Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kalkınma Okulu Ramazan

16 Eylül 2008 / 10:56
Ramazan ayı, aslında 30 günlük eğitimin alındığı bir okuldur.
Raşid el-Gannuşi*

Öncelikle İslam ümmetinin özellikle de ihtida eden ya da akıl baliğ olan veya tövbe ederek Ramazan ayını ilk kez yaşayanların hayır, mağfiret, rahmet mevsimi ve Kur'an, hoşnutluk, ateşten korunma ayı olan Ramazanlarını kutlarım.

Herkesten bu rahmet ayında en büyük taatleri işlemesini ve ayın sonunda Cenab-ı Hakk'ın
“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara/183) ayetinde müjdelediği en büyük tacı takmalarını bunun meyvelerinden olan cennete, Reyyan kapısından girmelerini diliyorum.

İslam ümmeti bugünlerde kalplerin heyecanla attığı Müslüman toplumların her alanda müthiş bir hareketliliğe girdiği bir ayı karşılıyor. Hatta bunun etkisi bunun da ötesine geçerek evrensel bir manevi atmosferin yaşamasına da sebep olabilir. Hayır işlerine yoğunlaşarak şer mirasları yok edilir.

Gaybleri ziyadesiyle bilen Allah (c.c.)'ın bize haber verdiği bir haberde şöyle demiyor mu: “Ramazan geldiğinde cennetin kapıları açılır, Cehennem'in kapıları kapanır, Şeytanlar zincirlere vurulur. Ey hayrı isteyen gel, ey şerri isteyen defol” denir.

Bu ayın diğer aylar üzerindeki üstünlüğü, namaz, zekât, hac ve kelime-i şehadetiyle birlikte İslam'ın beş rüknünden biri olan oruç ibadetinin yapıldığı ay olmasından kaynaklanmaktadır. Bu öyle bir rükündür ki İslam ümmeti bu ibadetin farziyetini reddedenlerin inkârcı olup dinden çıktığı, bu ibadeti ihmal ederek yerine getirmeyen kişilerin de fasık olduğu hususunda birleşmiştir. Çünkü bu ibadet, Allah'a yaklaşmak amacıyla sadece ona has kılınarak yapılan, herhangi bir riya izi taşımayan ve herhangi bir dünyevi çıkarın güdülmediği bir ibadettir.
Bu mevsimin bereketi, İslam'ın diğer farzlarına benzer şekilde, bu vasfa layık olan her toplumsal kalkınma projesi gibi sadece manevi boyutla sınırlı kalmaz, aynı zamanda doğası itibarıyla oldukça kompleks olan diğer boyutlar onu tamamlar. Bazılarının görmezden geldiği toplumun kalkınma ve gelişmesinin önünü açan önemli bir dinamik haline gelir.

“Müslüman bir devlet”in başkanı(1) Ramazan'ın ilk günü bir konuşma yaparak, halkı oruç tutmaktan vazgeçirmek ve iktisadi geri kalmışlıkla mücadele için kürsüye çıkarak meyve suyu içmiş, devletin gücüyle insanları bu ibadetten vazgeçirmeye çalışmamış mıydı?

Peki bu ülkede sonuç ne oldu? İslam'ın müsebbibi olarak görüldüğü iktisadi geri kalmışlığın üstesinden gelinemediği gibi insanları dinlerinde de kendi başlarına bırakmadılar. Ne onların karnını doyurup ihtiyaçlarını giderdiler ne de onların güvenliklerini sağladılar.

Bu, Arap ülkelerindeki gelişme çabalarının özeti. Yeraltı ve yer üstü zenginliklerine rağmen bu ülkelerde tek gelişen şey, şiddet tekelini elinde bulunduran aygıtların gelişmesi oldu. İşsizlik, sınıflar arasındaki uçurum ve fakirlik arttı.

Bu ülkeler, demokrasi kriterleri açısından bakıldığında en sonuncu. Ekonomik kriterler açısından bakıldığında açlık ve halk ayaklanmalarıyla tehdit altında. Fas'ta Sidi İvni, Cezayir'de Heran, Tunus'un Havzı'l Müncemi bölgesinde ve Mısır'ın çeşitli kentlerinde meydana gelen olaylarda birçok insan hayatını kaybetti. Sudan'da Darfur olayları devam ediyor ve Yemen'de ise Güney'deki ayaklanma ülkenin birliğini tehdit ediyor.

Bunun tek anlamı var: Gelişme ve kalkınma masalları, İslam'ın temel akidesini teşkil ettiği ve kendisi için bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji kaynağı olduğu toplumun kültürel yapısına aykırı olması ve marjinal kalması nedeniyle iflas etti.

Gelişme ve kalkınma sorunlarını sanki ruhsuz bir yapıymış gibi gördü. Batılılaşmanın sadece görünen tezahürlerini ithal etmekle yetindiler: “Kültürel bağlamından koparılmış fabrikalar, sanayinin elverişli olmayan bölgelere konulması neticesinde hiçbir sonuç elde edilmeden yıllar öylece geçip gitti. Bundan dolayı, bu alet ve araçlar beraberlerinde arka plandaki Batılı değerleri de kendileriyle birlikte taşıyıp geldiler.

İnsanlar sanki ona uzaktan bağırmakta ya da başka bir dille konuşmaktaydı. Batı'dan naklolunan tecrübelerin –ki bu tecrübeler, insanları acziyet, geri kalmışlık, zaaf ve parçalanma halinden özgürleşme, birlik, izzet ve eşitlik seviyesine yükseltir- karmaşık doğasını bilmezden gelmekteydiler. Hâlbuki bu tecrübeler, ithal edildiği yerin bütün kültürel birikiminin farkında olarak intikal ettirilseydi, kendi tarihselliğinin farkında olsaydı, buradaki bütün olumsuzluklar aşılır, hedeflenen hayır bir şekilde elde edilmiş olurdu. Çünkü coğrafya ve tarihin dışında bir kalkınma ya da gelişme yoktur.

Asya'daki iki farklı gelişme tecrübesine bakmak yeterli olur: İkisi de yeraltı ve yer üstü zenginlikleri sınırlı olan ve kalkınma hamleleriyle gelişmiş ülkeler listesinin başında yer alan Japonya ve Malezya. İkisinde de ortak nokta, buradaki kalkınma hamlelerinin hiçbir şekilde eskiyle olan irtibatını kesmemesi.

İki ülke de Batılı ülkelerin tecrübelerinden yararlanmış, onların özellikle de bilim ve teknoloji alanlarındaki deneyimlerini ülkelerine aktarmışlar. Ancak bu alıntı işlemi, ulusal bir anlayış içerisinde ve kendilerine olan güvenlerini zedelemeyecek bir biçimde yapılmış.

Hatta yönetim, düzenleme, ekonomik rekabet, toplumsal ve bireysel haklara saygı gibi temel kurallar bile ulusal değerlerle uyumlu hale getirilerek kabul edilmiştir.

Bu iki ülke de kendi gücüne dayanmayı benimsemiş, bu sayede doğal zenginlikler fakiri olan Japonya, gelişmişliğin toplumun şeylerle (madde ile) birlikte düşünce düzeyine yükselmesiyken geri kalmışlığın ise şeylerin (maddenin) düşünceyle bağlantısındaki zaafı anlamına geldiğini göstermiştir.

Onları üstün kılan şeylerin en önemlisi Japoncaya verdikleri önemdi. Çünkü bütün bilim alanlarında Japonca yazmak, insanların genelini kalkınma hamlesinin ortağı haline getirmiş, bu da iktisadi kalkınmayı tetikleyen şey olmuştur. Ayrıca Japon diline verilen bu önem, kendi tarih ve kültürel birikiminden zekice ilham alarak Japonya'nın birliğini ve kimliğini korumasına katkıda bulunmuş, içeriğinde Batılı modernleşmeden farklı olarak nevi şahsına münhasır bir Japon modernleşmesi meydana gelmiştir.

Malezya, aynı şekilde Japonya'nın bu kalkınma tecrübesinden, onu birebir taklit etmeden yararlanmış; homojen/mütecanis olmayan halkına homojen/mütecanis bir ekonomik kültür kazandırmıştır. Japonlardan işe yoğunlaşmayı; zamana saygı göstermeyi, üretimciliği, ortak çalışmayı, kendi ayakları üzerinde durmayı, kimliğiyle gurur duymayı, yabancı müdahalesine karşı çıkmayı öğrenmiştir.

Bu halk, kendi tarihlerinde köklü olarak var olan değer, inanç, kültür, dil, din ve çoğulcu toplumda hoşgörüyü yaşama geçirirken, çoğulculuğunu bir fitne ve parçalanma unsuru değil bir zenginlik olarak yaşatmayı becerebilmiştir.

(Malezya hakkındaki bu bilgilerle ilgili Nasır Yusuf'un şu eserinden yararlandım: Japon Kalkınma Deneyimi Hakkında Çağdaş Modernleşme Söylemleri: Başarı, Devamlılık ve İslami Olarak bu Deneyimden Yararlanma Konusundaki Dersler, İslamiyyetu'l Marife Dergisi, sayı: 53, s. 14).

Muhalefetin son seçimlerde yakaladığı müthiş sıçrama hükümeti sarsmamış, hükümetin bu olguyu kabule yanaşması; Malezya'nın kalkınma konusundaki deneyiminin ne kadar olgunlaştığını, sahip olduğu kompleks yapıyı ve köklü modernleşme tecrübesini göstermektedir. Bu nedenle Malezya'nın Asya kaplanlarını sarsan depremi rehabilite edebilme yönünde başarı kaydetmiş ve kendine duyduğu özgüven sayesinde IMF'nin Malezya'nın borçlarına karşılık gösterememesi nedeniyle, ulusal parasını değersizleştirmesi ve kamu sektörünü özelleştirmesi yönündeki reçetelerini reddetmesine neden olmuştur.
Aynı şekilde bu tecrübe içerisinde vatandaşın kazandığı değer de önemlidir. Kaynakların sınırlılığına rağmen, Malezya öğrencisi, dünyadaki öğrencilere harcanan para sıralamasında 6. sırada gelmektedir. Ülkedeki ırkların ve dinlerin çokluğuna rağmen ülke, bu farklılıkları kaldırabilmektedir. Ülkede ne siyasi tutuklamalar ne sürgün ne de seçimlerde hile yapılması yoluna gidilmektedir.

İslami partinin lideri Enver İbrahim, baskıya maruz kalmıştır ama bir süre sonra yeniden siyaset sahnesine dönerek ülkeyi yönetmekte olan koalisyonu neredeyse devirecek kadar güçlenen muhalefete önderlik etme konumuna gelmiştir.

Durumların farklı olmasına rağmen Türkiye'de de benzer bir kalkınma yaşanmakta, Türkiye tecrübesi, toplumunun bütün dinamiklerini kuşatabilme dirayeti gösterebilmektedir.
İslamcıların belirli bir derecede baskıya uğradığı doğrudur ancak yapılanlar Arap ülkelerinde vahşi uygulamaların çok çok gerisindedir: İslami Partiler yasaklanmakta ancak bu partinin kurucuları hemen yeni bir parti kurmaktadır.

Hapishaneleri siyasi suçlu topluluğunu görmemiştir. İslamcılar bugün, gerek iktidarda gerekse de muhalefette duruma hâkim konudadır.

Tarihi değerlerine yeniden ve aşamalı olarak dönerek laik fanatizmi terbiye etmeyi başarmış, böylelikle halkın enerjisini boşa çıkartarak çok kısa bir süre içerisinde Türkiye'nin geliri ikiye katlanmış, Arap ve İslam ülkeleriyle olan ilişkilerini de iyileştirmiştir.

Batılı kalkınma modelinin bu toplumsal kanunun dışına çıkmadığı düşünülmelidir, çünkü Arap deneyiminin aksine bu Batılı kalkınma modeli, tarih ve coğrafyayı da içine alan bir kimlik inşasıyla birlikte gerçekleşmiştir.

Arap coğrafyasında kalkınma fırsat ve deneyimleri zayi edilmiştir ancak İslam'ın sunduğu enerji tükenecek gibi değildir.

Direnişin Filistin, Lübnan ve Irak'ta gerçekleştirdiği vatan savunması alanındaki başarılar, İslam'ın derinliklerindeki zenginliklere yaslanılması durumunda gerçekleştirmesi mümkün olan potansiyeli çok iyi bir şekilde göstermektedir.

Mübarek Ramazan ayının İslam tarihinde hep büyük fetihlerin gerçekleştiği aylar olması tesadüf müdür? Bunu Fizilal tefsirinin sahibi, oruç ayetini tefsir ederken çok iyi anlatmaktadır: “Kendisine cihad farz kılınan ümmete orucun da farz kılınması anlaşılabilir bir şeydi.”
Ordular, silahlardan daha çok moral, maneviyat, disiplin ve birliktelik ruhunun yaşatılmasına çok daha fazla muhtaç değil midir?”

Oruç, İslam'ın bütün rükünleri gibi ibadettir. İbadet boyutu burada açıkça ortadadır. Ancak İslam'ın gücü gökyüzüyle yeryüzünü, ruhla cesedi, dünyayla ahireti, bireysel olanla cemaatsel olanı, maslahatla ilkeyi buluşturabilme gücünde yatmaktadır. Bu sayede İslam, doğru bir şekilde eda edildiğinde ibadet, medeniyet inşa eden bir unsura dönüşmektedir.

İslam'ın hükümlerinin tamamı kulların maslahatınadır, Allah (c.c.)'ın kullarının ibadetine ihtiyacı yoktur.

İslam'ın laiklikle sorunu, aslında gnostik tasavvufla olan sorunundan çok farklı değildir. İkisi de İslam'ı, ibadetle maslahat arasındaki bu acayip terkip gücünden ve dehasından soyutlamaktadır.

Zekâtta maslahat boyutu ön plana çıkarken namaz, oruç, hac gibi menasikde ise kulluk boyutu ön plana çıkmaktadır. Ancak zekât, inançtan koparılarak, “sen onların başında durmadıkça alamazsın” ifadesindeki gibi basit bir vergiye dönüştürüldüğünde bütün dini kıymetini yitirmektedir. Hâlbuki mümin, vergi memuru olmadan da gönlünden koparak verendir.
Diğer menasik, ibadetlere daha yakın olmasına rağmen İslam'ın öngördüğü kapsamlı gelişim anlayışına aykırı değildir. Gerçek namaz, fahşa ve münkerden alıkor. Namazı, kendisini fahşadan alıkoymayanın namazı yoktur. Bütün fuhşiyat: Yalan, hıyanet, aldatma, zulüm… vs. Hac ibadettir, ancak bu ibadetin de maslahat boyutu vardır. Ancak bugün, Hacc'ın kişisel menfaat olan alım satım dışında bir maslahat boyutu kalmamıştır.

Haccın ümmetle ilgili maslahatına bakıldığında bunun dünyanın en büyük kongresi olduğu görülecektir. Ümmet, sorunları hakkında fikir alışverişi yapacak, bu büyük manevi birliği savunma, ekonomi, düşünce ve siyaset alanlarındaki birliği sağlamanın bir yoluna dönüştürecektir.

30 gün okulu (Ramazan) ise bir takva eğitimi olup kapsamlı anlamıyla bu şehevani ve zayıf varlık, melaike kisvesi kazanır: Şehvetini kontrol altına alır, zarureti aşarak şehveti ona değil o şehvetine hâkim olur: İnsanla hayvan arasındaki yol ayrımı. İşte gerçek özgürlük budur.
Orucun insana zamanla ilgili derin bir bilinç kazandırmasının yanında insan bu dönemde disiplinsiz durumdan çıkar. Yeme ve içme zamanları bellidir ve bu zamanlar toplumun deneti altındadır.

Bu, İslam'daki bütün ibadetlerin derinleştirdiği, zaman/felek kavramıyla bağlantılı medeni anlamdır.

Bu nedenle Müslümanların astronomi konusunda uzman olmaları ve gezegenlerin hareketleriyle zamanlarını ve ibadet vakitlerini belirlemeleri şaşılacak bir durum değildir.
İnsanın en azgın şehvetlerine dizgin vurmasının yanı sıra bedensel sağlığa sağladığı yarar ve insanın bütün hareketlerini ahlak kriteriyle kayıtlaması da cabası.

Hadis-i Şerif'te de buyrulduğu gibi: “Sizden biri oruç tuttuğunda müstehcen şeyler söylemesin ve küfür etmesin. Birisi kendisine söğdüğünde ben orucum, desin.”
Başka bir hadiste: “Oruç, bir kimseyi kötü sözden ve kötü işten alıkoymuyorsa Allah (c.c.)'ın kulunu yeme ve içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.” Buradaki kötü söz veya işten bireysel boyutuyla bahsedilmemektedir. En iğrenç ve tehlikeli eylem, bir halkın iradesini uyduruk seçimlerle, saptırılmış medyayla ve parayla satın alarak gasp etmektir.

Burada doğru bir şekilde tutulmuş orucun kalkınma için gerekli olan tasarrufu sağlaması ve devletin üretemediği bazı şeyleri dışarıdan ithal etmesinin ve bu şekilde vatandaşı da borçlandırmasının önüne geçecektir.

Ramazan'da tüketim, mantıksızlığına rağmen anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü biz üreten değil tüketen bir milletiz. Şayet sadece ürettiklerimizi tüketen bir millet olsak Ramazan'ın ekonomiyi de harekete geçiren bir boyutu olurdu.

Ancak biz, ürettiğimizin fazlasını tüketiyoruz. Bu, orucun asıl hedefiyle çelişen bir durumdur. Orucun gerekleri yerine getirilseydi ümmetteki birlik anlayışını harekete geçirir, ekonomi, siyaset gibi birçok alanda iyileşmeye yol açar, Mümin'in daha fazla hayır işlemesini ve hayır kurumlarını desteklemesini sağlardı. Çünkü o bilir ki “Kim ki komşusu açken tok gecelerse iman etmemiştir.”

İslam'ın bağlılarına öngördüğü gönüllü infakla ilgili laik alay ise oldukça naif kaçmaktadır. Sivil toplum kavramı daha ortaya çıkmadan, otoriter devletlerin topluma musallat olmasından önce gönüllü kuruluşların faaliyetleri ve bu faaliyetlerin bir parçası olarak kaynağı İslam toplumlarının gücü olan hayır kurumları, onların işlevini yerine getirmekteydi.

Ramazan, sivil İslam toplumunun, dayanışma, karşılıklı merhamet gösterme, fedakârlık ve hayır yapma konularında gücünün merkezi konumundadır. Maalesef hayır kurumlarının faaliyetleri, mescitlere, hayır kurumlarına el konulması gibi bir takım engellemelerden kurtulamamaktadır. Bu noktada uluslararası düzenin zalimane rolünü gözden kaçırmamak gerekir.

Öte yandan Batılı sivil toplum kuruluşları ise her türlü himayeden yararlanmakta, bir taraftan İslam ülkelerindeki kalkınma çabalarını baltalarken diğer taraftan da misyonerlik yapmakta, İslami kurumların bastırılmışlığından yararlanarak insanların ihtiyaçlarını manipüle etmektedir.

Bununla birlikte sabit olan şey şu dur ki, İslam, devasa potansiyeliyle ilerlemektedir. Ramazan da bu potansiyellerden birini oluşturmaktadır. Bizi bu ayla ödüllendiren Allah (c.c.)'a hamd olsun.


(1) Tunus'un eski devlet başkanı Habib Burgiba kastediliyor.

*Tunuslu düşünür ve yazar. İngiltere'de ikamet etmektedir.
Bu haber toplam 782 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri