Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İki golü neden yedik?

23 Haziran 2008 / 13:04
Sosyolog Murat Belge, tam demokrasiye geçilmeden, devletle millet arasındaki kavga bitmez.

*“Kemalist Korku Cumhuriyeti”

H.Hüseyin Kemal’e konuşan Sosyolog Yazar Murat Belge, tam demokrasiye geçilmeden, devletle millet arasındaki kavganın bitmeyeceğini söyledi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında demokrasi başlangıç maddelerine yerleştirilmiş olsa bile, demokratikleşememenin sancılarını hep beraber yaşıyoruz. CHP’li bazı siyasetçiler “Cumhuriyet tam olarak oturmadığı için demokrasiye geçilmesi gereksiz” derken, bazı aydınlar da “Demokrasi olmadan devletle millet arasındaki kavga bitmez” görüşünde. Biz de bu hafta Türkiye siyasetini yakından takip eden Prof. Murat Belge’yle bu konuları konuştuk. Belge, kendini rejimin sahibi olarak görenlerin asıl korktuğu şeyin aslında demokrasi olduğunu söylüyor...


*Türkiye demokratikleşme açısından ne aşamada?
Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte yoğunlaşan bir demokrasi krizi var. Bu krizin bir tarafından baktığımızda, “Türkiye’de demokratikleşme yok” demek mümkün. Mecliste çoğunluğu oluşturulan partiler kapatılmak isteniyor, asker ve yargı bildiriler yayınlıyor, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararıyla hiçbir hukuk nosyonuna sığmayacak kararlar alınıyor. Bu açıdan baktığımızda, demokratikleşme sürecinin ileri gitmesinden ziyade, bir geriye gidişten söz edebiliriz. “Peki bunlar niye oluyor” diye sorduğumuz da “Demek ki demokrasiye doğru gidiş var ki telâş içindeler” diyebiliyoruz. Türkiye’de demokrasiye gidiş ağır bastığı içindir ki bundan hoşlanmayan kesimler normal davranışlarının ötesine geçerek, kendi koydukları hukuku çiğneyerek, tedbirler almaya başladılar.


*“Kendi koydukları kanunları çiğniyorlar” derken neyi kastediyorsunuz?
Türkiye’de çıkartılan kanunlar sert ve baskıcıdır. Bir problem çıktığında, ilk iş, bu kanunları daha da sertleştirmektir. Normal ahvalde bir önceki sıkıyönetim düzeninde konulmuş kurallar, sonra normal düzenin kuralları haline gelirler. Bunun üstüne bir sıkıyönetim geldiğinde, bir önceki sıkıyönetim kanunlarını sertleştirme gereği duyar. Kendi yaptıkları yasakçı kanunların içine kendileri bile sığmazlar. Biraz daha yetki isterler. Bugünkü anayasayı kendileri yapmıştır ve onlar için ideal olan devlet başkanı Evren’e yetkiler vermişlerdir. Bugün Evren yerine Abdullah Gül geçtiğinde bütün yetkileri kısıtlamaktan bahsederler. Kendilerine giyecek elbise yapıyorlar. Başkası “Bu elbiseyi ben giyeceğim” deyince üstünden çekip almaya çalışıyorlar.


*Peki topluma biçtikleri elbise?
Topluma deli gömleği hazırlamışlar ve “bunu giyeceksin” diyorlar. Toplum “Ben büyüdüm. Buna sığmam” deyince çok kızıyorlar. Toplum cumhuriyetin kuruluşunda verilen rolü oynamak zorunda, bunun dışına çıktığında cezalandırılması gerekir görüşü hakim. Bunun yanında, toplum da toplum olmaya başlıyor. Artık Anadolu Kaplanları denilen bir sınıf var. Toplum burjuvalaşıyor. Toplum gibi yaşamak istiyor.


*Darbecilerin kafa yapısında hiç mi değişim yok?
Yıllar önce Levent Kırca’nın bir komedisi vardı. Türk ordusu üniforması giyemediği için Güney Afrikalı generallerin üniformalarını giyiyordu. Generalin teki yönetime el koyduklarını açıklamak üzere televizyona geliyor ve bildirisini okumaya başlıyordu. Tam bu sırada ekranın üstünden reklâm akmaya başlıyor ve general reklâmı seyrediyordu. Bu komedi yıllar sonra muhtıranın Cuma akşamı borsalar kapandıktan sonra verilmesiyle gerçek oldu. Bunun yanında eskiden bir televizyon vardı. Şimdi bütün televizyonlara albay mı yollayacaksın?


*“Dünyanın geldiği noktada darbeler devlet mekanizmaları tarafından değil, sivil görünüm altında yapılıyor” diyorsunuz. Ama yargının kapatma dâvâsı devlet mekanizmasının devreye girdiğini göstermez mi?
Artık fazlasıyla ayıp olduğundan ve Amerika başta olmak üzere, Batılı ülkeler darbelere iyi gözle bakmadığından açık darbe yapılamıyor. Demokrasiyi durdurmak için AB sürecini durdurmak gerekiyor. Ama “demokrasiyi durdurmak için AB’yi durdurmak istiyoruz” diyemiyorlar. Bunun yerine “AB bizi böler” diyorlar.


*Herkes böyle mi düşünüyor?
Hayır. Ordu başta olmak üzere, devletin diğer kurumlarının bakış açısı tek ve homojen değil. Ordu içinde “AB’ye girelim” diyenler de var. Bu da emir komuta zinciri içindeki mütecanis davranış imkânını ortadan kaldırıyor. Ergenekon gibi yapılanmalar ise, “Öyle bir ortam meydana getirelim ki ordu müdahale etmek zorunda kalsın” diyorlar. Bunu da Trabzon’daki bilmem kimle, Malatya’daki bilmem kimle beraber iş tutacaksın. Türkiye bu açıdan ilk defa sokak faşizmiyle karşı karşıya kalma tehlikesine girdi...


*Sözkonusu girişimler başarılı olmadığı için mi devlet mekanizması devreye girdi?
Evet. Kemalist bürokratik iktidarın son savunma çizgisi olan yargı mekanizması devreye girdi. Yargı bu şekilde politik davranınca, toplumun yargıdan beklediği işlevi yerine getiremez duruma düştü.


*Bu son savunma çizgisi nasıl aşılır?
Zor bir süreçteyiz. Bu memlekette Kemalistlerin silâh depolarında öcüleri vardır. En önemli silâhları da “Böldüler, bölecekler” tezidir. Şimdiye kadar kimse kendileri gibi bu toplumu böyle bölmeyi başaramadı. Ama onlar başardılar. Yıllarca yakın arkadaşlık yaptığım insanlarla konuşamaz hale getirdiler. Ergenekon kendi planlarında başarılı olamadı, ama ulusalcılarla birlikte toplumu bölmeyi başardılar. Kadın eli sıkmaz denilen AKP, demokraside mesafe almış buralara kadar gelmişken, Türkiye’yi rahatlatacak bir uzlaşma eşiğine varmışken, bu eşikte inanılmaz düşmanlık, bir arada yaşamayı reddetme ortamı içinde buluyoruz kendimizi. Siyah ve beyazların aynı mekânı paylaşmadığı Güney Afrika’da bile bugün artık siyahlar ve beyazlar aynı ortamı paylaşabiliyor. Biz bunu Türkiye’de yapamıyoruz. Bu resmî ideolojinin başarısızlığıdır.


*Söylediğiniz kamplaşma ortamından çıkış var mı?
Bunlar çok zorlaştı. Darbe yapmak için bir şey meydana getiriyorsun, fakat darbe yapamıyorsun. Ama meydana getirdiğin şey hâlâ ortada duruyor. O kendi dinamiğini oluşturacak bir şey. Bu dinamik bizi nereye götürür onu bilemiyorum. Sen darbe yapmak için Salı gününe plan yapıyorsun, ama darbe gerçekleşmiyor, ama Cumartesi ne olacağını bilemiyoruz. Korkunç olan budur. Bir adamın lâfı vardır; “Dünyada en büyük şerler iyi insanlar bir şey yapmadığından olur” diye. Samastlara, Hayallere imkânlar verilmiş, onlar yapacaklarını yapıyorlar, ama biz bir şey yapamıyoruz.


*Türkiye’nin Millî Takımının maçlarında yenilgilerden galibiyete çıkması bazı köşe yazarlarında “Türkiye kriz yaşıyor olsa bile Türkler son kertede krizden çıkacaktır” yorumlarına sebep oldu. Siz katılıyor musunuz?
Üç gol atmak Allah’ın emri değil. Bir kere bizim iki golü niye yediğimizi sorgulamamız lâzım. Türkiye bunu düşünmeyi reddediyor. “Biz şanssızdık. Hakem taraflıydı” diyerek bahaneler üretiyor. Üç gol attığında da zaten zafer sarhoşluğuyla bütün bunları sorgulamayı unutuyor. Yediğimiz goller gerçekliği belirleyen faktörler olmaktan ne zaman çıkacak, bunları bilmeye imkân yok.


*Bir röportajınızda AKP’nin devletle koalisyon kurmak için bazı insanlara hükümette mecburi görevler vermek zorunda kaldığını söylüyorsunuz. Bu insanların son gelinen noktadaki rolü ne olmuştur? Bu tür kumpas teorilerine aklım pek ermez. 12 Eylül bizi tek parti dönemine geri götürmeye çalıştı, ama başaramadı. Türkiye uzun yıllar tek parti ruhuyla çok partili hayatı devam ettirdi. Meclise bazen sekiz parti girdi, ancak bunların kanunlarla aynı parti olmaları sağlandı. Meselâ bütün partiler Kemalizm’i benimsemek durumunda bırakıldı. Gelinen noktada AKP, bu kalıba tam da sığmayan bir yapı olarak ortaya çıktı. O da kendinin ve düzenin ne olduğunun farkında. Dolayısıyla bazı isimler toplamalı ki bizim de aramızda bunlar var diyebilsin. AKP’nin içinde bu insanlar her akşam devletten talimat alıyorlar, almıyorlar bilemem. Kanıtlanırsa da şaşmam... Meselâ AKP içindeki felanca birey kendi temsil ettikleriyle öbür tarafla daha çok uyuşuyor. Bunları belli bakanlıklara koyunca kabul edilebilir hale geliyorsunuz. Meselâ 301. madde AKP’nin uzun vadede yapmak istediğiyle uyuşmuyor. AKP’nin AB konusunda takiyye yaptığına inanmıyorum, öyleyse bu madde ne oluyor? Bunun cevabını da ben değil, ancak hükümet verebilir.


*Son dönemde ordunun sessizliğini nasıl yorumlamak lâzım? Kışlasına geri dönüyor diyebilir misiniz?
Medenî ülkelerde böyle olması gerekir. Amerika’da Devlet Başkanı akşam uyuduğunda “Acaba Pentagon’da beni düşürmek için toplantı yapan komutanlar var mı?” diye düşünmez. Erişmeye çalıştığımız ülkelerde böyle bir şey yoktur, ama darbenin yaşadığımız dünyada kendini ciddiye alan toplumlar nezdinde kabul edilemez bir şey olması Türkiye’de bir takım insanların “Biz darbe yapamayız” demelerine yeter mi? Ben kendimde yeter diyecek güven bulamıyorum. Şunu da söylemek isterim; ben darbe yaparım diyen insanın aklî melekelerinden şüphe ederim. Bunu yapan adamın ortaya çıkaracağı felâket tepesine çöker.


*Toplum darbeye karşı çıkmaz mı?
Bir zaman sonra darbe yapan insanın kuyruğuna teneke bağlayabilir. Ama bunu o adam görmek zorunda değil. Faşistlerin akıllı olmasını beklemek gibi bir şansımız yok. Faşistlerin aptal olmak gibi demokratik bir hakları var...


*Kemalistler sizce halka öfke mi duyuyor?
Evet, yani, ama bu genelleştirilecek bir şey değil. “Halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremedi” manşetinin atıldığı 30’lar zamanın ruhunu özetleyen bir manşet. Şimdi halk politikaya, kamusal alana hücum etti “vatandaş” da eskisi gibi yönetemiyor ülkeyi. Kendi iktidarlarından vazgeçmiyorlar. Türkiye cumhuriyeti paranoya temeli üzerine oturur. Bu paranoyalar mahşerin dört atlısı olan bazı düşünceler üzerine oturtulur. Bugüne kadar hep irtica, bölücülük, komünizm gibi üç tehlikeden bahsedilse de perdenin arkasındaki asıl tehlikenin demokrasi olduğunu görüyoruz. Yavaş yavaş ortaya çıkıyor ki rejimin korktuğu şey demokrasi....


AYDINLAR, DEVLETİN KAPI KULU
OLMAKTAN ÇIKMALI
*Taraf gazetesinde yazmaya başladınız. Ancak Taraf daha önce çalıştığınız Radikal gazetesini darbenin dört atlısından biri olarak değerlendirdi. Darbenin dört atlısından birinde Murat Belge nasıl çalıştı?
Ortada gazetenin sahibi olan bir holding sahibi var. Bu insanlarla tanışmışlığım ve konuşmuşluğum yok. Eğer holdingin böyle bir tavrı varsa, o gazeteye bu bir şekilde girer. Bu, gazeteyi çıkaran insanın darbe yanlısı olduğu anlamına gelmez. Muhtemelen gazetede yazan her kişi gazetenin sahiplerinin orda olmasını istediği kişiler değiller. Ben İsmet Berkan’ın darbe istemediğini biliyorum.


*Darbe istemediği halde, darbe manşetleri atmak bir genel yayın yönetmeni için acı olsa gerek. Aydınlar demokrasiye sahip çıkmazken halk nasıl sahip çıkacak?
Bir konuşmamızda Süleyman Demirel, “Anayasa Mahkemesi başkanı gerdan kırıp darbeci generali tebrik ederken, rektörler tebrik telgrafı çekerken, dağdaki çoban mı ‘Demokrasiyi ihlâl ediyorsunuz’ diye protesto etsin” demişti. Doğru bir tesbit.


*Türkiye’deki değişimin buralardan başlaması lâzım galiba?
Daha doğrusu Türkiye’deki değişimin buralara sirayet etmesi lâzım. Türkiye’deki entel ajansiya kendini devletle özdeş hissetmeye alışmıştır. Artık buradan uzaklaşması lâzım. Sen toplumun adamısın, devletin kapı kulu değilsin. Sen toplumun içinden yetişmişsin, senin sorumlu olduğun alan devlet değil, toplum. Bizde devlet fetişizmi ağır basar. Bugün hâlâ gazetede yazı yazıyorsam, devlete karşı sorumluyum hissi var. Hayır, sen topluma karşı sorumlusun....
GENELKURMAY KİME NE
DİYORSA AÇIK SÖYLESİN
*Genelkurmay son zamanlarda yapılan haberlerle ilgili “Maksatlı, seviyesiz, bayağı ve saldırgan” ifadelerini içeren bir açıklama yaptı. Bu ifadelerin sahibi kim sizce?
Ahmet Altan, Genelkurmay’ın açıklamasından sonra, “Saygılı davranılmasını istiyorsanız saygılı davranın” dedi. Ben de buna katılıyorum. Böyle kolektif hakaretler yapmak çok yanlış. Rahatsız olunan bir yazı, haber varsa yazarıyla birlikte bunu açıklarsın. Bunları bana mı söylüyorsun, ona mı söylüyorsun belli değil. Genelkurmay’ın bu açıklaması belirsizlikten yararlanma isteğiyle alâkalı. Açıklamanın bunu bile bile istismar ettiğini sanıyorum. Eğer benimle ilgili bir durum varsa, ben de gereken cevabı veririm...
MGK SEKRETARYASI CUMHURİYET
ÇALIŞMA GRUBUNA DÖNÜŞMÜŞ
*Taraf gazetesi geçen haftalarda Cumhuriyet Çalışma Grubu adında, ordunun içinde yapılanmış illegal bir yapılanmayı ortaya çıkardı. Siz bu durumu nasıl değerlendirdiniz?
AB’den, Türkiye’ye yöneltilen en büyük eleştirilerden biri askerin sivil siyaset üzerindeki etkisiydi. Bunun organı ise MGK idi. MGK’nın da gücü sekretaryasından geliyordu. “Sekretarya hükümete uymakla zorunlu olduğu tavsiyelerde bulunur” deniliyordu. Bunun da medenî dünyada kabul görmeyeceği anlaşılınca “hükümetin dikkate almakla yükümlü olduğu” cümlesi getirildi. Ama nasıl bir zihnî yapıyla MGK’nın varlığını sürdürdüğü açıkça görülüyor. MGK sekretaryasının yüzlerce memuru var. Tarih olarak tam olarak bilemeyeceğim, ama Cumhuriyet Çalışma Grubu Sekretaryanın lağvedilmesinden önce kurulmuş. Sanıyorum sekretaryanın kaldırılması tartışmaları gündemde olduğundan burada çalışan insanlar Jandarma Komutanlığı bünyesine alınmış. Metaforik olarak söyleyecek olursak, AB’den gelen yetkililere MGK sekreterliği gezdirilirken boş masalar gösterilerek “Bakınız anti demokratik olan bu kurumu lağvettik” denilmiş. Halbuki aynı kişiler yan oda da harıl harıl çalışıyor...

Yeni Asya

Bu haber toplam 1418 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri