Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kudüs'ü arkeolojik kazılarla Yahudileştiriyor

07.05.2009 23:30
1917de Osmanlının çekilmesiyle önce İngiliz mandası altına girdi, ardından da İngilizlerin desteğiyle bölgeye göç eden Yahudilerin işgaline uğradı kutsal Filistin toprakları
Mesuç Çevikalp'in haberi
 
Yahudiler zor kullanarak kurduğu İsrail devleti, kısa sürede, sadece bölgenin değil, bütün Ortadoğu’daki sorunun mihrak noktası konumuna geldi. Filistin-İsrail sorunu, işgal ve askerî çatışmaların yanı sıra kültürel ve ekonomik yönleriyle de uluslararası bir boyut kazandı. Bölgeyle tarihî ve kültürel bağları bulunan ülkelerin yakından ilgilendiği meseleye, yaşanan trajediye insani değerler açısından karşı duranlar da dâhil artık. Ama yine de İsrail’in orantısız güç kullanımı önlenebilmiş, işgal ve izolasyonlar kaldırılabilmiş değil. Aksine İsrail kuşatılan Filistinlileri öldürmeyi sürdürüyor. (27 Aralık 2008’deki Gazze saldırısında 1200 Filistinli hayatını yitirdi, 5000’den fazlası yaralandı.)
 

İsrail, sadece Filistin toprağını ve Filistinlileri hedef almadı son bir asırdır. Kazı ve arkeoloji çalışmalarıyla kutsal şehir Kudüs’teki Müslüman ve Hıristiyan dokusunu, kimliğini de hedefledi. 7 milyonluk devlet hâlâ bir taraftan askerî ve sivil politikalarla Kudüs’ün statüsüyle oynuyor, diğer taraftan da yüzlerce yıllık tarihi mirasını yok ediyor. Ülkenin ilk başbakanı David Ben-Gurion’un 1940’larda dile getirdiği “Kudüs’süz İsrail’in hiçbir kıymeti olmaz. Mabet’siz (Süleyman Mabedi) de Kudüs’ün hiçbir değeri olmaz.” sözü bugünlerde devlet politikası oldu âdeta. İsrail’in tutumundan sadece Müslümanlar değil, bölgedeki Hıristiyan azınlıklar da zarar görüyor; Hıristiyanların kiliselerinde huzur içinde ibadet yapmalarına imkân tanınmıyor. Yıllardır devam eden baskı siyaseti demografik yapıyı sürekli Yahudilerin lehine değiştirmekte ve Kudüs’te Yahudilerin Müslüman ve Hıristiyanlara oranı her geçen gün artmakta. Gelecekte kurulacak bir Filistin devletiyle siyasi anlaşmazlıklar düzelir belki; ama yok edilen tarihî mirası geri getirmek mümkün olmayacak.

 

 Filistinlilerin Kudüs ve Mescid-i Aksa’dan izole edilmesinde, inşasına 2002’de başlanan ve bugünlerde uzunluğu 700 kilometreyi aşan güvenlik duvarının büyük payı var. Batı Şeria’yı bir açık hava hapishanesine çevirip Mescid-i Aksa’yı çember içine alan duvar, İsrail’e yüzde 15’lik bir işgal toprağı katmasının yanında 120 bin kişiyi yerinden ediyor. Uluslararası hukuka aykırı olarak inşa edilen duvar bölgedeki ırkçı ayrımcılığı körüklüyor, Mescid-i Aksa’ya ulaşımı engelliyor. Özgürce ibadet edebilme imkânını kısıtlıyor.

Peki Mescid-i Aksa’ya ulaşmak, orada ibadet etmek Müslümanlar için neden önemli? İsrail iradi olarak Mescid-i Aksa’ya neden zarar veriyor? Kutsal topraklarda gelinen son nokta ne? İşte bu ve benzeri birçok konu 25 Nisan’da İstanbul’da masaya yatırıldı. İstanbul Barış Platformu tarafından Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde ‘İsrail Kazdıkça Kanayan Yara: Mescid-i Aksa’ başlığı altında düzenlenen sempozyumda başta Filistin olmak üzere birçok ülkeden gelen uzman tarihçi ve siyasiler, Mescid-i Aksa’nın karşı karşıya olduğu tehditleri, İsrail’in Mescid-i Aksa’ya, Kudüs Müslümanlarına karşı hukuki ihlallerini ve yakın gelecekteki tehlikeleri masaya yatırdı. Sempozyumda Harem-i Şerif duvarları etrafında sürdürülen kazılarla ilgili konular da gündeme getirildi. Günübirlik düzenlenen toplantının ardından açıklanan sonuç bildirgesinde, önlem alınmazsa Mescid-i Aksa’nın ciddi tehlikelere maruz kalabileceği vurgulandı.

Müslümanların ilk kıblesi ve Hz Muhammed’in (sas) Miraç durağı olması sebebiyle Mescid-i Aksa’nın İsrailliler eliyle zarar gören varlığı sadece Filistinlileri değil, tüm İslam âlemini rahatsız ediyor. Kudüs ve çevresinde bulunan kutsal mekânlarla ilgili tartışmaların tarihi çok gerilere gitse de Müslümanlarca ciddi sahip çıkılması 1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında başlıyor. O döneme kadar ‘Kutsal Mekânlar Meselesi’ denildiği zaman Hıristiyan mezhepleri arasında Doğuş Kilisesi ve Kıyamet Kilisesi gibi mekânların kullanımı, bakımı, temizliği ve ayin sırası gibi hususlarda çıkan tartışmalar anlaşılırdı. Hatta Katolikler ile Ortodokslar arasındaki Kutsal mekânlar tartışması o derece kuvvetlenmişti ki, 1853-1856 Kırım Savaşı’nın görünürdeki sebebi olarak değerlendirildi. Önce Osmanlı Devleti’nin Kudüs’ü kaybetmesi, ardından Arapların İsrail’in Kudüs’ü işgaline engel olamamaları Kutsal mekânlar meselesine yeni bir boyut kazandırdı: Artık Müslümanların Kutsal mekânları da ‘Kutsal Mekânlar Meselesi (The Question of Holy Places)’ isimlendirmesine tâbi olmuştu. Vakıa, Müslümanlar, Hıristiyanlar gibi Harem-i Şerif’teki Kubbetü’s-sahra ve Mescid-i Aksa gibi mekânların hangi mezhep mensupları tarafından nasıl kullanılacağı tartışması yapmamakta. Hıristiyan mezheplerinin aksine ibadethanelerini bütün Müslüman kardeşleriyle paylaşma yanlısı. Ne var ki, İsrail’in Harem-i Şerif ve çevresinde oluşturduğu tehdit ve tehlikeler ‘Kutsal Mekânlar Meselesi’ne Müslümanlara ait mekânları da dâhil etmişti.
 

EMEVİ SARAYI ARKEOLOJİK KAZILARLA TAŞ YIĞININA DÖNDÜ

 Bilindiği üzere, 638’de Hz. Ömer (ra) tarafından sulh yoluyla, ahaliye aman verilerek fethedilen Kudüs, 1099-1187 arasındaki Haçlılar Dönemi hariç, yaklaşık 1200 yıl Müslümanların yönetiminde kaldı. Bu süre zarfında inşa edilen cami, medrese ve imarethane gibi İslami eserlerle Kudüs’ün Müslümanlar açısından önemi giderek arttı. Şehre İslami kimliğini ise, Abdülmelik b. Mervan döneminde (686-691 arası) inşa edilen Kubbetü’s-sahra ile oğlu I. Velid’in yaptırdığı Mescid-i Aksa kazandırdı. Kudüs eski şehrinin günümüze kadar kimliğini muhafaza etmesinde Kanuni Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’a (1537-1541 arası) yaptırttığı surların büyük katkısı olmuş. Ancak, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra Kudüs’ün tamamının İsrail tarafından işgal edilmesi ve Yahudiler için Kutsal sayılan Ağlama Duvarı civarındaki Mağribiler (Kuzey Afrika ve özellikle Faslılar) Mahallesi’nin tahrip edilmesi, gelecek tehlikelerin önemli bir habercisiydi.

 
Kudüs’teki Müslüman varlığını tehcir, izolasyon veya baskı gibi taktiklerle tahrip etmeye yönelse de İsrail’in bu yönde sıklıkla başvurduğu en etkili araç savaştı. 1967’de olduğu gibi savaş dönemlerinde önce Kudüs’teki Filistin mahallelerini ve İslami eserleri bombaladı, savaşın ardından da yıkıntıları dozerlerle ortadan kaldırdı. Bunun en somut örneği Mağribiler Mahallesi’ydi. Ağlama Duvarı mahallenin yerle bir edilmesiyle ortaya çıktı. 1969’da bir Yahudi’nin Mescid-i Aksa’yı yakmasıyla Müslümanların tedirginliği had safhaya çıktı. Bu da yetmiyormuş gibi 1980’lerde İsrailli üst düzey politikacılar Harem-i Şerif’e girmeye teşebbüs etti. İsrail, Harem-i Şerif’in güneybatı köşesini ‘arkeolojik alan’ ilan ederek kazılara başladı ve Roma dönemi arkeolojik eserlerini ortaya çıkarmak adına burada bulunan Emevi Sarayı dâhil İslami döneme ait eserleri taş yığınına çevirdi. Bugün burası turistik ziyarete açık. İslami dönem eserlerinin nasıl yok edildiği her ziyaretçiye maharetmiş gibi anlatılıyor. 2007’de İsrail’in Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya yönelik tutumu tehlikeli bir boyuta olaşınca yeni gerginlikler meydana geldi. Duruma kayıtsız kalamayan Türkiye, kazı ve müdahaleleri incelemek ve neticeleri raporlamak üzere Kudüs’e teknik bir heyet göndererek sürece müdahil oldu.
 

Harem-i Şerif’in güneybatı köşesindeki İslami eserleri ‘arkeolojik çalışmalar’ adına ortadan kaldıran İsrail, Mağribiler Mahallesi’ni binlerce kişinin aynı anda toplanabileceği bir meydana dönüştürdü. 1994’ten bu yana Müslümanlara yasaklayıp sadece kendi güvenlik güçlerine ve turistlere kullandırıyor bu alanı. Yaklaşık iki yıl süren hazırlıkların ardından Şubat 2007’de Mağribiler rampasında da kazılar başladı. Bu son kazıyla İsrail’e güvenini tamamen kaybeden Müslümanlar haklı olarak büyük tepki gösterdi. Müslümanların yoğun tepkileri ve UNESCO’ya yapılan çağrılar cevap buldu. UNESCO, Şubat 2007 sonunda bir teknik heyeti incelemelerde bulunmak üzere Kudüs’e gönderdi. 12 Mart 2007’de raporunu yayımlayan UNESCO, İsrail’in kazıları derhâl durdurması çağrısında bulundu. Konunun hassasiyetini çok iyi bilen Türkiye de 20 Mart 2007’de 7 kişilik bir teknik heyeti kazı alanında incelemelerde bulunmak üzere Kudüs’e gönderdi. Basına yansıdığı kadarıyla Türk heyetinin bulguları da kazıların derhâl durdurulmasını gerektiriyordu.

İsrail’in bugüne kadar arkeolojik kazı adına gerçekleştirdiği faaliyetler bir arada değerlendirildiğinde görünen o ki; Ağlama Duvarı civarında İslami kimliğe sahip eserler birer birer ortadan kaldırılıyor. Mağribiler Mahallesi ve arkeolojik alan ilan edilen kısımlarda Müslümanlara ait eserler yok artık. Bu iki alan arasında kalmış olan Mağribiler rampasındaki Eyyübiler dönemine ait Efdaliye Medresesi kalıntısı, Memlükler dönemine ait olduğu tahmin edilen çömlek fırını vb. birkaç kalıntı, ‘arkeolojik kazı’ adı altında yok edilmek üzere iken, yoğun tepkiler üzerine İsrail bu faaliyetlerini dondurdu. Ancak İsrail’in İslami döneme ait eserlere ve Harem-i Şerif’e karşı duyarsızlığı hususunda sicili kabarık olduğundan Müslümanlar ciddi endişe duymaya devam ediyor. Bu endişelerin yüksek sesle bir kere daha dile getirildiği Mescid-i Aksa Sempozyumu’nda kalıcı barış için mabetlere saygının ne kadar önemli olduğu vurgulanıyordu.

Dr. Muhammed Ekrem el-Adluni*: KAZILAR DEVAM EDİYOR
 

İsrail’in Kudüs ve Mescid-i Aksa kuşatması tehlikeli boyuta ulaştı. Yahudiler bir yandan Mescid-i Aksa’nın altını kazmakta, diğer yandan restorasyonuna mâni olmakta ve müsadere yöntemleri kullanmakta. İşgal güçleri, bugün, geçmişte olduğundan daha fazla Kudüs şehrinin dinî ve kültürel kimliğini, ‘Yahudi milletinin kutsal başkenti’ olarak tescil ettirme çabası içinde. Hâliyle bu durum kentin kalbi demek olan Mescid-i Aksa’nın ve eski yerleşim bölgesinin Yahudileştirilmesi anlamına geliyor. Bir plan dâhilinde kentin İslam’a ve Hıristiyanlığa ait mukaddes yapılarını ve tarihî dokusunu Yahudiliğe ait kutsal yapılarla ve tarihî doku ile değiştiriyor. ‘Kutsal Havzanın Rehabilitasyonu’ projesi adıyla ‘Kral Davut Kenti’ diye adlandırdığı kentin yeniden inşasından bahsediyor. Bu proje çerçevesinde İsrail devleti, ziyaretçilerin gözleri önünde, kutsal havza diye adlandırılan bölgede fiilen 11 kazı bölgesi açmış bulunmakta. Bunun dışında 11’den fazla yerde de yapı ve kazı faaliyetleri devam ediyor. Son olarak işgalci İsrail, Mart ayında, Burak Duvarı yakınında, Mescid-i Aksa’ya batı yönünden bitişik binaların birinde, yüzölçümü 140 metrekareyi bulan polis merkezinin açılışı için hazırlıklara başladı. Bu da Mescid-i Aksa’yı Yahudileştirmenin bir parçası.
 
AKSİYON
Bu haber toplam 1112 defa okunmuştur

Etiket(ler): , ,

DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri