Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İslamcılık nasıl kentli oldu?

15.08.2010 15:34
İslamcılık, topraktan geleni istemediği için kapitalizme mağlup oluyor. İçinden çıktığı köylünün, dirlik ve tımarın organik aydını değil artık İslamcı.

Müslümanca düşünme ve yaşamanın en büyük dertlerinden biri, ‘İslam’ın bir kent dini halinde yaşanabilir olduğu’ zihniyetinin pekişmesi olmuştur. Cumhuriyet kurulurken Türkiye’nin hâlâ kır toplumu olması meselesi, yöneticilerin aşmaya çalıştığı en temel husus haline gelmişti. Bir toplu iğne bile yapamayacak derecede sanayisi tükenmiş bir “Cumhuriyet” algısı zihinleri fena halde bozuyordu. Bu nedenle müslüman düşünce, 1923 İzmir İktisat Kongresi söylemlerine en ufak bir itiraz geliştirmeden yüzyılı bitirdi. Gazi Paşa, kongrede şöyle demişti:Merinos Fabrikası 1963

“Hâkimiyet-i milliye, hâkimiyet-i iktisadiye ile tarsin edilmelidir. Siyasî ve askerî muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadî zaferle tetvic edilemezse semere, netice payidar olmaz. Bence halk devri, iktisat devri mefhumiyle ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi hatırlayınız: ‘El kanaa’tu kenzün la-yufna’ (Kanaat tükenmeyen hazinedir). Bu felsefeyi yanlış tefsir yüzünden bu millete büyük fenalık edilmiştir. Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı onun zindandan farkı olmazdı. Artık bu memleket fakir, millet hakir değil, belki memleketimiz zenginler memleketidir.” (Afet İnan, İzmir İktisat Kongresi, Türk Tarih Kurumu, 1982: 64–65)

İslamcılık rasyonalist-pozitivist bir kuvözde doğdu

1923’te belirlenen bu politika ile “İslamcı aydın” arasında tefrike değer bir ayrışma ya da tenakuz yoktu. Kural olarak İslamcılar da anayasasında “devletin dini İslam” yazan yeni cumhuriyetin sanayileşmesi hakkında elitlerle aynı şekilde düşünüyorlardı. Bu nedenle “Doğrudan Kur'an'dan almalıyız ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam” ya da “Alınız ilmini Garb'ın, alınız san'atını./ Veriniz hem de mesainize son sür'atini” diye ortaya çıkan haykırış ile Cumhuriyet elitlerinin ekonomi politikaları benzerlik arz ediyordu. İslamcılar “kanaat” denilince açılan kapıdan girecek bir tasavvufa önyargılı idiler. Hele bu tasavvufun kırda mekân-bağ-bahçe tutmasına hiç tahammülleri yoktu. Böylece “çalışma”ya, ilim ve fenne atfedilmiş “değerler” ile inşâ edilecek yeni bir toplum zihniyeti doğdu. İslamcılık, diğer “kurtuluş ideolojileri” Türkçülük ve Batıcılık kadar rasyonalist- pozitivist bir kuvözde doğup yetişti.

GramsciDevlet, ‘devleti kurtarmak’ için adam yetiştirdi

Gramsci’nin organik aydın tanımı var. Her toplumsal sınıfın kendisiyle birlikte bir aydın zümresi var ettiğini; bu aydın katmanın politika, toplum, ekonomi alanında içinden çıktığı sınıfa türdeş yapıda olduğunu ve görev bilinci verdiğini söyler Gramsci. Bir önceki toplumsal şekillenmeden gelen her toplumsal sınıfın, tarih yüzüne çıktığı zaman bir aydınlar takımını hazır bulduğunu ifade eder. Aydın, içinden çıktığı sınıfın politik örgütüne ve bu örgütün politik gelişimine organik olarak bağlı bir kimliktir. “Aydın, her yeni sınıfın, kendisiyle birlikte yarattığı ve gelişimi boyunca yetiştirdiği ‘organik’ uzmanlaşmadır” (Gramsci, Aydınlar ve Toplum, Alan, 1985: 21) diyor. Gramsci, İtalya’da köy ve kasaba burjuvazisinin kamu görevlileri ve serbest meslek adamları yetiştirdiğini; kent burjuvalarının ise endüstri için teknik adamlar ürettiğini örnekler. (age, 1985: 30)Namık Kemal ve Ziya Paşa

Türkiye’de devlet yüz yıllardır devşirme geleneği ile adam yetiştiriyor. Gramsci’nin kavramlarından yola çıkarsak Türkiye’nin aydınları ‘Tercüme Odası’ndan yetişmiş ve devletin ideolojik aygıtı, devlet katının bir parçası olarak doğmuştur. İslamcılığın bir kent ve sanayileşme ideolojisi haline gelmesi de, bu bilgi yüklenimi nedeniyle şaşırtıcı olmuyor. Türk aydınının amacı, daha doğuşundan itibaren “devleti kurtarmak” fikrine intisap etmiştir. Meşrutiyet talep eden aydın “devlet görevlisi” idi. Genç Osmanlılar’dan Namık Kemal mutasarrıf idi. Ziya Paşa validir. Genç Osmanlılar’ın Avrupa’da örgütlenmesini Mustafa Fazıl Paşasağlayan Mustafa Fazıl Paşa idi. Paşa idareye küsüp muhalefet partisi gibi düşünmeye başlar ve 1867’de Padişah’a Fransızca bir mektup yazar. Mektupta iki şey istenmektedir: “Hürriyet ve meşrutiyet (nizam-ı serbestâne)”. Devleti kurtarmak fikri, devletin kendi aydınından beklediği ve kendisini görevlendirdiği bir işti.

Dinî hayat ne zaman kentte inşâ edilmeye başlandı?

Devletin sanayileşme, kalkınma politikaları ile kurtarılması fikri Cumhuriyet devri aydın tavrının temel düşünme biçimi oldu. Bu aydın, 1950’lere kadar devlet sanayiciliğinin ve 1950’lerden sonra da özel teşebbüsün organik aydını işlevini gördü. Burada temel politika, kırda yaşayan geniş nüfus yoğunluğunu kentlerde eritmek ya da kasabaları kendi kendini geçindiren ekonomik kültürden koparmak fikrine yönelmekteydi. İslamcılığın bu noktada büyük hizmetleri olduğu reddolunamaz. İslamcılık, modernleşme ideolojisi idi.

Osmanlı aydınları ve bilhassa İslamcılar, Osmanlı ekonomik yapısının tarıma dayalı özellikleri ile ilgilenmezler ve içi boş bir kavram olarak “hürriyet” sloganını telaffuz ederler. Bu sloganın toplumsal hayatta açtığı boşluklar sanılanın üstündedir.Kara saban

Osmanlı tarım arazisi ‘miri arazi’ (devlet arazisi) olarak değerlendirilir ve ‘dirlik sistemi’ (ikta) ile yönetilirdi. Osmanlı toplumunda 1590’larda Celalilik’in başlaması ile devlet, “kır” nüfusla baş edemeyeceğini anlayınca köylülüğü tasfiye süreci başladı. Nitekim Celali vakalarının neticesinde Osmanlı kent aydını, kır (köy) hayatını küçümseyerek dinî hayatı kentte inşâ etmenin yollarını aradı. Tımarlı sipahilik kısa sürede tasfiye edildi. Devletin en önemli geliri ganimet ve dirlik sisteminden sağlanırdı. Osmanlı, tımar sistemini Anadolu halkı aleyhine bozdukça Celali isyanları ile boğuşmak durumunda kalır ve tımar sistemini kendisi lehine bozduğu Balkan halklarına sarayda daha çok yer açar. Avrupa içlerinde ilerledikçe tımarın “gazâ” zihniyeti tükenmişti. Doğal olarak Avrupalı için tımar sistemi, nispeten gevşemiş bir feodalite olarak daha çok özgürlükçü dünya–ekonomi kurmuştur. Onun tımara bağlanması ile İslam akidesinin bir irtibatı kalmamıştı. Dahası Avrupa kentlerini görmüş Osmanlı tebaası Frenkler için, zengin ve debdebeli Avrupa şehirlerinin Anadolu şehirlerine nazaran daha “parlak” görünmesi de kaçınılmazdı.

Tarım nüfusunun organik aydını

Ama Osmanlı toprak sistemi çöktükten sonra, 1858 yılında çıkarılan kanun ile devlet, toprak mülkiyeti haklarını tanıdı. 1867'de toprak mülkiyeti hakkı yabancılara da verildi. Yabancı sermayenin, Ege bölgesinde önemli miktarda tarım arazisi satın alması böyle ortaya çıktı. Aydın demiryolu ile de bölge çiftçisinin İzmir’e ve uluslararası sermayeye doğrudan mal satması kolaylaştı. Ancak bu süreç, kapitalizmin Ege bölgesini ele geçirmesine de sebep olacaktır. Çünkü bölge toptancısına borçlanmaktan kurtulan çiftçi, o dönemde kurulmuş bankalardan kredi çekerek masraflarını karşılayıp ürünü sattıktan sonra ödemeyi hayal etti ise de banka faizleri ve küresel sermaye hareketleri karşısında korumasız kalmanın bir sonucu olarak toprağını kaybetti. Zaten ekonomik bir çöküş yaşayan, savaşlar nedeniyle emek gücünü kaybeden, savaşlarda kaybetmenin sonucu ganimet gelirlerine ulaşamayan köylü, elindeki toprakları yabancılara sattı. Doğal olarak Osmanlı aydınının Anadolu’da gördüğü “harâbât” ile Avrupa’da gördüğü “kâşâne” diyalektiği, aslında kendisinin “tarım nüfusunun organik aydını” olmamasının bir ürünüdür.

 

Emperyalizmin hediyesi vagon
Avrupa'ya bağlanmak -Boğaziçi köprüsü inşaatı
Celal Bayar halka seslenirken
Görselleri büyütmek için üzerini tıklayınız

Tarımda bir politikası olmayan İslamcılık, hızla kentlileşti. Kentlileşme, kent hayatı içinde rafine bir İslam inancı oluşturdu. Bu, kırda, kitabî olmayan ve öteki kültürlerle etkileşim içindeki “göçebe toplumların İslam’ı” ile çelişmekteydi. Kırdaki “tevekküle meyyal İslam” ile “kent İslam’ı” arasındaki çelişki Osmanlı Devleti için baş belası bir meseleydi. Çünkü kır İslam’ı yarı muhtar bir ekonomik model dayatıyordu. Oysa Osmanlı, Avrupa ülkesi olmuştu. Viyana’ya kadar ilerlemişti. Ayrıca kır, birikime izin vermemekteydi. En nihayet kır, Türkmen kitlelerine Safevî propagandası için açık bir alan oluşturuyordu. Şah İsmail yenildi, Anadolu Safevîliği Alevîleşti. Osmanlı, Anadolu’daki Türkmenlerdense Balkanlardaki Avrupalı müslüman halka dayanmak istedi. Bu nedenle Celalilik şiddetle kırılmıştır. Bu süreçle doğal ordusunu yitiren Osmanlı, iki yüzyıl sonra toprak sahibi köylü bırakmamıştır. İmparatorluğun gayrimüslim Balkan nüfusunun bir bölümü köylü üreticiler ile yabancı sermaye arasındaki bağlantıyı kurarak komprador bir sınıfa dönüştü.

İslamcılığın kapitalistleşmesinin temeli

Cumhuriyet, bu diyalektiği tıpkı Osmanlı gibi telakki ederek kuruldu. Bu nedenle Cumhuriyet devrinde din temelli ya da etnik temelli olduğu ileri sürülen ayaklanmalar aslında “köylü ayaklanmaları”dır. Türk köylüsü kentler eliyle modernleştiriliyor. Yumurtayı bakkalda kartela ile, sütü marketten kutu ile almanın adı başka nedir? Köylü, bu sürece bir şekilde karşı koymak istemekte ancak “organik aydın”ı yetiştiremediği için kendini ifade edememekte. İslamcılığın kentlileşmesi ve kapitalistleşmesinin temeli de budur.

Nasıl olmalı?

İslamcı aydınlar lastik çizmeleri giyip ekmeklerini çift çubuktan, davar gütmekten, dağdan doğru odun toplamaktan çıkartmanın bir yolunu bulmalılar. Öyle bir zaman gelecek ki, haramdan uzak bir dinî hassasiyet, kapitalist kentlerde, alışveriş merkezlerinde kazanılmış nafakalarla kazanılmayacak. Bunu ben söylemiyorum, hadis söylüyor: “Ebu Said (ra)’dan, Allah Resûlü (asv) buyurdu: İnsanların malının en güzeli, dini uğrunda fitnelerden kaçarak, dağların eteklerinde yağmurun düştüğü yerlerde götürüp otlatılacak koyunlar olması yakındır.” (Cem’ul Fevaid, Yeni Şafak, c: 5, Hadis No: 9772) Geçmişte Anadolu’nun kolonizatör dervişleri onlardı ve gelecekte de onlar olacaktır. İslamcılık, topraktan geleni istemediği için kapitalizme mağlup oluyor. İçinden çıktığı köylünün, dirlik ve tımarın organik aydını değil artık İslamcı.

İslamcılık, köyde hem geçimliği Kitabî olana mutabık kılacak ve hem de kapitalizme ve tüketim toplumunun tezahürlerine meydan duracak bir model üretemediği sürece kentlileşmekten kurtulamayacak. Ahir zaman kolonizatör Türk dervişlerini bekliyor.

 dunyabizim.com

Bu haber toplam 1664 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri