Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

GÜNEY AFRİKA’NIN KURTLARI SUÇ KİMDE?

23.03.2009 19:10
Yeryüzünde hak ve adâletin, barış ve esenliğin egemen olduğu bir toplum inşa edebilmek belki de insanoğlunun başarabileceği işlerin en zorudur.
GÜNEY AFRİKA’NIN KURTLARI
SUÇ KİMDE?

MESUT KARAŞAHAN

Yeryüzünde hak ve adâletin, barış ve esenliğin egemen olduğu bir toplum inşa edebilmek belki de insanoğlunun başarabileceği işlerin en zorudur. Fakat bu zorluk, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” vaat etmiş olan Fransız devrimcilerinden bu yana sayısız sahte peygamber ve siyasal / ideolojik projenin zuhur etmesine engel olamadı.

Johannesburg’da beyazların nefes alma alanlarından biri olan Sandton City’nin Nelson Mandela Alanı’nda otururken insan ister istemez bu düşüncelere kapılıyor. Zira Johannesburg, 8 milyon nüfusuyla Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bu en büyük şehri, ırkçı beyaz yönetiminin apartheid (ırka dayalı ayrımcılık) politikasını uyguladığı dönemleri bile aratacak insanlık dışı etkinliklerin arenası haline gelmiş bulunmakta. Bütün ülkeyi kasıp kavuran yoksulluk ve sefalet, suç ve AIDS sorunları en fazla bu şehirde kendisini hissettiriyor.

Johannesburg sokakları tehlikelerle dolu. Kartpostallarda pırıl pırıl ışıklar altında ve rengarenk reklam panolarıyla cazip bir metropol görüntüsü veren şehir merkezi sadece Avrupa kökenliler için değil, kılık kıyafeti düzgün siyahi, melez veya Hintli herkes için bir ölüm tüneli. Burada İngiliz düşünür Thomas Hobbes’un ünlü sözü adeta gerçeklik kazanmış: “Homo homini lupus”, yani “insan insanın kurdudur”.

Johannesburg’da bela ve musibet bakımından gece ile gündüz arasında bir fark yok. Ne günün ilk ışıkları insana emniyet telkin ediyor, ne de uzun kış geceleri haydut ve canilere yorgunluk veriyor (Güney yarımkürede haziran-temmuz-ağustos ayları kış mevsimine tekabül eder). Otobüsler, minibüsler, trenler ve hatta taksiler tehlikelidir, binmek cesaret ister. Özel otomobilinizin içinde dahi pek güvende sayılmazsınız. Trafik tıkandığında veya kırmızı ışıkta durduğunuzda tehlike başlar; her an saldırıya uğrama ihtimaliniz vardır. Şehir merkezinde banka şubelerinin birarada bulunduğu bölgede, otomatik silahlı çete mensuplarının caddeyi trafiğe kapatmasıyla başlayan zahmetsiz ve acelesiz soygun vakalarına tanık olunmaktadır, periyodik olarak. Pekçok cami ve bir de medresenin bulunduğu, günde beş vakit ezan sesi duyabildiğimiz Mayfair semtinde küçük bir bakkal dükkanında ardı arkası kesilmeyen soygunlarla başetmek için bazen dükkan içinde ve dışında 5-6 kişiyle emniyetin sağlanmaya çalışıldığını görmek hiçkimseyi şaşırtmıyor. Melville’deki kitapçılar size kapıyı açmadan önce içeriden sizi uzun uzun süzerlerse anlayış göstermelisiniz. Çünkü artık “dünyanın suç başkenti” (crime capital of the world) diye kötü ün yapmaya başlamış olan bir ülkenin “suç başkenti” sayılabilecek bir şehrindesiniz.

Güney Afrika’daki soygun vakalarını dünyanın başka yerlerindeki benzer vakalardan ayıran önemli bir fark var: Soygun ve gasp girişimlerine çoğunlukla aşırı şiddet eylemlerinin eşlik etmesi. Hırsız veya soyguncu; kesici, delici veya ateşli bir silahla, adam öldürmeye hazır, muhtemelen bu konuda tecrübe sahibi ve gözünü kan bürümüş bir saldırgan olarak çıkar karşınıza. Çünkü kaybedecek birşeyi yoktur. Kendisi bir saldırıya veya AIDS salgınına kurban gitmeden 30-35 yaşına ulaşabilmişse çok bile yaşamış sayılabilir. Eğer AIDS’e yakalandığını farketmişse, karşınızda bir haydut değil, mantıklı davranışlar beklenemeyecek bir canavar var demektir (yetişkinlerin % 20’si AIDS virüsü taşıyor, her 8 saniyede yeni bir kişi AIDS’e yakalanıyor ve bu hastalık yüzünden nüfus azalıyor).

İstatistiklere göre Güney Afrika Cumhuriyeti’nde her gün ortalama elli kişi bir saldırı sonucu hayatını kaybediyor.1997-2007 yılları arasında on yıl zarfında katledilen vatandaş sayısı 220 bin. Bu rakam, Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Vietnam Savaşı’nda aynı sürede yaşadığı kayıpların dört katını ifade ediyor. Yılda 18-19 bini bulan cinayet vakalarının yanı sıra, polis kayıtlarına göre yarım milyon adet saldırı ve cinayet teşebbüsü yaşanıyor. Her yıl ortalama 200 bin soygun, 300 bin hırsızlık vakası gerçekleşiyor; bu şekilde 85 bin adet otomobil çalınıyor. Tecavüz vakalarının sayısı ise 55 bini buluyor (KwaZulu-Natal gibi bazı bölgelerde bakire bir kızla cinsel ilişkinin AIDS hastalığını iyileştireceğine inanılıyor!). 2006 yılı istatistiklerine göre cinayet oranı 100 bin kişide 41 kurban şeklindeydi; bu oran ABD’ninkinden 8 kat, Batı Avrupa ülkelerininkinden 20 kat ve Japonya’nınkinden 80 kat fazladır.

Bu güvensiz ortam apartheid sonrası dönemde birçok şehir merkezinde büyük değişikliklere neden olmuş. Johannesburg bu süreçten en çok etkilenen şehir olarak gözüküyor. Bir zamanlar hareketli ve canlı ekonomi ve finans aktivitelerine sahne olan yüksek binalarla dolu şehir merkezi bugün terkedilmiş ve kasvet telkin eden bir görüntüye sahip. Beyazlara ait şirketler, bürolarını şehir dışında belli bölgelere taşımış. Gökdelenlerin ise çoğunlukla mafya tarafından uyuşturucu ve silah deposu, fuhuş mekanı ve legal ya da illegal göçmenlerin barınağı olarak kullanıldığı söyleniyor.

Güney Afrika’nın yoksul çoğunluğu, şimdilerde “beyaz adam”la ittifak kurarak ülkenin elit tabakasına dahil olmanın mutluluğunu yaşayan ırktaşlarına gıpta ile bakıyor. Soweto ve Aleksandria gibi apartheid döneminde beyazlara “köle” sağlama işlevi gören yoksul banliyölerinde değişen birşey yok. Gerçi Nelson Mandela’nın kabilesi Xhosa’ya mensubiyet, devlet dairelerinde iş bulabilmek için önemli bir avantaj sağlıyor. Yoksulluk, sefalet ve açlık karşısında yaşanan çaresizlik, zaman zaman yabancılara (mesela geçtiğimiz Mayıs ayında Zimbabwe’li göçmenlere yönelik saldırılarda olduğu gibi) veya kendi ırktaşlarına karşı korkunç şiddet eylemleri biçiminde tezahür ediyor (İngilizce sözlükler “kolye, gerdanlık” anlamlarına gelen “necklace” kelimesine şu anlamı da ekliyor: Güney Afrika’da, kurbanın boynuna geçirilen ve benzin dökülerek ateşe verilen lastik tekerlek).

Beyaz azınlık ekonomi ve finans sektöründe belli bir ağırlığa sahip olmaya devam etmekle birlikte ülkeyi 1994’ten beri yerli halkın arasından çıkmış liderler yönetiyor. Bir zamanlar ırkçı beyaz azınlık yönetiminin apartheid politikasına karşı mücadelenin kalesi olan Afrika Ulusal Kongresi (ANC) bugün devlet başkanı çıkaran başlıca siyasal parti (Mandela’dan beri önce ANC başkanı, ardından devlet başkanı olunuyor!) ve devlet ihalelerinden aslan payını kapmak için kullanışlı bir mekanizma konumunda.

ANC’nin özgürlük ve eşitliğe, âdil paylaşım, refah ve mutluluğa kavuşmuş bir toplum hayalini yansıtan Özgürlük Beratı’na imza attığı günler çok gerilerde kaldı. Anti-apartheid dava uğruna çok kanlar döküldü; çok canlar verildi; hapishanelerde ömürler tüketildi. Fakat “işte başardık!” denildiği anda yeni ve farklı bir apartheid rejimi ortaya çıktı, bu mücadeleyi verenlerin kendi ellerinin ürünü bir apartheid.

Bu tablodan kimi sorumlu tutmalı? Ülkeyi bu adı konmamış iç savaş haline getiren, yüzeysel birtakım değişiklikler haricinde apartheid rejimini bir bakıma devam ettiren kim? İdari işleri yeni yerli elitlere bırakıp kendi güvenli bölgelerine çekilen beyaz azınlık mı? Bu beyaz azınlıkla işbirliği yapan, siyaset, bürokrasi ve iş dünyasının yeni siyahi seçkinleri mi? Küresel aktörler, uluslararası şirketler mi? Yoksa kitleleri peşinden sürükleme becerisi göstermekten öte marifeti, yeterli enstruman ve donanımı olmayan sahte peygamberler mi?

Bir husus muhakkak: İnsan yetiştirmeyi ihmal eden, zorluklar karşısında sabırsız, kısa yoldan ve sadece siyasal yöntem ve vasıtalarla sonuca gitmeyi hedefleyen her hareket, ilkelerinden sapmaya mahkumdur. Öncelikle toplumsal dönüşüm hedeflenmeli ve bu da kalplerden başlamalıdır. Bu yapılmadıkça, ideolojik hedefleri olan bir hareket, dış odakların manipülasyonuna daima açık olacak, hiç hesaba katılmayan bir istikamete doğru farkında olmadan ve kolayca sürüklenecektir.
Johannesburg’da beyazlar ve yeni yerli elitler nefes almak için, Sandton City adlı, mağazalar ve lokantalarla dolu birkaç bin metrekarelik yeraltı şehrine sığınırken (üstünde lüks bir otel binası yer alır), buranın tek açıklık alanına kondurulmuş olan devâsâ Nelson Mandela heykeline aklım takılıyor. Bu heykel, Nelson Mandela Meydanı’nı çevreleyen kafelerde toplanmış beyazları mı cezalandırıyor, yoksa hemen iki kilometre uzaktaki Aleksandria’nın kulubemsi barınaklarında hayatta kalmaya çalışan “dokunulmazlar”ıyla alay mı ediyor?



Bu haber toplam 2186 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri