Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Eski DEP'liden Özkök'e zor öneri

09.07.2010 19:27
Eski DEP Milletvekili Sedat Yurttaş, Özkök'ün "Türkler ve Kürtler birlikte yaşamak zorunda mı?" sorusuna cevap verdi.

Terör eylemlerinin arttığı şu günlerde Ertuğrul Özkök'ün " Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıyız?" sorusu yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi. Kimileri bu soru için Özkök'e kızarken kimileri de bu konunun tartışılabileceğini söyledi.

Bir yanda her gün gelen şehit haberleri diğer yanda çözülmeyi bekleyen Kürt sorunu... İnternethaber, eski DEP Milletvekili Sedat Yurttaş ile Türkiye'nin gündemindeki terör ve Kürt sorununu konuştu. Ertuğrul Özkök'ün yazısıyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulunan Yurttaş " Özkök samimiyse önce Hürriyet'in logosundaki Türkiye Türklerindir sloganını kaldırarak işe başlamalı" dedi.


Ertuğrul ÖZKÖK’ün 6 Temmuz 2010 tarihli “Birlikte yaşamak zorunda mıyız“ yazısı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ertuğrul ÖZKÖK’ün “son 5-6 yıldır düşünerek” yazdığı ve “80 yıllık ezberi” bozduğunu söylediği yazının, “samimi düşünceleri olması şartıyla”, oldukça önemli.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve kimi Yargıtay kararlarında sınırları çizildiği gibi, “sözcükler incitici, rahatsız edici, hatta şoke edici dahi olsa” “eğer şiddet içermiyor, şiddet çağrısı da yapmıyorsa” pekala dile getirilebilmelidir. Bu anlamda Ertuğrul ÖZKÖK, gerçekten de samimi ise, bunu kendi içindeki bir aydınlanma, kendini aşma olarak değerlendirmek gerekir.

Ancak, bir; şimdiye kadar ki yazıları ve tutumuna baktığımda son yazısı, diğerleri ile tutarlı durmuyor. İki; zamanlaması da yazıya “kışkırtıcı” bir nitelik kazandırıyor. Nitekim ÖZKÖK’ten bir gün sonra yazan Güneri Civaoğlu, ÖZKÖK’ün “gırtlak 9 boğum” diyerek “Ege”den başlayarak dalga dalga insanlarımızın içlerinden püsküren “lavları” Hürriyet’teki köşesine döktü.” demektedir.

Gerçi yazının ilham kaynağı Orhan Bursalı’nın, yazdıklarını okuyamadım ama sanırım geçmiş dönemlerde, “vur kurtul” yerine sanki “ver kurtul” ikame edilmek isteniyor. Sonuçta ÖZKÖK’ün yazısının örtülü bir saldırganlık içerip içermediğinin ispatı, kendisine düşüyor. 

Ya samimiyse?

Eğer samimiyse, ÖZKÖK işe Hürriyet’in logosundaki “Türkiye Türklerindir” sloganını kaldırmak hiç zaman yitirmeden harekete geçmekle başlamalı.
Eğer samimiyse, Anayasanın başlangıç ve ilk dört maddesi başta olmak üzere, eğitim düzenleyen 42 ve vatandaşlığı düzenleyen 66. maddelerinin değiştirilmesinin mücadelesini, yasanın dar sınırlarına bağlı kalmadan, elbette korkmadan, hatta tıpkı İsa gibi, çarmıha gerilip ölümsüzleşmeyi göze alacak bie şekilde çaba harcamalıdır.

Yani samimiyet, sadece romantik ve de cesur cümlelerle gerçeklik kazanmıyor. Samimiyet, gerçek anlamda demokrat, özgürlükçü ve diğergam olmayı gerektiriyor.

Kimbilir! Belki de, İstanbul sermayesinin bir bölümünün, TÜSİAD’ın, Sedat ALOĞLU’nun yüreklice ifadelerine destek çıkan bir duruşun ifadesidir. Bunu da bekleyip görmek gerekir.


DÜNYADA BÖLÜNMELERİN ÖRNEKLERİ VAR

Bölünme tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz? Özellikle de şiddetin bu kadar arttığı bir dönemde, PKK saldırıları devam ederken, bölünme tartışmaları ne kadar doğru?

Öncelikle serinkanlı bakılmasında yarar buluyorum. Dünyada, evet, bölünmenin de başarılı örnekleri var. Çek/Slovakya gibi. hemen bölünmenin eşiğinde birlikte yaşama kararı çıkan Kanada-Quebec gibi.
1992’lerde ilk gittiğim sırada “ulusal baskı” değerlendirmeleri ile şaşkınlığa düştüğüm Belçika’da Volanlar ile Flamanların oluşturdukları konfederasyon gibi. Buradan çıkardığım sonuç. Kesin olarak açıkça ve korkusuzca tartışabilmeliyiz.

Bir anımı aktarmamda yarar var sanırım. 1992 yılı ortalarında, Ankara’da Bakan Yıldırım AKTUNA’nın düzenlediği Politik Psikolojik Merkezi toplantılarına HEP (Halkın Emek Partisi) adına milletvekili olarak katıldım. Toplantıya siyasi partilerin temsilcileri ve bazı üniversitelerden akademisyenlerin yanı sıra, Genelkurmay’dan 7 ve MİT’en de 3 kişi katılmıştı. Gerçi ilk gün öğleden sonra, parlamentoda temsil edilen siyasi parti milletvekilleri “Ankara’da sevr anlaşması yapılıyor!” gerekçesiyle terk etmişlerdi ama yine de, MİT adına katılan biri, “gerekçeleri belirtilmek kaydıyla, bağımsız Kürdistan’ın dahi savunulabileceğinin” altını çizmişti.

Yine de, tartışmaların zamanın ruhuna uygun olmadığının kanaatindeyim. Tartışmalar sanki “gına geldi” cilerin, “ne yapsak yetmez” cilerin, kısacası Kürtleri hak ve özgürlük sahibi bir halk olarak görmeyi asla sindiremeyeceklerin, adeta dolaylı bir dille yeni kıyımlara davetiye çıkarma çabasını içeriyor gibi.

Şurası da bir gerçek ki, eğer Kürtlerin hak ve özgürlüklerini verme korkusu olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti şimdiye kadar çoktan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekinceleri kaldırdığı gibi, ona uygun idari yapılanmaya da geçmiş olurdu, düşücesindeyim.

Sivil Toplum Örgütlerinin çağrılarına ne diyorsunuz?

Kürtlerin artık çatışmalardan bıktığını, ölüm görmek istemediğini, şiddeti bir hak arama aracı olmaktan çıkmasını istediğini, hak ve özgürlüklere giden yol haritasında, siyasal zemini demokratik araç ve yöntemleri görmek ve kullanmak istediğini, açılımın gerçek anlamda yürütülmesi isteğini çıkarıyorum.

SORUN FASILLARLA ÇÖZÜLMELİDİR

Peki açılım sizce nasıl devam edecek?

Sanırım açılım, biraz konuya çok az vakıf olanların zücaciye dükkanına dalması şeklinde oldu.
Oysa, kısa bir süre önce oluşturduğumuz, DİTAM (Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi) nden arkadaşımız, Dicle Üniversitesi Öğretim görevlisi Doç.Dr. Rüstem Erkan’ın belirttiği gibi, “tıpkı AB sürecinde olduğu gibi sorun fasıllarla çözülmelidir.” Sözlerinden hareketle ekliyorum.

Kürt sorununda, hemen şimdi “şiddet faslı”nı nasıl sona erdirebiliriz?

Barış faslını nasıl açabiliriz?

Dil faslında, hangi özgürlükler sağlanabilecek?

Kültür faslının sınırları nereye uzanacak?

Her zaman açık tutulması gereken “Kardeşlik faslı”nda neler yapılabilir?

Tam da bu sırada Genel Kurmay Başkanı Başbuğ: “Ya milletvekilinden ayrıl git ya da Anayasa'nın gerekliliklerini yerine getir" dedi.” Buna ne diyorsunuz?

Başbuğun sözleri, Doğan GÜREŞ’in 2 Mart 1994 sivil darbesi öncesindeki çıkışı ile aynı karakterde.
TBMM Başkanı M. Ali ŞAHİN’in hemen ardından yaptığı “Bu yüce çatı altında görev yapan her milletvekili arkadaşımız yapmış olduğu yemine sadık kalmalı ve bu yemine göre davranmalıdır" sözleri sanki GÜREŞ-ÇİLLER konseptine dönüş işaretleri taşısa da, Sayın GÜL’ün hemen “Bunlar tamamen hükümetin bileceği şeyler" uyarısında bulunması, geçmişte olduğu gibi Genelkurmay Başkanının ardında saf tutulmayacağını da gösteriyor.

Diğer taraftan, BAŞBUĞ’un hakkında 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenen Albay Temizöz’e yönelik sözleri, Anayasa madde 138’in yanı sıra Yargı görevi yapanı etkileme başlıklı TCK 277. maddeye göre 2-4 yıl hapis cezası gerektiren suça konu olurken; BDP’li Milletvekillerine yönelik sözlerinin siyasi niteliği de, Askeri Ceza Kanunu m. 148 anlamında üst sınırı 5 yıl olan bir suça konu oluşturmaktadır.
 

Abdullah ÖCALAN “Ben karışmam!” diyor, buna ne diyorsunuz?

Muhatap olarak beni almak durumundasınız demek istediği çok açık. Görüldüğü gibi, süreç de söyleneni doğrular nitelikte gelişiyor.

İstanbul’da sivil masum bir kadın, beri yandan aynı aileden ikinci Kürt genci asker olarak ölüyor? Bu ölümler nasıl son bulacak?

Sivil masum ölümler başta olmak üzere bütün ölümlere dur diyecek gür ve ortak bir ses çıkarmalıyız. Duyulsa da duyulmasa da, uyulsa da uyulmasa da, ilk ve sürekli bir kararlılık içinde yapacağımız samimi çağrı budur. Tam da bu noktada birlikte yaşamı yeniden kurmanın her zamankinden çok daha fazla sebebinin olduğunun, anlaşıldığı kanaatindeyim.

Ayrıca, özellikle Sayın ERDOĞAN’ın ya sıradan bir siyasetçi ve Başbakan olmakla, ya da büyük devlet adamı olarak tarihsel bir görevi yerine getirmek, arasında seçim yapmak zorunda kaldığı bir dönemi yaşamaktayız. İkincisini tercih edecek ise, anlık ancak çok da zor olan engelleri aşıp Kürt sorununu çözecek idareyi göstermeyi, yukarıda değindiğimiz “fasıllar” çerçevesinde adım atmayı şart kılar

Bu haber toplam 1170 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri