Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

G.Kurmay Başkanını tekme tokat dövdüler

12.03.2010 12:10
Tarihçi yazar Mustafa Armağan, Türkiye'nin yakın tarihindeki karanlık olayları ve darbeleri Osmanlı'dan bugüne kadar yaşananları Moralhaber.Net'e anlattı.

Dursun Kabaktepe'nin röportajı

Türkiye tarihinde ciddi değişimlerin yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Geçmişi darbeler ve sıkı yönetimlerle dolu bir ülke ilk kez bunlarla hesaplaşmaya başladı. 2008 yılında başlayan Ergenekon davası ile darbe planları ve cunta yapılanmaları sorgulandı. Bu kapsamda paşalar, akademisyenler, iş adamları ve gazeteciler gözaltına alınarak tutuklandı. Ama bunların içinde en dikkat çekici olan ise darbe yapacağı iddiaları ile ilgili generallerin sorgulanıp tutuklanması oldu. Çünkü bu durum Türkiye tarihinde darbe iddiasıyla askerin sorgulandığı bir milat oldu. Yıllar yılı darbe yapan, siyasete müdahale planları içinde yer alan askerler ilk kez sorgulanmaya başlanmıştı. Bizde  Osmanlı’dan bugüne askeriyenin durumu ve paşaların tutumunu tarihçi yazar Mustafa Armağan’la konuştuk. Armağan’a Abdülhamid’in askeri yapı hakkındaki çalışmalarını, sonuçlarını, 1. Dünya Savaşı’nı, Cumhuriyet’in ilk yıllarını ve darbe dönemlerinde askerlerin davranışlarını sorduk. Mustafa Armağan’da Abdülhamid döneminden bugüne kadar olan süreci Moralhaber.Net’e anlattı.

PAŞALAR YAĞLI İPİ BOYUNLARINDA HİSSETTİ
-Türkiye’de Balyoz darbe planı çerçevesinde ciddi operasyonlar yapılıyor. Bazıları bu operasyonlar kapsamında paşaların ilk defa gözaltına alınarak tutuklandığı gibi ifadeler kullandı. Siz bir tarihçi olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?
O kadar kendilerinden emin konuşuyorlar ki, bilmesem ben de inanacağım. Sanki Yassıada'da idama mahkûm edilenler arasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun yokmuş gibi bunlar söyleniyor.  Birde 1926 yılında Milli Mücadele'nin ilk lider kadrosunun başına gelen yargılama olayı vardı. Ama içerik bu olarak bugünkü durumdan çok farklıydı.

-İlk olarak 1926’da ne olduğunu açıklar mısınız?
Cumhuriyet tarihi içinde hiç de şeref vesilesi sayılamayacak bir paşa tutuklama dalgası 1926 yılında yaşandı. İzmir suikastı davasında Milli Mücadele'nin ilk lider kadrosunu teşkil eden Cafer Tayyar, Refet Bele, Kazım Karabekir ve Ali Fuat paşalar ile Rauf Orbay idamla yargılandı. Ve İstiklal Savaşı'nın önde gelen komutanları yağlı ipi boyunlarında hissederek son anda kurtuldular. Ne yazık ki, Rüştü Paşa, Albay Arif, İsmail Canbolat ve diğerleri onlar kadar şanslı değildiler. Onları 27 Ağustos'ta Dr. Nazım'dan Maliyeci Cavid Bey'e uzanan ikinci dalga idamlar takip etti.  "Suskunluk Kararı" anlamındaki Takrir-i Sükûn tam anlamıyla gerçekleşti.

-Peki, 1960 darbesinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun’un ve diğer generallerin tutuklanması nasıl oldu?
Genç subaylar tarafından yapılan bir darbe olduğu için Genelkurmay Bakanı Erdelhun’u teğmenler tekme tokat döverek götürdüler.  Hatta sigaralarını içip vücudunda söndürenler bile oldu. Tüm bu olanları Cemal Madanoğlu şöyle anlatıyor: ‘Harbiye’ye gittiğimde bir de baktım ki; oda dolusu general bekliyor. Hepsini darbe yapan genç subaylar bir yere toplamış.’

II. ABDÜLHAMİD’İN EN BÜYÜK İDEALİ
-Bunları öğrendikten sonra tarihi biraz geriye sarıp Abdülhamit dönemine döndüğümüzde ordunun o günlerden bugüne nasıl geldiğini anlatır mısınız?  İlk olarak Abdülhamit döneminde neler yapıldı?
Abdülhamid’in en büyük ideallerinden birisi bir milyon kişilik bir ordu kurmaktı. Bu orduyu savaşa sokmadan caydırıcı bir güç olarak kullanmak istiyordu. Harbiye’ye Alman paşalar getirterek orduyu onların savaş anlayışına göre dizayn etti. Orduya çok fazla yatırım yaptı.

-Sonra ne oldu?
Kaderin cilvesi budur ki; aynı ordu onu tahttan indirdi. Ama Cumhuriyet döneminde orduya Abdülhamid kadar fazla yatırım yapılmadı. O dönemde güçlü bir ordunun neler yapacağı görüldüğü için orduyu çok fazla güçlendirmek istemediler. 

-Abdülhamid’in orduyu güçlendirmesindeki asıl amaç neydi? Ve olabilecekleri önceden düşünemedi mi?
Osmanlı’nın eski görkemli yapısına dönmesi için güçlü bir ordu olması gerektiğini düşünüyordu. Askerin bu kadar güçlü olmasının iç politikada olumsuz sonuçlar doğuracağının farkına varmıştı. Ama yapılacak başka bir şey yoktu. Dış güçlere karşı orduyu güçlendirmek zorundaydı.

-Ordu hakkındaki şüphesi nereden kaynaklanıyordu?
Bir kere 1876’da askeriyenin içine bir virüs bulaşmıştı. Askerin zihnine iktidarı devirebileceği ve bunda da başarılı olacağı düşüncesi yerleşmişti. Bu virüs 1909’da Abdülhamid’i devirecek noktaya kadar da gelmiştir.

-Abdülhamid devrildikten sonra İttihat ve Terakki askeri yapıyı nasıl kullandı?
Abdülhamid, sivil bir düzen kurmuş ve askeri siyasete bulaştırmamıştı. Ama İttihat ve Terakki yarı askeri bir düzenden oluşmuştu.  Artık asker siyasetin içine girmiş ve 31 Mart isyanından sonra sıkıyönetim ilan etmiştir. 1911’de sopalı seçim diye adlandırılan dönemde kendilerine oy vermeyenleri de sopalarla dövdürmüşlerdir.

-İttihat ve Terakki nasıl bir yönetim sergiledi?
Vesayetçi bir yönetim sergiledi.  Bunlar Balkan savaşında büyük bir hezimet yaşadılar. Enver Paşa bütün okların kendine çevrildiğini fark edince bu konunun kendisi ile alakalı olmadığına inandırmak için geri plana çekildi. Ama herkes sorumluğun onlara ait olduğunu söyleyince bu sefer askeri bir darbe yaparak iktidarı son olarak ele almak istediler. İttihat ve Terakki Cemiyeti 23 Ocak 1913 günü askerî darbe yaptı. Bakanlar Kurulu basıldı. Bir bakan öldürüldü birkaç kişi yaralandı. Başbakanın odasına Enver Paşa girerek tabancasını masaya koydu. Kendisinin istenmediğini söyleyerek istifa etmesini istedi. Biz buna ikinci bir askeri darbe diyebiliriz. Kimseye haber verilmeden yönetim ele alınmıştır. Bu tarihten sonra da iç savaş koşulları ortaya çıkmıştır.

ERGENEKON'LA İTTİHAT VE TERAKKİ’NİN MANTIĞI AYNI
-İttihat ve Terakki’nin söylemleri neydi; sonra ne yaptılar?
Hürriyet getireceğiz, diye yola çıktılar en büyük despotizmi kendileri yaptılar. Abdülhamid zamanında gazetelere sansür uygulanıyor, boş sayfalar çıkıyor diyenler sokak ortasında gazeteci vurmaya başladılar. Karanlık bir dönemde komitacı bir yapılanmayla ortaya çıktılar.

-Ergenekon’la İttihat ve Terakki kıyaslaması hakkında ne düşünüyorsunuz?
 İttihat ve Terakki’nin bugünkü devamı Ergenekon diyorlar. Bence bu genetik olarak bir devamlılık değildir. Ama mantık ve zihniyet aynı diyebilirim. İttihat ve Terakki de aynı şekilde beğenmediği gidişata müdahale etmeye çalışıyorlardı. Şimdiki Ergenekon’da. Tıpkı bir virüs gibi.

-Milli mücadele yıllarında neler oldu?
1914’de Osmanlı 1. Dünya savaşına sokuldu. Bu süreç 1918’e kadar devam etti.  Savaş yıllarında Enver ve Talat Paşa kanadıyla bu sürü gizli operasyonlar devam etti. Bir yandan savaş devam ederken Yakup Cemil, Enver Paşa’nın davalarına ihanet ettiğini düşündüğü için onu açıkça tehdit etmeye başlamıştı. Öldüreceğini söylüyordu. Arkasında başka destekleri de olduğu içinde çok rahat hareket etmeya başladı. Özellik bu dönemde Yakup Cemil’in aradan çıkarılmasında Enver Paşa’nın etkili olduğu söylenir.

-Bu karmaşa içinde nasıl bir durum tespiti yapmamız gerekiyor?
Savaşın sonuna doğru iç hesaplaşma ortaya çıkıyor. Cemal Paşa kendisine Suriye Valiliği, Talat Pala vezirlik, Enver Paşa’da ordunun başında olmak istiyordu. Ama savaşın sona ermesinden sonra bu kilit kırıldı. Bunlar İngilizlere hesap vermek zorunda kalacaklarını biliyorlardı. Yaptıklarından dolayı da hesap veremeyeceklerini bildikleri içinde yurt dışına kaçtılar.

-1. Dünya Savaşı’ndan sona Anadolu’da nasıl gelişmeler yaşandı?
1918’den sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerinde halk örgütlenmeleri başlamıştır. Bunlar dernekler kurmuşlardır. Sivil oluşumlar ortaya çıkmıştır. Komutanlar İstanbul’da toplanmadan önce halk hareketlenmiştir.  1919’un 19 Mayıs’ına kadar bu çalışmalar da sürmüştür.

-Neden sivil oluşum istendi?
1. Dünya savaşında askerler savaştıkları için suçlu gözüküyorlardı. Ama yeni oluşumlar sivil olursa bu örgütlenmeyi dünyaya kabul ettirebileceklerini düşünmüşlerdir. Düşünün ki yenilmiş bir ordunun komutanları devlet kuruyor. Bu dünyada nasıl algılanır? Bu konuyu şöyle açıklarsam daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. En bariz örneği Erzurum Kongresi’nde yaşanmıştır. Mustafa Kemal üniformalı olduğu için içeri alınmamıştır. ‘Buraya askeri kıyafetle giremezsiniz’, denilmesinin sebebi askere karşı oldukları için değil. Sivil bir oluşum olmasına dikkat etmelerinden kaynaklanmaktadır.  Erzurum ve Sivas kongrelerinin ardından Ankara kongresinde de buna dikkat edilmiştir. Sivil anlayışı hakim hale getirilmek istemişlerdir. 

CUMHURİYETİ ASKERLER DEĞİL; SEVİLLER KURDU
-Cumhuriyeti askerler kurmuştur, diye bir anlayış var. Siz buna katılıyor musunuz?
Anlattıklarım bu düşüncenin tamamen yanlış olduğunu gösteriyor. Kongrelerde üniformalı askerlerin içeri alınmaması cumhuriyeti ilk olarak sivillerin kurduğunun bir göstergesidir.  Askerlerden önce bu oluşum başlamıştır. Bunun nedeni ise savaşmadan diplomasi ile bir devlet kurmayı düşünüyorlardı.

YUNAN İŞGALİ MİLLİ MÜCADELEYİ BAŞLATTI
-Diplomasi ile nasıl bir devlet kurulacaktı?
Yunanlılar tüm sistemi bozdu. İzmir’i işgal etmeleri tepkiler doğurdu ve savaşın yeniden alevlenmelerine neden oldu. Biz İngilizlere ve İtalyanlara tek kurşun atmamıştık. Çünkü imzalanan anlaşmalar gereği onların burada bulunmalarına izin vardı. Ama Yunanlıların bu coğrafyaya girmesine izni yoktu. Protokolleri ihlal ettikleri için buna karşı çıktık. Belki Yunanlılar girmeseydi; savaşmadan diplomatik yollara bu devleti kuracaktık.

-Kuvayi Milliye nasıl ortaya çıktı?
Kuvai Milliye Çerkez Ethem’ciydi O tarihlerde Çerkez Ethem’i ifade eder. Kontrolsüz ve illegal bir yapıdır. Başlangıçta Yunanlılara karşı bir mücadele verdiler ama bakıldı ki; bu şekilde çok prestij kaybediliyor. Eşkıyanın bu hali halk tarafında da çok olumsuz karşılanıyor. Sonra düzenli orduya geçilerek bunlar bastırıldı.

-Bu diplomasi atağı ne kadar devam etti?
1922’ye kadar diplomatik ataklar yapıldı. Savaş yapılmadan diplomasi ile bu işi halledebilmenin yolları arandı. Çünkü bu kadar kırılgan bir yapıda Sevr Projesi işleyemezdi. İngilizlerin istediği de burada sorun çıkarmayacak ve onlarla uyumlu çalışacak bir yönetimdi.  Çünkü Ortadoğu’da petrol yollarının kontrolünü eline geçirerek kendisiyle uyumlu çalışan bir devlet istediler. Ama olmadı.

-Peki, İngilizler Anadolu’da nasıl bir politika izledi?
Anadolu ile ilgili planlar yapmaya başladılar. Birçok çalışma yaparak destek sözü verdiler ama İngilizler Lozan’da Ermenileri de Kürtleri’de sattılar. Bunun örnekleri tek tek görüldü. Çünkü onların tek hedefi Ortadoğu’da petrol yollarını garanti altına almak, İsrail devletinin kurulmasını sağlamak ve bu yollarda kendisine sorun çıkarmayacak bir devletin olmasını sağlamaktı. 

- Cumhuriyet kurulduğunda nasıl bir ortam vardı?
Demokrasi için çok çoğulcu bir ortam vardı. 1923’le 1925 arasında çok farklı bir dönem yaşanmıştır.  1924’de Meclis’te ikinci bir grup kuruldu. Partileşmeler oldu. Ama 1925’de bir askeri darbe daha yapıldı.

1925-1929 ARASI DEHŞET BİR DÖNEM
-Ne oldu?
Refah, askerin gücüne dayalı olarak Takrir-i Sükûn kanunları ortaya çıkarıldı. Olağanüstü hal ilan edildi. Meclis kapatıldı. Bakanlar Kurulu İstiklal Mahkemeleri’ni kurdu. Bu mahkemelerde birçok kişi yargılanarak idam edildi. Bunların aldığı kararlara itiraz da edilemiyordu. Ve 1929’a kadar devam eden dehşet bir durum ortaya çıkmıştır.

-Bu tarihten sonra asker nasıl kontrol edildi?
Burada Fevzi Çakmak faktörü çok önemli olmuştur.  Askeri kışlaya hapsederek içindeki bir takım oluşumları bertaraf etti. En basit örneklerinden biri de Nazım Hikmet’in hapse atılmasıdır. Ali Fuat Cebesoy’un yeğeni olmasına rağmen Fevzi Çakmak’ı aşamamışlardır.

-Nazım Hikmet neden hapse atıldı?
 Nazım Hikmet Harp okulunda gizli bir toplantıya katılmıştır. Burada genç subaylar arasında bir yapılanma söz konusu olmuş. Bu durumun farkına varılarak  sorgulanmış ve hapse atılmasına karar verilmiştir. Bu da askeriye içinde oluşan bir kıpırdamaya karşı ne kadar hassas olduğunun göstergesi olmuştur.

-Peki, 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin zafer kazanması ve CHP’nin kaybetmesinin ardından 1960 darbesine doğru giden süreçte neler yaşanmıştır?
1950 seçimlerinde bir takım askerler Celal Bayar’a gidip CHP’lileri içeri atalım, demiştir. CHP taraftarı olan askerler de İnönü’nün yanında giderek ‘Bir emriniz var mı’ diye sormuşlardır. Bu da bir kıpırdama olduğunun ilk göstergesidir. Bu aşamada düşüncelerini söyleyen askerlere prim veren olmamıştır. Ama bunlar 1957’den itibaren toplantılarını Mahmut Şevket Paşa’nın yalısında yapmaya başlamışlardır.

ASKERKER İÇİN TARİHİ SEMBOLLERİN ANLAMI ÇOK BÜYÜKTÜR
-Bu yalının cunta yapılanması içinde sizce özel bir anlamı var mıydı
?
Sembolü çok önemlidir. Mahmut Şevket Paşa 31 Mart isyanını bastırarak başarıya ulaşmış olan ihtilalın başındaki kişidir. Bu yüzden bu evde toplantı yapılmasının sembolik anlamı vardır. Askerler arasında böyle semboller tarihi iyi bilmelerinden dolayı özel anlamlar taşır. 

-Peki, yakın tarihimizde başka anlamı olan sembol günler var mı?
Mesela, 27 Nisan e-muhtırasının da bir sembolü vardır. 27 Nisan Abdülhamid’in tahttan indirildiği gündür. Birde Ergenekon’dan tutuklanan Org. Şener Eruygur’un evinden çıkan klasörlerde sabotajların başlayacağı 7 Temmuz günü var. O da Abdülhamid’e karşı ihtilalin başladığı ve Şemşi Paşa’nın vurulduğu gündür. Bu tarihe baktığımızda 7 Temmuz 1908 ve 7 Temmuz 2008 yılı ilginç bir sembol ifade etmiştir. Çünkü asker tarih konusunda çok donanımlı yetiştiriliyor.

-9 subay olayı nasıl gerçekleşti?
1957 yılında, Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu, darbe yapma hazırlığı içinde olan bazı arkadaşlarını Demokrat Parti yetkililerine ihbar etti. Sonra Menderes bunların üzerine fazla gidilmemesi gerektiğini düşündü. Konu askeri mahkemeye intikal etti. Darbeciler beraat ederken, ihbarı yapan Samet Kuşçu, mahkûm oldu.  Bu olay askerin daha da cesaret kazanmasına neden oldu.

GENELKURMAY BAŞKANINI TEKME TOKAT GÖTÜRDÜLER
-1960 darbesi nasıl oldu?
27 Mayıs 1960 sabahı bir grup asker anayasa ve TBMM'yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok Demokrat Partiliyi tutuklattı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun’u genç teğmenler tekme tokat döverek götürdüler. Hatta vücudunda sigara söndürenler bile oldu. İdam ile yargılandı ama son anda bu karardan vazgeçildi. Bu hazin olayı Cemal Madanoğlu şöyle anlatıyor: ’Harbiye’ye gittim, birde baktım ki; bir oda dolusu general bekliyor. Hepsini bir yere toplamışlar.’
Alttan gelen bir darbe olduğu için böyle bir ortam yaşanmıştır.

-9 Mart 1971 darbe teşebbüsü
1971’de asker iradeyi ele almıştır. Dışarıdan bir Başbakanla Meclis kontrol altına alınmıştır. O dönemin siyasi partilerinin demokrasi anlayışının bir oyalamaca olduğunu ileri sürülerek parlamento dışı muhalefet savunulmuştur.

-12 Eylül 1980 darbesi halk tarafından nasıl karşılandı?
1980 darbesi halktan en fazla destek gören bir darbe olmuştur.  Bu dönemde ciddi bir can güvenliği ve karmaşa yaşandığı için halk bunlara destek vermiştir. İçinde bulunduğu durumdan kurtuluşu ordu da görmüştür.  12 Eylül’de şöyle bir şey olmuştur. Ve birçok solcuda aynı şeyi söylemiştir: ‘Allah razı olsun.’  Çünkü can güvenliği sorunu öğle bir hale gelmişti ki; insanlar bundan kurtulmak için çözüm aramışlardır.

-28 Şubat süreci...

28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra ortaya çıkan olağanüstü sonuçlar çıkmıştır. Bunda özel bir sembol yok. Ayın son gününe gelmiştir. Ama Türkiye’de askerin müdahale ettiği bir süreç daha yaşanmıştır.

-Bugüne baktığımızda son olarak ne söylemek istersiniz?
Türkiye, 1980 darbesinden sonra dünyaya entegre olmaya başlayınca içeride ciddi değişimler yaşanmaya başladı. Askerin darbelerle etkisi azalmıştır. 28 Şubat’tan sonra 2007 yılında yaşanan e-muhtıra sürecinde de bu görülmüştür. En son yaşanan Ergenekon davası, Balyoz planı iddiası ile paşalardan darbe planlarının hesabı sorulmaya başlanması bunun göstergesidir.

Moralhaber.Net

Bu haber toplam 6496 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri