Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Mehmet Altan konuştu

20 Temmuz 2008 / 09:45
Ergenekon tutuklamaları geçici bir ittifakı gösteriyor.


ÖNDER DELİGÖZ
Kardeşi Ahmet Altan verdiği demokrasi mücadelesiyle siyaset gündeminin önemli aktörlerinden biri haline gelirken, biz tuttuk, 2. cumhuriyetin fikir babası Mehmet Altan ile aşkı, aileyi ve ölümü konuştuk. Siyaset konuşmadan da edemedik, o ayrı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin otoriter, totaliter, asker ve sivil bürokrasiye dayalı zihniyetinin değişmesini; yerini demokrasiye bırakmasını dillendiren düşünce akımı İkinci Cumhuriyet'in fikir babasıdır Prof. Dr. Mehmet Altan. Siyasi ve askeri krizi bol ülkemizin özgürlükçü kanadında, kimi zaman postmodern darbe mağduru, kimi zaman 'Kimin yönettiği değil nasıl yönettiği önemli' dediği için 'dönek' suçlamalarının muhatabı…


Star Gazetesi başyazarı Mehmet Altan, siyasi görüşlerinden çocukluğuna, öğrencilik yıllarından aile yapısına kadar ilginç ayrıntılarıyla hayat öyküsünü gazeteci Defne Asal Er'e anlattı. Nehir söyleşi tarzında hazırlanan 'İkinci Cumhuriyet'in Yol Hikâyesi'(Hayy Kitap) adlı kitap, 15 yaşında âşık olup 18'inde evlenen, 1979'da gittiği Fransa'da demokrasinin çağdaş uygulamasını gören, babası Çetin Altan'ı kahramanı ilan eden, abisi Ahmet Altan'la dertleşmeye ihtiyaç duymayacak kadar yakın olan Mehmet Altan'ın dikkat çeken siyasi görüşlerinin yanında oldukça ilginç bir hayat öyküsünü aktarıyor.

Demokrasi ve hukuk adına adına önemli günler yaşıyoruz son dönemde. Örneğin Susurluk olayından bu yana 'sorgulanamaz' olarak bilinen emekli tuğgeneral bir yana orgeneraller darbecilikten tutuklu yargılanabiliyor. Basamak mı atlıyoruz?

Bu bir açıdan basamak atlamadır. Bir ilki yaşadık çünkü. Valiler, generaller, başbakanlar, gazete patronları hele orgeneraller dokunulmazlar sınıfındadır. Fakat bir hukuk devletinde dokunulmaz olan hiç kimse yoktur eğer bir suç söz konusuysa. 2008 yılında nihayetinde bir mahkemenin orgeneral tutuklamasını da gördük. Ama bunun kalıcı, gerçekten bir hukuk devleti, demokratik bir rejime dönüşebilmesinin yerleşmesi anlamını yüklemiyorum. Bu geçici bir ittifaktır.

Kimler arasında bu ittifak?

Askerî otoritenin illa da darbe yapacağım diyen bir emekli anlayıştan huzursuz olduğunun ve aynı zamanda bu generallerin istediği istikamette orduya nizam verme, orduyu şekillendirme gayretlerinden de hoşlaşmadığının bir ifadesidir. Aynı zamanda bu işlerin peşinde koşanların şu andaki yönetimi temsil edenlerle geçmişteki sıkıntıları da göz önüne alındığında bu rahatsızlığın daha da derin olduğu görülüyor. Ayna zamanda dış konjonktür de buna izin vermiyor. Bir NATO ülkesinde, NATO ordusu içinde Batı'ya, dış dünyaya düşmanlık üreten, içe kapanmacı ve İran-Rusya çizgisini hedefleyen bir anlayışa dünya da çok sıcak bakmaz. Bunların kesiştiği noktada Ergenekon elinden ayağından tutulup içeri kondu.

Gözaltılar, tutuklamalar, iddianame derken Türkiye birdenbire ABD konsolosluğuna yapılan saldırıyla sarsıldı. Nasıl bakmak gerekiyor bu saldırıya?

Kimine göre bir süre önce gerçekleşen El Kaide operasyonuna misilleme idi. Kimine göre Afganistan'da El Kaide saflarında savaşan ve beş gün önce ABD birliklerinin saldırısı sonucu ölen Bitlisli Abdülfettah'ın intikamını alma girişimi idi. İntikamı alma girişimi idi çünkü saldırganlardan Erkan Kargın da Abdülfettah gibi 1982 yılında Bitlis doğumluydu... Yaşama tutunmakta zorlanan kırsal kökenli ailelerin çaresiz çocuklarına aynı anda 'Kur'an' ve 'kurşun' vererek Müslüman'ın Müslüman'ı katletmesine olanak veren bir anlayış, nasıl oluyor da bunca kararttığı yaşama rağmen hâlâ Müslüman coğrafyada yaşamını karartacak onca gencecik insanı bulabiliyor, bunu doğrusu anlayamıyorum.

***

Ulaşmak ne kadar güç ise aşk da o kadar kavurucu oluyor

15'inizde âşık olduğunuz Ümit Hanım'la mücadeleli bir sürecin ardından 18'inizde evleniyorsunuz. Böyle aşklar geçmişte mi kaldı?

İnsan ilişkilerinde ne kadar ulaşmak güç ise aşk da o kadar derin oluyor. Ateşi o kadar kavurucu oluyor. Bizim dönemimizdeki ulaşma kabiliyeti, kadının erkeğe, erkeğin kadına, aşkların birbirine kavuşma serüveni… Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha gibi. Bunlar birbirine kavuşamadığı için efsanedir. Çok hızlı kavuştuğun vakit bu aşk olmuyor, bence anlamını da yitiriyor. Birbirlerine değip geçiyorlar, birbirlerinin içinde yolculuk etmiyorlar, birbirlerine bakmıyorlar, birbirlerini tanıma gayreti göstermiyorlar. Halbuki aşk Balzac'ın çok sevdiğim ve çok tekrarladığım sözünde olduğu gibi bir başkasının hayatını yaşamaktır. Onun içinde yolculuk etmektir, ona özendir, onu tanımaktır. Böyle bir aşkın, böyle bir algının belki günümüzde ulaşmanın çok kolaylaşmış olmasından gelen bir eksilmesi, bir sıradanlaşması, sığlaşması ve içeriğini kaybetmesi gibi bir durum var. Bunun da cazibesi olmadığı için o güzel duygunun sevincini, keyfini değil, aşkı yaşayamamanın sıkıntısına düşüyorlar.

Şu dönemde genç olsaydınız aşka dair düşünceleriniz, mücadeleniz yine aynı olur muydu?

Gençlerin birbirine karşı kendi deyimleriyle cool, mesafeli ve soğuk olmaları, belki bir şekilde bize oranla daha doyumlu bir hayatın getirdiği bir sonuç bu ama bunu anlamakla birlikte yanıp tutuşamamayı, sahiplenmemeyi, önemsememeyi, duygu üstünden kendini ifade etmemeyi ya da edememeyi çok da bana yakın bulmuyorum işin doğrusu. Anlayabilirim ama bana yakın değil. Ben bugün de aynı yaşta olsaydım bana cazip gelen geçmişte yaşadıklarım olurdu.

'Kendisini ölüme feda etmeyecek kadar sevmektir bencillik.' diyorsunuz kitabın bir yerinde. Ölüme karşı bencil misiniz?

Çok dostane bir ilişkimiz olduğunu düşünüyorum. Ölümle, Allah rahmet eylesin, annemin hastalığı döneminde ona çok yakından haşır neşir olduk. Hastalığıyla savaşında galip çıkmasını sağlamak, gayretine yardımcı olmaya çalışıyordum. Annem vefat ettiği vakit, bu tür büyük acılar sizi ölümle daha bir yakınlaştırıyor. Ölüm, ürkütücü, korkutucu, uzak gibi görünüyorsa da ki bazılarına görünmeyebilir, onla bu şekilde bir negatif özelliklerini aşan bir yakınlık oluyor. Eskisi kadar ürktüğünüz bir şey olmaktan çıkıyor. İkincisi bu doyumla da ilgili bir şey, yaşamın kendisiyle de samimiyetiniz ölümle ilişkilerinizin dolaylı bir belirleyicisi. Şu an itibarıyla 'ya ölürsem, ölüm yaşamın neresinde?' gibi bir endişem yok. Ölüm de yaşamın bir parçası çünkü.

Çocukluğunuzda babanızın başına bir şey gelecek diye hiç korkmadığınızı söylüyorsunuz. Peki, yıllar içerisinde 28 Şubat gibi zorlu süreçlerde kendiniz veya aileniz için hiç korktuğunuz oldu mu?

Hayır. Çünkü biz buranın sahibiyiz. Yani buranın sahibi hissetmezsen kendini korkarsın. Yani buradaki mesele, buranın sahipleri var endişesi içinde olduğun vakit korkarsın. İkincisi söylediklerimizden bir çıkarımız yok. Hatta kaybımız var. Nihayetinde söylenen şey Türkiye'nin layık olduğu yere gelmesi. İnsanlarının özgür ve zengin olması. Ben 25 yıllık hocayım, öğrenciliğimde yaşadığım yerler noktasına gelemedi Türkiye. Bu bir züldür, hüzündür. Entelektüel biri olarak, beyinsel olarak, emekliliği olmayan işlerle uğraştığımız için ve Türkiye'nin gerçekten olması gereken noktadan rejimi ve kötü yönetimi nedeniyle çok uzak olmasının ıstırabıyla yanıp tutuştuğumuzdan, bundan çok mağdur olduğumuzdan ve Türkiye'nin evrensel ölçülerde yönetilmesi halinde kanatlanıp gideceğini bildiğimizden, çok samimiyetle, inanarak hiçbir beklentimiz olmadan fikirlerimizi söylüyoruz ve söylemeye devam edeceğiz. Zaten bir hayat kuramazsın korkarak. Yani burası tehlikelidir, kötülük ederler… Onları da babamın hayatında yaşadım. O karanlık, acımasız yüzü, düşünce ifade etmiş olmana rağmenki o vahşi düşmanlığı gördüm yaşadım. Ama bundan etkilendiğim vakit bu işlerden, düşünceden, bildiklerini söylemekten, anlatmaktan istifa etmek lazım. Bu korkmaktan daha ağır bir fatura.




--------------------------------------------------------------------------------


Dinin insanı gözeten yanıyla liberalizmin paralelliğini görmek gerek


Liberalizm, Batı'da muhafazakârlığın geçtiği evrelerden biridir. İnsan kutsaldır demediğiniz vakit, insan her şeyden önemlidir demediğiniz vakit, insan devletten daha değerlidir demediğiniz vakit, güçsüz insanı çok fazla güçle teçhiz edilmiş devlete karşı korumak gerekir demediğiniz vakit liberal olamazsınız. Aslında Müslümanlık, dindarlık ya da dinle beslenmiş muhafazakârlık da gerçekten liberalliğin bu temel görüşüyle farklı değil. Ama liberalizm dediğin vakit böyle bir donanımdan geçmiyorsan, dünya düşünce sistemi ile ilgili değilsen bu süreçlerle de ayrı ayrı kavramlara dayalıymış gibi görünen insanı kutsayan bir yapıyla kendi dindarlığını bağdaştıramıyorsun. Uzun vadeli bir büyük düşüncenin, insanlık âleminin toplumsal olarak nereden gelip nereye gittiğine ait bir dikkat, özen, sentez yok. Senin ailenin sana verdiği kültürle hayatı anlamaya çalışıyorsun. Onun için de liberalizm ürkütücü geliyor. Hâlbuki ansiklopediye 'liberalizm nedir?' diye baktığında devlete karşı insanı koruyan, insan özgürlüklerini kutsayan çok parlak bir düşünce olduğunu göreceksin. Liberalizmden korkmak yerine anlamaya çalışmak, aynı zamanda da dinin insanı gözeten, kutsayan yanlarıyla arasındaki paralellikleri görmek gerek.


***


AK Parti'nin hatası Ankaralılaşması


Ankara'yı muhatap alırsanız Türkiye'yi değiştiremezsiniz. Dünyayı muhatap alırsanız Türkiye'yi değiştirebilirsiniz. Mesela AK Parti ne zaman büyüdü? Yeryüzünü muhatap aldığı zaman. Ne zaman büyük tökezlemenin içine girdi? Ankara'yı muhatap aldığı vakit. AK Parti'yi biz neden destekliyoruz? Ankara'yı değiştirecek, dünyalaştıracak olmasından. Varoşu merkeze, merkezi dünyaya taşıyacak çok önemli icraatlar yaptı. Bu sırada kanatlandı, büyüdü, oyunu artırdı. Bugün geldiği noktada ise bundan vazgeçtiği, silahlı bürokrasi ile CHP'yi muhatap aldığı, MHP'lileşmekle yarıştığı bir noktaya geri çekildiği için zorluklar yaşanıyor halkın ve dünyanın AK Parti'den beklentisi Türkiye'yi dünyalaştırmasıydı. Bunu da yaptı ilk başta. Bugünkü zorluğu kendisinden beklenenlerden vazgeçmesi ve Ankaralılaşmasından kaynaklanıyor.




--------------------------------------------------------------------------------


Kitaptan aileye dair...


Kerime Altan: “Annem çok zeki, iyi, hatta çok iyi biriydi. İddiası iddiasızlığındaydı, herkesi merak ettiren, cezbeden ve nedir, kimdir bu diye dikkat çeken, ışıldayan kara gözleriyle sıcak ve farklı, iyilik yayan bir kadındı.”

Çetin Altan: “Ben babamı hep olağanüstü bir hayat serüveninin kahramanı olarak algıladım. Altın beyinli bir adamın, geri ülkedeki serüvenleri…”

Ümit Altan: “İnsanın ilk aşkı ile evlenmesi gerçekten şans. Bu bana sadece mutluluk değil hayatta kolaylık da getirdi.”

Ahmet Altan: “O, ailenin ilk ve yaramaz çocuğu. Anneme babama kök söktüren yıllarından sonra limandan ayrıldı ve edebiyat yolculuğuna çıktı.”

Zeynep Altan: “O, annemin devamı gibidir. Annem gibi derleyip toparlayıcı, işleri çözen, bütünleştirici, ailesi mutlu olsun, bir arada olsun, sorun çıkmasın, sorun varsa çözülsün gayretini gösteren küçük bir kız kardeştir.”

Kaynak:
Bu haber toplam 932 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri