Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ergenekon yorumları

27 Temmuz 2008 / 16:08
Türkiye'nin önde gelen yazarları, Ergenekon davası için neler yazdılar?

Kim, kimin nesi oluyor?

Tamer Korkmaz

Ergenekon İddianamesi, tüyler ürpertici suçlamalar içeriyor:

Provokasyonların perde arkasından "suikast planları"na kadar çok sayıda sarsıcı hadiseye vurgu yapılıyor; "şok edici" birçok bağlantı detaylarıyla anlatılıyor.

İddianamede Cumhuriyet gazetesi, ulusal medya oluşumunun "merkez üssü" olarak tanımlanıyor.

Tutuksuz yargılanacak olan "Gizli Washington Portakalı" İlhan Selçuk'la ilgili ayrıntı fevkalade enteresan:

Selçuk'un el yazısıyla tutmuş olduğu bir notta, Oral Çelik'e yaptırılması muhtemel bir iş için 500 bin dolar teklif edilmesinden ve bu konuda yapılan bir gizli toplantıdan bahsediliyor.

Cumhuriyet'in patronu sorgu esnasında Ronald Reagan'laşmış, söz konusu notları "hatırlayamadığını" beyan etmiş!

İddianamede "Şüpheli Selçuk'un el yazısıyla yazdığı bu notun içeriği hakkında makul ve mantıklı bir açıklama getirmesi gerektiği halde hatırlamadığını söylemesinden dolayı, tamamen gizli olarak yürüttüğü bir kısım faaliyetlerinin bulunduğu ve bu faaliyetlerin deşifresini önlemeye çalıştığı kanaatine" varılıyor.

İlhan Selçuk ve Oral Çelik isimleri, ilk bakışta birbirine "çok uzak gibi" duruyor, değil mi?

Ancak "derin kazın ayağı" öyle değil…

İpekçi Suikastı'nın yardımcı oyuncusu Oral Çelik, cinayetin organizatörü Abdullah Çatlı'nın has adamıydı; Çatlı da NATO-ABD orijinli "Mister Kontrgerilla"nın "sağcı" tetikçisiydi.

Hal böyle iken, "Oral Çelik notlarını tutan" İlhan Selçuk Sam Amca'nın nesi oluyor, siz karar verin!

Türkiye'nin "derin gerçekleri"ni ısrarla inkar ederek, hala ezberlerini bozmamak için direnenler bu "şok not"taki bağlantıya gözlerini dört açıp baksınlar:

İlhan Selçuk'un içinde yer aldığı 9 Mart Cuntası ile 12 Mart darbesini yapanların "Gizli İktidar"ın sol ve sağ eli olduklarını; Abdullah Çatlı'yla Sarp Kuray'ı aynı mekanizmanın yönlendirdiğini; İpekçi Suikastı'nda yardımcı rolde oynayan Yalçın Özbey'le DHKP-C'li Mustafa Duyar'ın gün gelip de Almanya'da aynı evde buluşmalarının asla tesadüfi olmadığını göreceklerdir.

* * *

Abdullah Çatlı'nın son telefon konuşmalarını yaptığı isimlerden olan Veli Küçük, iddianamede "baş köşe"de yer alıyor.

Susurluk'taki Mercedes'i takip eden araçtakiler meğer Küçük'ün adamlarıymış: Çatlı'ya ait istihbarat raporları böylelikle ele geçmiş, Küçük direkten dönmüş!

Veli Paşa'nın Gazi Mahallesi'nde DHKP-C'ye kahve tarattırdığı, adam öldürme emri verdiği ve halkı sokaklara döktüğü iddia ediliyor.

Veli Küçük'ün Hablemitoğlu Suikastı'nı "Osman (Gürbüz) bu iş yine sana düştü" diyerek azmettirdiği iddianamede yer alıyor.

Küçük'ün Danıştay saldırısını Muzaffer Tekin'le birlikte azmettirdiği vurgulanıyor.

Tekin'in Cumhuriyet'in bombalanması olayını planladığına dikkat çekiliyor…

Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara ifade veren bir "gizli" tanıktan da söz ediliyor…

Alparslan Arslan'ı tanıdığını açıklayan bu kişinin "A.A'nın Veli Küçük'le samimiyetine şahit olduğu" ve "Arslan'ın 2003'ten beri Küçük ve Tekin'e danışmadan hareket etmediğini, ayrıca Danıştay saldırısı öncesinde bu ikiliden talimat aldığını söylediği" iddianamede yer alıyor.

Danıştay saldırısının ardından, Arslan Ailesi'nin banka hesabında ne hikmetse ciddi artışlar görülmüş!

İddianamede, A.A'nın Danıştay saldırısını "türban kararı için yapmadığı" işaretleniyor:

Alparslan Arslan'ın babası, "Oğlunun Danıştay cinayetini Ergenekon adına işlemediği, türban kararı için yaptığı" yalanını Cumhuriyet'e boşuna söylememiş, değil mi?

 

 

 

 

Ergenekon dedikleri neymiş?

Mümtaz'er Türköne

Koskoca bir kaya yerinden oynuyor. Kayanın altını mesken tutmuş haşeratın panik içinde kaçmaya başladığını görüyorsunuz.

Yılanlar, çıyanlar, akrepler, solucanlar panik içinde sağa sola koşuyorlar. Onları koruyan koca kaya kütlesi kalkınca, artık her birini teker teker ayağınızla ezebilirsiniz.

Ergenekon iddianamesini okurken, gözümde canlanan manzara bu oldu. Kimsenin dokunamayacağı, yerinden oynatamayacağı devletin dibini mekân tutmuş caniler ve bu ülkenin kutsallarını, hassasiyetlerini kanlı hesaplarının oyuncağı haline getirmiş düzenbazlar. Gazeteler arasında durumu en iyi yansıtan Cumhuriyet gazetesinin manşeti: "Av tüfeğiyle darbe". Türkiye, kendi vatandaşlarının oluk oluk akıttığı kanıyla kirli bir tarih yazan kendi kontrgerillasını gün ışığına çıkartıp tasfiye ederken atılan bu manşet, savuşturduğumuz tehdidin pişkinliği ve rezilliği hakkında akılda kalıcı bir fikir veriyor. Onca kan, onca entrika ve onca cinayet planı ile devleti hedef alan kalkışmayı ifade etmek için koca iddianameden sadece bir av tüfeğini seçip durumu karikatürize edebileceksiniz. Gerçekten esaslı bir tehlikeyi savuşturmuşuz.

Türkiye karanlık labirentlerin, kâbusların sonunda artık düze çıkmış bulunuyor. İddianameyi hazırlayan iddia makamını, bu soruşturmaya emek harcayan bütün emniyet mensuplarını yürekten kutlayabilir ve şükranlarımızı sunabiliriz. Artık zihinlerimizin karışmasına, endişeye kapılmamıza gerek yok. Sonunda galip gelen devlet dediğimiz güçlü varlık, önüne "derin" lafzı eklenen ve karanlıkta iş gören çeteler değil; bu iddianameyi hazırlayan savcılar ve soruşturmayı yürüten polislermiş. Adaleti bizim adımıza tesis eden bu devletin çatısı altında bulunmaktan, bu devlete güvenerek yaşamaktan hepimiz mutlu olabiliriz. Her türlü sorunumuzu çözecek hukukun önü sonuna kadar açık.

Önümüzde birbiri ile bağlantılı iki farklı süreç var. Birincisi bir ceza davası. İşlenen suçlar, hukuka uygun bir yargılama süreci sonunda sübût edecek. Zanlılar hakkında açık delillere dayalı olarak cezalar tesis edilecek. Sanık sayısı ve delillerin niteliği dikkate alınırsa, bu yargılamanın asgarî bir buçuk-iki yıl kadar sürmesi, temyiz aşaması ile birlikte daha da uzaması beklenebilir.

İkincisi, birincisi sayesinde ulaşacağımız çok daha önemli bir sonuç. Türkiye kendi kontrgerillasını deşifre edip ortadan kaldıracak. Tıpkı, 1990'ların başlarında Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi. Gecikmiş bir hesabı, püsküllü hale gelmiş bir belayı savuşturmuş olacağız. Bir terör örgütünün deşifresi ve tasfiyesi; dökülecek kanları, işlenecek cinayetleri önlemek demek. Ergenekon davası, bu örgütün tasfiyesine bir vesile. Çok güçlü ve etkili bir vesile. Unutmamamız gereken, mahkemenin suç işleyenleri cezalandıracağı; terör örgütünü bütünüyle tasfiye görevinin devletin diğer kurumlarına ve siyasî iktidara ait bir görev olduğu.

İddianame sağlam bir muhakeme ve çok akıcı bir dil ile, bir kontrgerilla örgütünü analiz ediyor. Şu ifade, fotoğrafın bütününü yansıtıyor: "...NATO'nun komünizmle mücadele amacıyla birçok ülkede kurduğu bu örgütler, zaman içersinde amaçları dışına çıkmış ve bir kısım kişi ve zümrelerin kendi amaç ve ideolojilerini gerçekleştirmek için kullandıkları birer terör örgütüne dönüşmüştür (s.46)." Çok uzun yıllar faaliyet gösteren, 1999 yılında sivil unsurlarla zenginleştirilen bir devlet içi yapılanmadan bahsediliyor. Deliller, bu örgütün devlet kurumları ile ciddi irtibatlarının olduğunu gösteriyor. Bu örgüt kendisini, kaleme aldığı dokümanlarda "Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösteren" bir örgüt olarak takdim ediyor. Yine iddianameden öğrendiğimize göre "Özel Kuvvetler Komutanlığı"na ait yazışma evrakını taklit ediyor.

Öyleyse, muhakeme devam ederken devlet içinde de bir bahar temizliği yapılacak. Bu bir temenni veya teklif değil. Bu iddianame ile koca devlet kayası yerinden oynadı. Altındaki fitne-fücur ortaya çıktı. Artık kimse devlet gücünü, o fesat yuvasını örtmek için kullanamaz. Çünkü bir kere gördük. Demek ki, birilerinin o kuytuları temizleme görevi bulunuyor.

Kaynak: Zaman, 27 Temmuz 2008

 

Ergenekon ve Balığın Resmini Çizmek

Atilla Pamirli

Rivayet edilir ki, Fransa'da bir ilkokul öğretmeni çocuklardan balık resmi yapmalarını ister. Her çocuk bildiği gibi çizer. Ama bir çocuğun çizdiği ilginçtir. Konserve kutulardaki balık filetolarını çizmiştir yumurcak. Öyledir, zira bu şehir çocuğu gerçek balığı hiç görmemiştir, sadece dilimlenmiş, kutulanmış şeklini balık sanmaktadır…

Ergenekon iddianamesi açıklandı… Gerçek balığı bilmeyip, sadece kutuda gören bazıları iddianamedeki ilişkileri de kendi kafalarındaki siyaset, güç ve dünya telakkileri gibi sanıyorlar. Çizdikleri resim gerçek siyasetin ve gerçek siyaset-dışının olmadığı gibi, gerçek gücün ve güçsüzlüğün de resmi değil. Anlaşılması gereken şu: bu siyasi yapı içinde Ergenekon ilk değildir, son da olamaz…

İddianamede 80 küsür isim, 40 küsür suç ve belki binlerce ilişki, eylem ve olay yer alıyor. Ergenekon bir balık resmi gibi düşünülürse, bu resmi çizmek elbette kolay değil. En küçük bir balığın bile tek tek her pulunu, renklerini, çizgilerini yansıtmak ancak profesyonel ressamların işi olabilir.

Ama balık çizmek için illa Van Gogh olmaya gerek yok. En azından uzun bir süredir balık dendiğinde kedi, zürafa veya manzara resmi çizenlere katılmamak gerekir…

Bu iddianamede insanlar, ilişkiler, eylemler ve sonuçlar var… İddianame elbette o yüzden ciddi, ama resmin tamamını tek başına göstermiyor. Susurluk davasında olduğu gibi. Ne kaldı aklımızda o 10 sene evvelki davadan bugün? Ya 70'li yıllarda resmen iç savaş olarak yaşananlardan aklımızda kalanlar neler? Ondan önce 60 ihtilâlinden, 1950'den, 1946'dan, 1938'deki cumhurbaşkanı seçiminden, 1930 olaylarından, 1926 İzmir suikastinden, 1925'te Terakkiperver Fırkanın kapatılmasından ne kaldı ki? 1918'den? Hatta 1908'den?

Önümüzdeki bütün bu balık resimleri düzgün çizilmiş mi ki, renkler, şekiller yerli yerinde mi ki Ergenekon'un ortaya koyduğu yasadışı ve siyasetdışı renk ve çizgilerden anlamlı bir resim çıkarabilelim?

Evet, o günlerde de resim net çizilmedi, çizilemedi. Hatta gerçeğe yakın çizilen resimlerin üzerine dönemin öğretmenleri, not verenler, hademeler kendi kalemiyle çizikler attı, muğlaklaştırdı. Bazı resimler de yakıldı…

Gerçek balığın resmini çizmeyi bu defa başarmak gerekiyor ki, vesayet siyasetini, halksız demokrasiyi savunanlar bir daha meşru bir şekilde ortada dolaşmasın.

Evvela bakın, Ergenekon'da ismi geçenlerin bir kısmı 28 Şubat ile, Susurluk'la ilişkili… Bir kısmı 70'li yıllarda ABD tarafından solu bölmek için desteklenmiş ve bir çok milliyetçi insanın öldürülmesine tüyo vermiş Maoculuğun mümessilleri… Bir kısmı kendi başlarına istihbarat örgütü kurmuş, darbe söylentilerine adları karışmış emekli askerler, bir kısmı yazar-çizerler, bir kısmı işadamları, bir kısmı da mafya liderleri…

Bir an için sayılan onca ismi boşverin, sadece mesleklerine bakın ve resmin köşe noktalarını çizmeye başlayın: asker, işadamı, mafya, siyasetçi, medyacı, akademisyen, mafyacı. Bu ittifak Susurluk'ta da, 28 Şubat'ta da yok muydu? Ya önceki dönüm noktalarında?

İlişkilere de bakın: örgütler, eylem planları, yasal-yasa dışı ittifaklar, yabancı güçlerle temaslar, taşeron olarak kullanılan terör örgütleri… Alın size balığınızın etini, budunu… Demek ki, Ergenekon ile Susurluk'ta olanlar, 70'li yıllardaki iç savaşta sergilenenler arasında pek fazla fark yok.

Şimdi iddianamede yer alan eylemlere bir bakın: cinayetler, suikastler, bombalamalar, toplu katliamlar, silah kaçakçılığı, mafyayla iş tutma, devlet kademelerinde adam besleme, vs… Bunlar da balığın çizgileri, pulları, dişleri, ağzı… Bu eylemleri kimin yaptığını unutun bir an. Bizim haber olarak yıllarca okuduğumuz, bir kısmı tarih olmuş olaylarla aynı değil mi? Yani ittifakın yaptıkları da fazlaca değişmiş değil…

İşin özeti, Ergenekon doğdu, ama bu bebeğin anası-babası etrafta yok. Neden? Çünkü ülkemizde halkın oyuyla seçilmişleri tasfiye eden, gerekirse öldürerek, gerekirse sindirerek, gerekirse darbeyle her 10 yılda bir temizlik yapan anne-baba hiç ifşâ edilmedi, konuşulmadı, tartışılmadı… Esaslı bir tahlil olmadan bu örgütü de, evvelkileri de anlamaya imkân var mı?

Her darbeden sonra işbaşına gelen muhafazakârlar o darbeyi, o kanunsuzluğu meşrulaştırarak güç kazanacaklarını sandılar. Menderes 1950'den sonra, Özal 1980'den sonra, Demirel 1991'den ve özellikle 28 Şubat'tan sonra, Erbakan Susurluk'tan sonra, Erdoğan ise 27 Nisan'dan sonra aynı şeyi yaptılar… Kimse "devr-i sâbık" yaratmadı, germedi, huzur ve sükûn içinde bunun karşılığı olarak kendilerine söz verilen cüzi nemaları alıp, bir kenarda durdu…

Bu iktidarların en büyük kârları, başlarına gelen bir sonraki darbe oldu… Hep ABD icazetiyle yapıldı bunlar, hâlâ genel anlamda o icazetin varlığı veya yokluğu belirliyor işleri, sizin bizim oylarımız değil.

Balık resmi çizmek isteyenlerin, markete gidip balık konservelerine değil, belki mesela ABD'deki meşhur akvaryumlara gidip bakmaları gerekecek… Görmediğimiz yeni balıklar konmuş olabilir oraya.

Ergenekon ancak bu darbe tarihi, yabancı güçlerle müttefik olan yerli kuruluşlar ve siyaset zihniyeti açığa kavuşturulursa bir milâd olabilir. Yoksa cezai sonuçları ile bir dava olarak kalır. Asıl milâd siyasi olmalıdır. Ama maalesef bu netameli iş, kudretli bir iktidar ve hükmeden bir hükümet gerektiriyor. Çoktan kendini kapatmış bir parti değil...

 

Kaynak: Dünya Bülteni,

 

Yüzyıllık Temizlik

Ahmet Altan

Bu toplum neredeyse bir asır boyunca devletin içine saklanmış katillerin cinayetlerini sessizce seyretmek zorunda kaldı.

 

Geçen yüzyılın başında Balkan ülkelerindeki ulusal bağımsızlık hareketlerine karşı Osmanlı zabitlerinin başlattığı “faili meçhul” cinayet alışkanlığı bir daha iyileşmedi.

 

“Devletin çıkarı” için adam öldürme neredeyse “kutsal bir gelenek” olarak benimsendi.

 

Hukuku yok sayan cinayetlerin devletin çıkarına olmadığı, aksine devleti bir suç örgütüne dönüştürdüğü, yolsuzluklara yol açtığı, adaleti yok ettiği hiç düşünülmedi.

 

Balkanlar'da insanlar bu zihniyetle öldürüldü.

 

Osmanlı'nın son döneminde iktidarı ele geçiren İttihatçılar'ın muhalifleri bu zihniyetle sokaklarda vuruldu.

 

İttihatçılar'ın istihbarat örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından düzenlenen Ermeni soykırımı bu anlayışın sonucuydu.

 

Ali Şükrü Bey'i bu geleneğin cumhuriyetin içine doğru uzanmaya başlayan gölgesi öldürdü.

 

Komünist Mustafa Suphi'yi bu gelenek boğdurdu.

 

Üniversite gençliği bu alışkanlıkla kışkırtılıp ölüme gönderildi.

 

Bu alışkanlık sonucu binlerce Kürt fail-i meçhul cinayetlerin kurbanı oldu.

 

Türk aydınları bu anlayış sonucu suikastlara uğradı.

 

Susurluk böyle kuruldu.

 

Ergenekon devletin içine kadar böyle yayıldı.

 

Bu ağır ve kanlı suçlardan dolayı bazı katiller tek tek yargılansa da hiçbir zaman bu zihniyet topluca sanık sandalyesine oturtulmadı.

 

Bu anlayıştan ve bu anlayışın devlet içindeki temsilcilerinden hesap sorulmadı.

 

Hesap sorulabileceği akla bile getirilmedi.

 

Hukuku ve demokrasiyi reddeden cumhuriyet alabildiğine kirletildi.

 

Şimdi ilk kez ciddi bir davayla karşı karşıyayız.

 

İlk kez hukuk, bu İttihatçı zihniyetin mirasçılarını mahkeme salonuna getiriyor.

 

Ergenekon davasının açılabilmesi, bu davayla ilgili olarak emekli generallerin tutuklanabilmesi bile bu cumhuriyet için büyük bir adım.

 

“Devlet adına” işlendiği söylenen cinayetlerin de bir cezası olabileceğini bu toplum belki de ilk kez düşünüyor.

 

Gerçek bir devlette, “devlet adına cinayet” diye bir kavramın olamayacağını, devletin görevlilerinin de hukuka uymak zorunda olduğunu yüz yıllık bir dönemden sonra şimdi fark ediyoruz.

 

Yüz yıl süren İttihatçı cinayet geleneği, şimdi cumhuriyetin ve devletin hücrelerinden siliniyor.

 

Arınıyoruz.

 

Bu çok da kolay olmayacak elbette.

 

Ama bu konularda ilk adım en zor adımdır ve o adım atıldı.

 

“Devlet adına cinayet” geleneğinin işlediği suçlara yer veren Ergenekon iddianamesini okumak bile insanı derinden sarsıyor.

 

“Devlet ve laiklik” adına hareket eden bu güçler, iddianameye göre öncelikle “laiklere” saldırmışlar.

 

Danıştay'ı basıp bir yargıcı öldürmüşler.

 

Cumhuriyet Gazetesi'ni bombalamışlar.

 

Bu işleri de emekli askerler örgütlemiş.

 

İnsanları korkutup bir “darbeye” razı edebilmek için yapmışlar bunları.

 

İddianameyi tam ayrıntılarıyla inceleme fırsatını henüz kimse bulamadı.

 

Ama bakabildiğimiz, görebildiğimiz kadarıyla epeyce kanıt var ortada.

 

Sanıklar arasındaki konuşmaların kasetleri dosyalara eklenmiş.

 

Tanıklar bulunmuş.

 

Sanırım, “devlet adına cinayet” işlemenin cezasız kalacağına inanan bir geleneğin bugünkü temsilcileri, bu inanca kendilerini fazlaca kaptırarak delilleri ve bağlantıları saklamak için büyük bir çaba göstermemişler.

 

Yüz yıldır sürüp giden bir öldürme alışkanlığının bir gün aniden suça dönüşebileceği, hukukun bu devletin bir yerlerinden çıkabileceği hiç akıllarına gelmemiş.

 

Bu davanın sonuçları ne olur, kim suçlu çıkar, kim beraat eder bilmiyoruz.

 

Ama sadece bu dava bile, bu cumhuriyetin artık kendisini suçtan arındırma iradesini gösterdiğini, bu devletin içinde “temiz bir cumhuriyeti” arzulayanların bulunduğunu ortaya koyuyor.

 

Bundan sonra artık kimse kolay kolay “devlet adına adam öldüremez” bu ülkede.

 

Bunun hukuki bir sonucu olabileceğini tarihimizde ilk kez bu kadar berrak bir şekilde algılıyoruz.

 

Biz seksen beş yıllık cumhuriyet tarihinde gerçek bir devlet olamadık.

 

Devletimsi bir şey olduk sadece.

 

Çünkü hukuksuz devlet olmaz.

 

Toplumsuz devlet olmaz.

 

Biz hukuku ve halkı hep devletin dışında tuttuk.

 

Devletin içinde olanların cinayetler işlemesine göz yumduk.

 

Şimdi gerçek bir devlet, gerçek bir cumhuriyet olabilme şansıyla karşı karşıyayız.

 

Bu devlet, “devlet adına cinayet işleme” alışkanlığını genlerinden silebilirse, hukukun, demokrasinin yolu açılacak.

 

Toplum, kendi devletine sahip çıkabilecek.

 

İnsanlar, öldürülme korkusu olmadan fikirlerini söyleyebilecek.

 

Ergenekon davasının açılabilmesi bile bu ülke için büyük bir gelişme.

 

Tarihimizde bir benzeri olmayan bir olaya tanıklık ediyoruz.

 

“Devlet için işlenen cinayetleri” savunanlar, Ergenekon'un “avukatlığını” yapanlar, bu olayı küçümseyerek hukukun önünü kesmeye gayret edenler biraz zorlanacak.

 

Ama insanlarımız yaşama özgürlüğüne kavuşacak.

 

Yüz yıllık “öldürme” geleneği sona eriyor.

 

Şimdi “yaşatma” geleneğinin bu topluma yerleşeceğini umut edebiliriz.

Kaynak: Taraf, 26 Temmuz 2008

 

 

Yeni Türkiye'nin Ayak Sesleri

Mustafa Özcan

GRAHAM Fuller'in en yeni kitaplarından birisi Yeni Türkiye'yi anlatıyor ve onun niteliklerini ortaya koyuyor. Elbetteki yoğun bir emek mahsulü olsa da neticede onunki de el yordamıyla yazılmış bir kitap. Ama Graham Fuller 'eski tas eski hamam' edebiyatında değil hatta tam aksine Türkiye'nin 'eski hal muhâl ya yeni hâl ya da izmihlâl' vecizesiyle özetlenebilecek bir çizgide ilerlediğini görmüş. Bu açıdan yanılmamıştır da. Ve onun gördüğü yeni Türkiye giderek Amerikan bağımlılığından kurtulan ve ayakları üzerine basan ve kendine güveni gelen bir Türkiye'dir. Neoconlar da sırf bu yüzden yeni Türkiye'ye düşmandırlar. Onların gönlü daima eski Türkiye'den yanadır. Ama, 'eski camlar bardak oldu' misali artık fiziken geriye dönüş eşyanın tabiatına aykırıdır. Yeni Türkiye'nin silüeti yavaş yavaş belirmeye başladı. Bunu belirginleştiren husus aslında iki yargı dâvâsıdır. Birisi, AKP'nin kapatılması dâvâsı... İkincisi de, Ergenekon dâvâsıdır. Ergenekon dâvâsında nihayet iddianame kabul edildi ve yargılama süreci başladı. Bir fasıldan diğer bir fasla geçildi. Elbetteki eksiklikleri ve belki abartılı yönleri de var. Zamanla toz duman dağıldıkça özü ile kışırı, kepek ile tanesi birbirinden ayrılacaktır. Ama en azından bu dâvâ ile Türkiye'nin karanlık noktaları kısmen de olsa aydınlatılmalı. Bugüne kadar İslâmi kesimlerin üzerine yıkılmaya çalışılan laik rumuzlara yönelik saldırı ve suikastların nedenleri ve arkasındaki güçler ortaya çıkarılmalıdır. Toplumsal kirlilikten kurtulmanın asgari çaresi budur. Esasında baştan beri 'İslâmî kesim' laik kesimlerin rumuz ve sembollerine saldırı noktasında kurdun Yusuf'un kanlı gömleğinden uzak ve beri olması gibi beriydiler. Veya en azından şaibeli olan kesimlerin de yine karanlık odaklarla ilişki içinde olduğu genel bir kanaat. Türkiye'de bir kaos ortamı meydana getirmek ve dindarlar üzerinde baskı halesi oluşturmak için acaba Ruşen Çakır'ın sorduğu gibi Kemalistler mi Kemalistler'e kıydı? Yargı sürecinde bunlar ortaya çıkmalı.

***

Anayasa Mahkemesi AKP'nin kapatılması dâvâsına usulden değil esastan bakarken hükümet kanadı buna itiraz etmiş ama 'laik kanat' mahkemenin esastan meseleyi mütalaa etmesine ses çıkarmamış belki desteklemişti. Böylece yasamanın görev alanı da durumdan vazife çıkarma yöntemi yargı sahasına intikal etmişti. Ergenekon dâvâsında ise dâvâ aleyhtarı diğer kanadı temsil eden gazeteler veya gazeteciler ise önce bu dâvâyı esastan reddettiler. Ardından esas yerine sızdırmaları gerekçe göstererek usule itiraz ettiler. Bu zımnen esası kabul ettikleri anlamına geliyordu. Yavaş yavaş kabul noktasına doğru ilerliyorlardı. Sonuçta kanaatler yavaş yavaş bu yönde gelişmeye başladı. Davanın seyrine bakıldığında, ilk günlerde Ergenekon meselesine itiraz edenlerin gelinen noktada bazı çekincelerle birlikte iddianameyi kabul noktasına ulaştıkları anlaşılıyor. Bu Türkiye'de bir milat ve net bir kırılmadır. Yeni Türkiye'nin de ayak sesleridir. Şimdi kimi gazeteciler ufukta belirmekte olan yeni Türkiye'nin düzenini tartışmaya başladılar bile. Doğan Avcıoğlu gibilerin tanı ve teşhis koymaya çalıştıkları Türkiye düzeni artık bu kırılmalarla birlikte maziye intikal ederken yeni düzenin de ayak sesleri duyuluyor. Türkiye devleti bağırsaklarını temizlerken belki yansımalarla birlikte ordu da kendi içinde mıntıka temizliğine gider. Esasen Türkiye'nin yeni düzeni Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte yavaş yavaş belirmeye ve billurlaşmaya başlamıştı. Ardından 11 Eylül rejimi ve Bush'un vahşi saldırıları geldi. Türkiye kendini savunmak zorunda kaldı ve 1 Mart Tezkeresi kazası yaşandı ve bu ABD ile Türkiye ilişkileri arasında net bir kırılmaydı. Bu gelişmeler Türkiye'nin yeni düzeninin çerçevesini de belirliyordu. Bu süreçte nafile bir uğraş olarak, eski düzeni tamir için dokuzuncu cumhurbaşakanının eski tüfeklere ABD ile ilişkileri tamir etme ve arkalarını sağlama alma tavsiyesinde bulunduğu da ileri sürülüyor. Ama Soğuk Savaş sonrasında oluşan yeni jeopolitik de bu ilişkilerin tamir edilmesine müsade edecek gibi görünmüyordu. Zira subjektif kriterlere dayanmıyordu. Objektif hava değişmişti.

***

Yeni düzenin şekillenmesinde en önemli kilometre taşlarından birisi ise Soğuk Savaş sonrası örtüsüz kalan örtülü savaşların araçları olan Ergenekon tipi örgütlenmelerin tarassut ve gözlem ağına takılmasıydı. Yeni dönemde eski yöntemlerle gizlenemeyen bu tür örgütlenmeler su yüzüne çıktı ve hedef hâline geldi. Tekrar etmek gerekirse; hem Ergenekon hem de kapatma dâvâsı Türkiye'de yeni dönemin ayak sesleri olan net kırılmalardır.

Değişimin yakıtları kendilerini tükettikten sonra sahnede değişimin mimarları yerlerini alacaktır. Belki neoconların öngördükleri beklenti Türkiye'de gerçekleşecek ve boy verecektir. Kaos düzenini üretecektir. Cüneyt Ülsever “Yeni bir Türkiye kuruluyor (mu?)” başlıklı yazısında bu yeni dönemin nikabını ve duvağını açıyor gibi. En azından kendi muhayyilesindeki yeni dönemi ve düzenini anlatmış. İşaretlerinden ortaya çıkan şey Holbrooke gibilerin gözdesi olan Malezya modeli gibi bir şey. Hadi Uluengin de 'Tarihin virajındayız!' yazısıyla yeni dönemin müjdesini veriyor. Değişimin kaçınılmaz olduğunu ve Türkiye'nin tarihin ana gidişatından sapmayacağını ve kopmayacağını söylemiş. Şimdi Türkiye yeni dönemin doğum sancılarını yaşıyor. Geriye o ana gidişatın mahiyetini tespit etmek kalıyor. 'Dervişin fikri ne ise zikri de odur' fehvasından Uluengin'in de nasıl bir Türkiye özlemi çektiği çıkartılabilir. Geleceğin mahiyeti tartışılmakla birlikte tartışılamayacak bir mesele varsa o da değişim anının gelip çattığıdır.

 

Kaynak: Yeni Asya, 26 Temmuz 2008

 

Kökler

Mahir Kaynak

 

Ergenekon soruşturmasıyla ilgili iddianamenin açıklanmasıyla zanlılara yöneltilen suçlamalar belli oldu. Bazıları delilleri yetersiz, suçlamaları mesnetsiz sayarken diğerleri ülkemizin sürüklenmek istendiği karanlığı tartışıyor. Suikast planları, terör eylemleri gözler önüne seriliyor ve olay polisiye bir yaklaşımla değerlendiriliyor. Ben iki soruyu cevaplandırmaya çalışıyorum. Yapılan operasyon bir uzlaşmayı içeriyor mu? Yani iki taraftan da feda edilenler mi var yoksa olanlar bir bilek güreşi mi? Eğer iki taraftan da etkisiz hale getirilecekler varsa bu siyasi kanattan kimleri, hangi eğilimi içeriyor? 

Eğilim deyince ilk akla gelen şey ideolojik kriterlere göre yapılan sınıflandırmalar oluyor. Yani siyaset sahnesinde rol alanlar arasında ılımlı yada radikal olarak bir ayırım yapılacak ve bunlardan biri saf dışı mı bırakılacak? Böyle bir operasyonun siyasi anlamı ne olacak? Benin açımdan siyaset hiçbir zaman ideoloji ile tanımlanamaz. Birbirinin tam zıddı gibi görünen taraflar aynı siyasi hedefe hizmet edebilir ya da tam tersi olur ve aynı ideolojiyi paylaşır görünenler düşman kamplarda yer alabilir. 

Cevap aradığım ikinci soru operasyonun yüzeysel olup olmadığı. Yani sadece günümüzdeki örgütlenmeler mi etkisiz hale getirilecek yoksa bunun köklerine inilerek geçmişten beri var olan bir yapının tasfiyesi mi amaçlanıyor. Bu yapının en yakın tarihteki kökü 12 Mart dönemine uzanıyor ama çok daha eskilere dayanan bir farklılığın ve çatışmanın ürünü olduğu da söylenebilir. 

Siyasette çok garip bir çelişki yaşıyoruz. Dindar olarak tanımlanan taraf dinin emredici kuralları içinde farklılıkları reddeden taraf olması gerekirken özgürlükçü ve demokrasiyi savunan taraf konumunda, batıcı değerleri ön plana çıkardığını söyleyen laik kesim ise her türlü farklılığı reddeden ve laikliği yaşamın her alanında bir sınır haline getiren demokrasi karşıtı bir eğilim olarak görünüyor. Bu durumda tarafları ideolojilerine bakarak sınıflandırmak anlamsızlaşıyor ve hangi siyasi çizgide bulunduklarını aramak gerekiyor. Yani acaba laik kesime dayanarak ülkeyi yönetmek isteyenler Türkiye'nin büyük bir Doğu kampında yer almasını mı istiyorlar yoksa bu bir örtü olarak kullanılıyor ve Batının bir bölümüyle bir arada olmayı mı amaçlıyorlar? Bu kampı ABD dışında bir blok olarak düşünebilir miyiz? 

Ergenekoncu kadroları, görünenin aksine, Batı karşıtı bir organizasyon olarak görmüyorum. Buradaki temel yanılgı Batı ile ABD'ni özdeş saymak ve bu blokta herhangi bir çatışmanın olmadığını düşünmekten kaynaklanıyor. Oysa gerçek çatışma iki kamp arasında değil kampların efendileri ile tebaaları arasında cereyan etmekteydi ve bugün bu çatışmanın devamı niteliğindeki mücadeleleri yaşıyoruz. 

önemli saymadığım ama bir örneği, sadece bir çelişkiye işaret etmek için, vermek istiyorum. İran'ın sorumlu olduğu söylenen bir takım cinayetleri bu örgüt tarafından işlendiği ileri sürülüyor ve arkasından bunların Rusya, İran ve Türkiye'nin içinde bulunduğu bir ittifakı savunduğu söyleniyor. Hem İran'ı düşman gibi göstermek hem de onunla aynı ittifakın içinde olmak bir çelişki değil mi?

Kaynak: Star, 27 Temmuz 2008-07-27

 

 

Ergenekon, demokrasi ve hukuk adına bir dönüm noktasıdır!

Hasan Cemal

Türkiye darbelere, askeri müdahalelere, muhtıralara, siyasal idam, cinayet ve suikastlara, bombalı saldırı ve katliamlara, işkencelere fazlasıyla alışık bir ülke.
Kaç tanesini yaşadık.
Kaç tanesini gördük.
Hepsi çok acıydı. Hepsi derin ve hazin izler bırakarak geçti gitti.
Kimileri, ders çıkardı yaşananlardan. Kimileri, doğru bildiğini okumaya devam etti.
Yakın siyasal tarihimizin kepaze sayfalarını oluşturan tüm bu kopuşlar herhalde Türkiye'nin demokrasi ve hukuk yolunda ödemek zorunda olduğu bedellerdi.
Toplumda taşları bazı bedeller ödenmeden yerli yerine oturmuyor. Farklılıklar, barış içinde bir arada yaşamayı bedelini ödemeden öğrenemiyor.
Ne yazık ki öyle.
Avrupa'yı düşünün.
Farklı inançlar, farklı mezhepler, farklı milliyetler, farklı ideolojiler yüzünden yaşlı kıtada yaşanan savaşları, ihtilalleri, iç savaşları, soykırımları, etnik ve kültürel temizlikleri düşünün...
Avrupa'da gözü dönmüş milliyetçiliklerin yol açtığı iki dünya savaşının insanlığa yaşattığı o korkunç acı ve kırımları gözünüzün önüne getirin.
Avrupa sahnesine, ancak bütün bu keskin kopuşlardan sonradır ki, tarihin en büyük demokrasi ve barış projesi olarak çıkabildi Avrupa Birliği...
Bir başka deyişle:
Bütün farklılıklar birbirlerini tüketemeyeceklerini, yok edemeyeceklerini, yaşadıkları büyük trajedilerle anladıktan sonradır ki demokrasi, hukuk ve insan hakları düzeni konusunda bir uzlaşmaya vardılar.
AB böyle doğdu.
Büyük bedellerin sonunda...
Bizim yaşadıklarımız da az değil. Döktüğümüz bunca kan ve gözyaşıyla artık olgunlaşmamızın ya da akıllanmamızın zamanı gelmedi mi?..
Ben çoktan geldiğini düşünüyorum.
Olgunlaşmak ya da akıllanmak demek, öncelikle bir toplumda herkesin kendinden farklı olanı kabullenmesi, farklı olana tahammül etmeyi bir hayat tarzı haline getirmesidir.
Olgunlaşmak ya da akıllanmak demek, herkesin demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, özgürlükler düzenini içine sindirmesidir.
Olgunlaşmak ya da akıllanmak demek, herkesin devlet ve toplum düzeninde kaba kuvveti ve zoru değil, hukukun bağlayıcılığını kabullenmesi

Kaynak:
Bu haber toplam 908 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri