insan, yapmacık olmayan bir lider. Amerikan başkanlarıyla ilgili filmlerde görüyoruz, belli rollerin nasıl öğretildiğini ve oynandığını, şeklin esası ne kadar baskıladığını… Erdoğan, sevgisini, üzüntüsünü, kızgınlığını ortaya koymaktan çekinmiyor, asla rol yapmıyor, kendisi gibi olmaya çalışıyor. Kimliğine ve ideolojisine yabancılaşmaya alışanların zamanla tabandan koptuğunu, temsil krizine girdiğini ve yürüdüğü yoldan savrulduğunu görüyoruz. Erdoğan, reel politika ile normatif politikayı bir arada götürebiliyor, kimliğinden taviz vermeden ama var olan şartları da ıskalamadan hareket edebiliyor. Erdoğan, iktiza-yı hâle ve ilcaat-ı zamana muvafık hareket eder, ama ilkesiz değildir, asla pragmatizm bataklığına saplanmaz.

-Makale yazıyor, kitaplara imza atıyorsunuz. Yoğun koşturma içinde buna nasıl fırsat buluyorsunuz?

İşimiz düşünceyle uğraşmak… Ders vermek de, makale yazmak da, konuşma metni hazırlamak da aynı uğraşın türevleri… Başbakan'ın ekibindeki arkadaşlar büyük bir özveriyle çalışır, âdeta kendilerini bu işe adamışlardır. Bunu bir iş, bir meslek olmanın ötesinde algılarlar. Maalesef, özel hayatları da asgari düzeydedir, neredeyse yok gibidir. Yazı yazmak ve ders vermek, benim için olmayan özel hayatıma bir kanal açıyor, aşırı stresle mücadele etmemi kolaylaştırıyor.

Yalçın Akdoğan kimdir?

Başbakan Başmüşaviri, siyaset bilimi doçenti. Ocak 2003'ten bu yana Başbakan Erdoğan'ın siyasi danışmanlığını yapıyor, özellikle konuşma metinlerinden sorumlu. Üsküdar doğumlu, aslen Trabzonlu. Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Basın Yayın Bölümü mezunu. Aynı üniversitede İletişim Yüksek Lisans programını tamamladıktan sonra doktorasını Marmara Üniversitesi Siyaset ve Sosyal Bilimler Bölümü'nde yaptı. 2007'de doçent oldu. İngiltere'de Leicester Üniversitesi'nde Akademik İngilizce programını tamamladı. Gazeteciliğe 1987'de Milliyet'te başladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı. 1994'te Pendik Belediyesi'nde Eğitim-Kültür ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü, 1996'da Başbakanlık'ta Devlet Bakanı Basın Müşavirliği yaptı. Evli ve iki çocuk babası. En son yayımlanan kitapları ‘İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın'-Demokratik Açılım Sürecinde Yaşananlar (Şehir Yayınları), Tarihe Düşülen Notlar-17 Aralık AB Zirvesinin Perde Arkası (Alfa Yayınları)...


AKSİYON

 

Bu haber toplam 1866 defa okunmuştur

Etiket(ler): , ,

DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri