Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kürtlere Göre Kürt Sorunu

24 Aralık 2008 / 11:40
Kürtler "Kürt Sorunu" hakkında ne düşünüyor? Hangi konularda problem var? Ne gibi çözüm önerileri getiriyorlar?
Kimliğini ‘Müslümanlığı öne çıkararak’ tanımlayan Kürtlerin, Kürt sorunu ve çözümü konusundaki kanaatleri daha bulanık; Kürt kimliğini öne çıkaranların ise daha net.

Soruna bakıştaki ayrımlara rağmen, ‘Kürt dilinde yayın hakkı’ ve ‘Kürt dilinde eğitim hakkı’ çözümlerine iki grupta da kuvvetli onay görülüyor

Denekler Eylül’06 araştırmasında Kürt sorununun nedenleri ve çözümleri olarak iki ayrı alanda 11 soru sorulmuştu.

Sorunun nedenleri olarak sorulan sorular:

* Kürtlerin kimlik sorunudur, kimliklerini kabul ettirme sorunudur.

* Devletin Kürtlere farklı davranmasından ortaya çıkmaktadır.

* Kürtlerin ayrı bir devlet kurmak istemesinden kaynaklanmaktadır.

* Yabancı devletlerin kışkırtmasıdır.

* Genel sorunlar, sadece Kürtlerle ilgiliymiş gibi gösterilmektedir.

Sorunun çözümleri olarak sorulan sorular:

* Kürtlerin kendi dillerinde eğitim hakkı kabul edilmelidir.

* Kürtlerin kendi dillerinde yayın hakkı tam olarak kabul edilmelidir.

* Belediye ve il özel idarelerinin halkoyu ile seçilmiş meclislerine geniş yetkiler verilmelidir.

* Kürt âdet ve göreneklerinin yaşayıp gelişmesine devlet katkıda bulunmalıdır

* Milletvekili seçimlerinde baraj kaldırılmalıdır.

* Tek yol terörü yok etmektir.



Bu sorulara tüm deneklerin nasıl cevaplar verdikleri araştırmanın Milliyet gazetesindeki yayınında (1926 Mart 2007) yer almıştı. Burada “kendisini Kürt ve Zaza olarak tanımlayan” deneklerin cevapları analiz edilmeye çalışılacaktır.

Kendini Kürt ve Zaza olarak tanımlayanların yukarıdaki sorulara cevaplarında iki farklı yaklaşım görülmektedir. Bir yaklaşım sorunun varlığı, nedeni ve çözümleri konusunda biraz daha az fikir ve kanat sahibi olanlar, fikri belirgin olmayanlardır ki, bu deneklerin oranı da % 36, ikinci yaklaşım sorunun nedenleri ve çözümleri konusunda daha kuvvetli, belirgin kanaat sahibi olanlar ki, bu deneklerin oranı Kürt-Zazalar içinde % 64’dür. Aynı yöntem ile Nisan’08 araştırması analiz edildiğinde Kürtler arasında kanaat ve tutum netleşmesine doğru bir eğilim gözlenmekte ve tutumu net olanlar % 64’den % 72’ye artmakta, tutumu net olmayanlar % 36’dan % 28’e düşmektedir.

Kürtler arasındaki bu iki farklı kümenin en belirgin ayırt edici tanımlarından birisi de net kanaat sahibi olduğu gözlenen Kürtlerin kimlik tanımlarında etnik kökeni öne çıkarışları, daha az netlikte kanaat sahibi olanların kimlik tanımlarında dini inancı öne çıkarışlarıdır. Yani Kürtleri iki ayrı tutuma göre ayrıştırdığımızda “Kürt kimliğini öne çıkaranlar” ve “Müslüman kimliğini öne çıkaranlar” olarak da tanımlamak olanaklıdır.

İki farklı yaklaşım biçimini gösteren iki kümeye bakıldığında, “Kürtlerin ayrı devlet kurma istemesini” sorunun nedeni olarak görenlerin iki küme de çok yakın oranda olduğu görülürken (ki bu oran ortalama % 30 dolayındadır), özellikle “devletin Kürtlere farklı davranması” ve “Kürtlerin kimlik sorunudur” konularında oldukça farklı iki yaklaşım söz konusudur. ”Yabancı devletlerin kışkırtması” ve “genel sorunların Kürtlerin sorunu gibi gösterilmesi” sorularının cevaplarında ise fark olmakla beraber her iki küme de önemli oranda “doğru” cevabı vermektedir.

Sorunun çözümü ile ilgili sorularda yine iki yaklaşım arasında ciddi fark olan çözümler ile beraberce kabul edilen çözümler de vardır. “Tek yol terörü yok etmektir” fikrine doğru diyenler hem iki yaklaşımda da oldukça önemli orandadır hem de iki farklı yaklaşımın bir birine çok yaklaştığı çözümdür. “Seçim barajının kaldırılması” ve “yerel meclislerin yetkilerinin artırılması” önerilerine iki yaklaşım oldukça farklı cevap vermekte iken “Kürt dilinde yayın hakkı” ve “Kürt dilinde eğitim hakkı” çözümlerinde farklı oranlarda da olsa oldukça kuvvetli onay vardır.

Cevaplara topluca bakıldığında sorunun nedeni konusunda Kürtler arasında genel bir mutabakat olmamakla beraber çözümü konusunda “kendi dillerinde yayın hakkı”, “kendi dillerinde eğitim hakkı” ve “Kürt adet ve göreneklerinin yaşatılması için devletin desteği” konularında oldukça önemli bir mutabakat gözlenmektedir.

Vatanı sevmekle düzeni sevmek hep birbirine karıştırıldı

2. Sorunun nedenleri

Sorunun tarihsel ve sosyolojik boyutunda herhalde söylenmemiş ve yazılmamış bir şey kalmadı. Öyle iken de hâlâ sorunun ne adı ne nedenleri üzerinde bir mutabakat oluşamadı. Dünyadan Türkiye’ye bakınca da Türkiye bu meseleye durup dururken veya ülkeyi bölmek isteyen yabancı güçler istedi ve içerdekiler onlara uydu diye gelmedi. Kürt sorunu ve benzer meseleler nereden çıktı sorusuna biraz da farklı pencereden ve dünyadaki yaşamın ritmi üzerinden bakabiliriz. Burada söylenenler elbette tek başlarına sorunu açıklamazlar fakat bilinen iç nedenler ve siyasi nedenler kadar sorunun çıkışında ve gelişmesinde etki sahibidirler.

Türkiye iyi yönetilmiyor, ideolojik olarak değil pratik olarak ülke yönetilemiyor. Yönetimsizliğin tek boyutu iktidarların beceriksizliği değil, mekanizmalar-karar alma süreçleri tümüyle yetersiz artık. 7080 yıl önceye, o günün dünya ve ülke koşullarına, o günkü nüfusa o günkü eğitim ve sağlık meselelerine göre tasarlanmış sistem bugüne yetmiyor. Her bir alt sistem için bu böyle (ister Devlet Su İşlerine bakın ister ilçelerdeki Mal Müdürlüklerine veya Ziraat Mühendisliklerine bakın) bu sistemle 2008 Türkiye’si yönetilemiyor.

Sistem merkeziyetçi dünyaya göre tasarlanmış.

O günün eğitim altyapısında ya da iletişim ve haberleşme düzeyinde geçerliliği olsa bile bugüne yetmiyor.

Hala İstanbul ile Denizli ve Tunceli ve Şırnak aynı yetki ve sorumluluk dağılımları ve aynı yasalarla yönetilmeye çalışılıyor ve olmuyor doğal olarak.
Tüm dünyada temsili demokrasi tıkandı ve katılımcı demokrasi diye bir başka şey konuşuluyor. Çünkü iletişim ve bilişimin gücü ile ya da daha toptan söyleyelim ‘bilgi çağı’ diye bambaşka bir dünya konuşuyoruz. Eski üretim ve toplum düzenlerine göre tasarlanmış temsili demokrasi bugün yalnızca Türkiye’de değil tüm dünya da krizde. Her bilgiye ve her kişiye bu kadar kolay erişebildiğimiz bir dünya da hâlâ tüm toplum adına ve her meseleyi merkezden yönetebilmek olanaksız. Dolayısıyla yerel yönetimlerden sivil toplum kuruluşlarına kadar yeni bir yönetim anlayışına ve sistemine ihtiyacımız var.

Bilgi çağının en önemli karakteristiklerinden birisi “düşünce sistematiğimizin” değişiyor olması. Sanayi toplumuna, toplu üretime ve standartlaşmaya göre biçimlenmiş bir dünyadan üretiminde esnek, talebinde farklı, her şeyin kişiye özel ya da standart dışı, karar merkezleri yerine binlerce karar odağının olduğu, her şeyin hız ve esneklikle düşünüldüğü, her şeyin her şeyi etkilediği bir başka dünyaya dönüyoruz. Bu dünyanın ve özellikle yeni düşünce sistematiğinin en önemli unsurlarından birisi yerellik-küresellik eksenindeki gelişmeler. Kimilerine paradoks gibi görünen ulus üstü düşünürken aynı zamanda yerel olmak, AB üyesi olmak ama kendin gibi olmak, küresel ekonomiye entegre olurken kendi yerel özgün çözümlerini, üretim biçimlerini geliştirmek.

Bir başka nokta da yenidünyanın gelişen yeni değerleri var. Bunlardan birincisi de insan hakları meselesi. İnsan hakları 30 yıl önce fikir özgürlüğü yaşam hakkı gibi şimdiye göre daha dar iken şimdi çok daha geniş bir yoruma geldi. İnsanların barınma, eğitim, sağlıklı yaşama hakkı, kendi kimliğini kendi yorumladığınca yaşama hakkı gibi çok daha kapsamlı bir hale geldi.

Yeni toplumsal dokunun ve bunun ürettiği yeni siyasi alanın önemli unsurlarından birisi de kimlik politikaları. Sanayi toplumu sosyolojisi ile bakılınca toplumsal olanla tanımlanabilen ve çözümlenebilen birçok soruna artık toplumsal tanımlar, eksenler üzerinden açıklayamıyoruz. Yeni birçok sorun ancak kültürel olan tanımlar üzerinden anlaşılabiliyor. Kimlik taleplerini insan hakları anlayışıyla birleştirince artık insanlara devletin kimlik tanımlaması ve dayatması değil insanların kendi seçtikleri kimlikleri yaşayabilmeleri önemli.

Kısaca, yönetim anlayışı, temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş, bilgi toplumunun yeni toplumsal dokusu, insan hakları anlayışı ve kimlik talepleri gibi yeni değişkenler bildiğimiz, alıştığımız tüm günlük yaşamımızı altüst ediyor. Çünkü biz bu değişkenleri yönetmek, geleceğe uygun yorumlayıp içselleştirmek yerine eski usul tartışmalarla bu değişkenleri kabul veya reddetmek gibi bir anlayışla meseleye bakıyoruz. Dünyadaki değişmeleri diğer ülkelerin Türkiye üzerine hesapları penceresinden bakıp, anlamaya da çalışmıyoruz. Üstelik tüm verilerin, tüm araştırma bulgularının da ortaya koyduğu gibi, ülkenin geneline kıyasla müthiş bir yoksulluk, ekonomik gerilik, sosyal güvencesizlik ve işsizlik koşullarında tüm bu değişkenler birbirini çoğaltırken bu değişkenleri yok kabul ediyoruz.

Bu değişkenler dünyada gelişen tüm ülkeleri ve zihniyetleri etkilerken bir de ülkemizin kendi özel koşulları var: Türkiye Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyet’le beraber bir hedefi modernleşme/çağdaşlaşma, bir hedefi kalkınma olan yeni bir hamle yaptı. Ama bu süreç 50’lerden itibaren tıkandı. Çünkü Cumhuriyet projesi dünyada değişimlere paralel olarak hem bu hedefleri revize edemedi hem de demokratikleşmeyi yalnızca seçim sistemine ve partilere hapsetti. Üstelik siyasi aktörler meseleyi projeyi revize etmek (geliştirerek dönüştürmek) yerine bir de yalnızca kelime kelime o modeli savunmak veya karşısında olmak gibi bir ikileme soktu. Cumhuriyeti demokratikleştirerek geliştirmek yerine olanı aynen savunmak veya karşısında olmak ikilemi tüm enerjimizi götürdü.

Fakat siyaset de devlet de sistemin muhaliflerini her zaman suçlamayı, yok saymayı, susturmayı yöntem olarak kendine seçti. Vatanı sevmekle düzeni sevmek birbirine karıştırılıp, her eleştiri vatan hainliği olarak suçlanır oldu. Kimlik taleplerine ne siyaset ne devlet cevap üretmedi. “Ne mutlu Türküm diyene” anlayışı söylendiğindeki naiflikten koparılıp çoğunlukla da ırkçı yorumuyla uygulandı. Bu sözün bir tılsımı vardı ise de kimlik talepleri olanlar değil bizzat devlet o tılsımı bozdu.

(Bekir Ağırdır / Radikal)

Bu haber toplam 944 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri