Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

SP ve AKP birbirine ne kadar yakın?

19.07.2010 12:51
Başbakan’ın Büyükşehir Belediyesi yıllarındaki danışmanı Müfit Yüksel’le, yeni partisi Saadet ve Türkiye'nin üzerine bir söyleşi…

Geçen hafta yapılan olaylı Saadet Partisi kongresinde, parti vitrinine yeni bir isim çıktı: Müfit Yüksel. Bitlisli Kürt ve İslami camianın önemli ailelerinden birinden gelen Yüksel kongrede, Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un listesinden Genel İdare Kurulu’na seçildi. Necmettin Erbakan ve oğlu Fatih Erbakan’ın kongreye ve Numan Kurtulmuş’a karşı sert açıklamalarına ve kongreyi iptal etme girişimlerine rağmen şimdilik o, partinin ideolojisini ve uygulamalarını belirleyecek isimler arasında yerini aldı.

Müfit Yüksel’in büyük ağabeyi, 1990’larda 19 mucizesi olarak bilinen yeni bir İslam yorumunu savunan Edip Yüksel. Diğer ağabeyi ise İslami camianın Deniz Gezmiş’i olarak bilinen Metin Yüksel. 80 öncesinin Akıncılar hareketinin liderlerinden. Ablası Süreya Yüksel,  üniversiteye giden ilk başörtülü kadınlardan ve başörtüsü yasaklarına karşı verilen mücadelenin öncü isimlerinden.

Ama daha önemlisi, Müfit Yüksel’in, Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanı olması. Yani sadece Saadet Partisi’ndeki değil, AK Parti’deki isimleri de çok iyi tanıyor. ODTÜ sosyoloji mezunu Yüksel, Kürt sorunu, cemaatler ve İslami konulardaki çalışmalarıyla tanınıyor.

Biz onunla Saadet Partisi’nde yaşanan son gelişmeleri, Fatih Erbakan’ın sert açıklamalarını konuşmaya gittik. Fatih’teki söyleşimizde, Kürt sorunundan demokrasiye, AK Parti’ye, CHP’ye pek çok konuya girdik.

Bu arada, Ali Bulaç’ın haftasonu yazdığı ve çok konuşulan “Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıkması halinde AK Parti’nin başına geçebilecek üç isimden birinin Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş olduğu” yönündeki iddialarını, daha Bulaç bu yazıyı yazmadan ona sormuştuk…

İşte Yüksel’in cevabı ve söyleşiden süzülenler…

“BUNLAR 70’LERDE DE OLUYORDU
* Pazar günkü olaylı kongreden bu yana partide neler yaşandı. Bu bir tasfiye hareketi mi?
Belli rahatsızlıklar var tabii.

* Nedir bu rahatsızlıklar?
Bazı şeyler yenilenecek. Parti zaman zaman yenilenir. 70’li yıllarda da böyle olaylar oluyordu. Milli Selamet Partisi zamanında, 1978 kongresinde mesela, bu tür olaylar yaşandı. Bunlar bu anlamda yeni değil. Bazı insanlar kendisinin mutlaka orada yer alması gerektiğine inanır. Almadığı zaman problem de çıkabilir. Ama ben bundan sonra durulacağı kanaatindeyim.

* Kongrenin iptali isteniyor. Bu süreç nereye varır?
Onu kestiremiyorum. Delegelerin tutumuna bağlı. Orada benim delegelerden algıladığım şöyle bir durum söz konusuydu. Terk edenlerin hepsi protesto için terk etmedi. Bazı kimseler sahneye doğru tatsızlık çıkardı. Bazı gençler sahneyi işgal etmeye çalıştı. Delegelerin bir kısmı bundan rahatsız oldu. Bu rahatsız olanlar beyaz listeye, yeşil listeye oy verir veya vermez fark etmiyor. İnsanların bir kısmı bundan dolayı kızıp çıktı. Kesinlikle Başkan’ı protesto anlamında değil bu.

“BURASI MHP DEĞİL, DEDİLER”
* Kargaşaya tepkiydi yani…
Evet. Bunu söylediler. Burası MHP değil dediler. MHP’deki kavgalı kongreyi hatırlatarak. Bu şekil rahatsız etti. Ama ben bunun çözülemeyecek bir şey olduğu kanaatinde değilim.

* Seçilen listeyle devam eder mi yani?
Devam edeceği kanaatindeyim, çok olağanüstü bir şey olmazsa. Onu bilmiyoruz tabii.

“ERBAKAN AİLESİNDE ORTA YOLCULAR DA VAR”
* Fatih Erbakan’ın açıklamalarını okumuşsunuzdur. Numan Kurtulmuş’a “İstifa et yoksa deviririz” diyor. “Milli Görüş prensiplerine itaatsizlik edildi” diyor. Haklı mı?
Fatih Erbakan kimin adına konuştu bilmiyorum. Babasını temsil ediyor mu? Bilemem.

* Ailesi adına konuşuyor.
Ama ailesinde de daha yumuşak olanlar var. Hepsi aynı sertlikte değil. Daha orta yol bulmak isteyen kimseler de var ailede.

* “Parti yönetimi ellerinden alınacak” diyor. Epeyi sert söylemleri var.
Okudum evet. Sadece okudum. Ama bunun nereye varacağını kestiremem. Çünkü ben bu sürecin dışındayım.

“İKİNCİ BİR AK PARTİ OLMAYACAK”
* Fatih Erbakan, “Numan Bey’in tavrı Tayyip Erdoğan’ların AKP’yi kurarken yaptıklarıyla aynı mantıkta” diyor.
İkinci bir AK Parti çıkaracaklar diyorlarsa asla böyle bir şey olmayacak. İkinci bir AK Parti olayı yaşanmayacak. Yaşanan süreç, o dönemki kopuş, öyle bir şey yaşanmayacak. Mesela biz değiştik dedi AK Parti. Neye göre değiştiniz? Ana ilkeler değişmez bize göre.

* Biz değişmeyeceğiz mi diyor SP o zaman şimdi?
Hayır. Gelişime ayak uyduracak ama değişmek ayrı. Temel ilkelerinden vazgeçmek ayrı. AK Parti belki öyle söylemek istemese de öyle bir görünüm arz etti. Ve bu kamuoyuna son derece olumsuz yansıdı. Böyle bir şey olmayacak herhalde.

* Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan gibi ağır isimler duracak mı partide?
Onu bilemiyorum. Buna Başkan Numan Kurtulmuş’la parti yönetimi karar verir.

“İKİ PARTİYE DE YAKINDIM”
* Siz Saadet Partisi’ne neden girdiniz?
Teklif geldiği için. Ben partilerin, aktif siyasetin biraz daha dışında kalan biriydim bugüne kadar. Dirsek teması olan, hepsini tanıyan biriyim evet. AK Parti’nin de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere yönetimini büyük oranda tanırım. Büyük bir kısmı benim çocukluk dönemlerimi dahi bilirler. Biz de onları biliriz. Saadet Partisi’nde de aynı şekilde. Muhafazakâr camianın ekserisi bizi tanır, biz de çoğunu tanırız. Böyle ciddi bir tanışıklık var.

*Ama netice itibarıyla AK Parti ve Saadet Partisi arasında bir çizgi farkı, bir ayrım var.
Elbette.

* Öyleyse neden AK Parti’yi değil de Saadet’i tercih ettiniz.
Zaten baştan beri o süreçten uzak durdum.

“BELEDİYEDE ERDOĞAN’IN DANIŞMANIYDIM”
* Teklif etselerdi yine Saadet’i mi tercih ederdiniz?
Tahminimce. Çünkü birçok politikalarını onaylamadım. Büyükşehir Belediyesi’nde yaklaşık dört yıl Tayyip Erdoğan’a başkan danışmanlığı yaptım. Dolayısıyla birbirimiz o anlamda da yakın tanırız. Çok öncesine dayanır bu. Erdoğan’ın MSP İstanbul ilçe – il gençlik kolları başkanlığı dönemini bilirim. Benim çocukluk dönemlerime tekabül ediyor. Bu anlamda AK Parti’nin hem kadrosunu hem politikalarını baştan beri sürekli biliyorum. Ama bir kısım tasvip etmediğim yönleri oldu.

* Nedir onlar?
Fazilet Partisi’ndeki bu yenilikçiler – gelenekçiler kavgası içinde, bu kavgayı başka bir şeye dönüştürdüler. Zemin kayması oldu. Bir şekilde adeta ilkelerinden vazgeçmeye doğru dönüştürdüler.

* AK Parti’yi kurarken mi?
Evet. Ona dönüştürmemeleri gerekirdi.

“GEREKSİZ VURGU YAPTILAR”
* MSP çizgisinden uzaklaşmak anlamında mı?
Bazı temel ilkelerden taviz verme anlamında. Sürekli dini anlamda, negatif bazı vurgularda bulunmak gibi. Gerekli olmadığı halde, neyi ispat etmek anlamında idiyse, çok fazla buna vurgu yaptılar.

* Biraz daha açar mısınız?
Kendilerinin bundan yani dini söylemlerden ne kadar uzak olduğunu söylediler. Bundan uzak olduğunu söylemenin anlamı yoktu. Yakın olduklarını veya uzak olduklarını bu kadar vurgulamanın anlamı yoktu. Şevki Yılmaz ya da Hasan Mezarcı olmamanın bedeli bu olmamalıydı. Şevki Yılmaz ve Hasan Mezarcı örnekleri her bakımdan son derece olumsuz örnekler, özellikle üslup açısından çok ciddi sorumsuzca ve yanlış örnekler. Bu yanlış örneklerin durumuna düşmemek için bu sefer çok fazla tersi bir duruma düştüler.

“AHLÂKİ ÖNCELİKLER ÖNEMLİ”
* Diğer uca gittiler…
Neredeyse. Böyle uçlarda seyretmemeliydiler. Bir de siyasetin belli ilkeleri konusu son derece önemli. Başbakan’ın bir açıklaması vardı tezkere olayıyla ilgili. 1 Mart tezkeresi öncesinde, “ahlâki önceliklerimiz önemli ama siyasi önceliklerimiz daha önemli tarzında” bir söz söylemişti. Tabii bunu gerçekten çok olumsuz bir manada ve niyetle söylemedi belki, ama o üslup zımnen şunu getirir: Siz ahlâki öncelikleri öteliyor musunuz? İnsanlar böyle eleştiri getirirler. Siyasette belli bir pragmatizm vardır belki ama bu kadar olmaz. Ahlâki öncelikler asla ötelenemez.

* Başbakan Erdoğan’ın böyle bir tarzı var, düşündüğünü düşündüğü gibi söylüyor.
Olabilir. Bir taraftan böyle bir şey oldu, bir taraftan da zaman zaman çok ürkek bir siyaset takip edildi.

* Hangi konularda?
Reformlar konusunda. Kürt sorununun çözümü konusunda mesela. Başka konularda. Türkiye’nin tek sorunu yok. Din - devlet ilişkileri sorunu en önemli sorun. Devletin Müslüman kimliğiyle olan ilişkisine dair sorun. İkincisi Kürt sorunu. Üçüncüsü Alevilik sorunu. Son derece önemli. Dördüncüsü Türkiye’nin kendi coğrafyasında çevresiyle olan, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu vs. sorunu. Ekonomik sorunları ayırıyorum, onlar başka. Bu sorunların çözümüne ilişkin zaman zaman çok ürkek davrandılar.  

“REFERANDUMA EVET”
* Yine de son üç – dört yıldır yapılanların daha önce yapıldığını söyleyebilir misiniz?
Tamam. Eski hükümetlerle kıyaslandığında tabii ki başka bir şey. Şimdi mesela referanduma evet denecek. Ben de evet denilmesinden yanayım. Çünkü bu çok önemli bir yol ayrımı. Statükoyla gelecek arasında bir çizgi bu referandum. Statükoya kendimizi esir edemeyiz artık. Statüko Türkiye’ye büyük zararlar veriyor. Bu kanaatteyiz biz.

* Zaten Numan Kurtulmuş Başbakan’la görüşmesinde referandumda destek vereceklerini açıkladı.
Evet. Ben mesela Kürt sorunu, Alevilik sorunu hakkında yazıyorum, konuşuyorum. Bu reformlar konusunda atılacak adımlar özellikle toplumsal barışa hizmet edecek. Özellikle Kürt sorunu konusunda toplumsal barış son derece önemli. Toplumsal barışı temin etmeye yönelik unsurlar önemli.

ERDOĞAN’IN YERİNE KURTULMUŞ MU?
* Numan Kurtulmuş’la Tayyip Erdoğan’ı karşılaştırdığınızda ne söylersiniz?
Her ikisini de tanıyoruz. Başkan Numan Kurtulmuş’la Fatih’te aynı mahallede büyüdük. Rahmetli babası aile dostumuzdu. Doktor İsmail Niyazi Kurtulmuş. Mekânı cennet olsun. Hatta zaman zaman hastalandığımda beni tedavi etmiştir. Başkan Numan Kurtulmuş çok dingin bir kişiliğe sahip. Yetişme tarzı, bilgi ve donanım açısından önemli avantajları var.

* Saadet Partisi AK Parti’ye bir alternatif oluşturabilir mi?
Bilemiyorum. Saadet Partisi’nin bundan sonraki performansına bağlı. Oluşturmasını temenni ederiz. Burada alternatif oluşturmak zıtlık oluşturmak, reaksiyon oluşturmak değildir. Partilerin kendi projelerini koyması lazım. Artık bundan sonra klasik siyasetçi tarzının bitmesi lâzım. Klasik siyasetçi popülist olarak konuşur, birkaç mesaj verir, bu mesajlar belki oy arttırmasına neden olur, iktidara da gelebilir, koalisyon ortağı da olabilir, ama bütün projelerini iktidar sonrasına erteler, iktidar öncesiyle iktidar sonrası arasında büyük çelişkiler olur. Dolayısıyla ciddi problemler olur. Bence bir parti sorunlara iktidara gelmeden de müdahale edebilir. Zeminin sağlayacağı imkânlar dahilinde. Sorunlara ilişkin adımları iktidar sonrasına erteleme alışkanlığı bitmeli, muhtemelen de bitecek. Kürt sorunu, Alevilik sorunu başta olmak üzere bunları görerek, üzerinde somut bir şekilde çalışarak bir şey yapmak lâzım.

* Şu anda Saadet Partisi’nin sert bir muhalefet tarzı yok. Hatta iktidar partisinin politikalarını, en azından referandum örneğinde olduğu gibi çoğu zaman destekliyor. Bu çizgiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Müzmin bir tarzda muhalefet yapmaya gerek yok. Yanlışa yanlış doğruya doğru.

* Başbakan Erdoğan ile Numan Kurtulmuş’un aralarının çok iyi olduğu, hatta bir dönem Erdoğan’ın Kurtulmuş’tan AK Parti’ye katılmasını istediği biliniyor. Son günlerde de Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olursa AK Parti’nin başına Numan Kurtulmuş’un geçeceği iddia edilmeye başlandı. Ne diyorsunuz?
Bunu sadece duydum...

“KEŞKE CHP DEĞİŞSE…”
* İktidarda CHP olsaydı ve aynı politikaları uygulasaydı onlara da destek verir miydi Saadet Partisi?
CHP böyle politikalar uygular mıydı? CHP’nin böyle politikalar uygulaması CHP’lilikten vazgeçmesi anlamına gelir. Böyle bir değişimi herkes CHP’den ister, memnunlukla karşılar. CHP böyle reformlar yaparsa gerçekçi bir şekilde, kendisini tek parti döneminin kireçleşmiş politikalarından kopararak, o yanlışlarını görerek farklı bir yöne giderse birçok kimse bunu olumlu karşılar.

“AÇILIM 2005’TE YAPILMIŞTI AMA…”
* Şunun için söylüyorum: AK Parti ve Saadet Partisi arasında bir gönül yakınlığı var; en azından aynı mecradan, Milli Görüş’ten çıktılar…
Evet. Şu var. AK Parti’nin de kendi içinde pek çok problemleri var. Özellikle Kürt sorununa ilişkin, açılım öncesinde, ciddi problemleri var. Aslında 2005 yılında Tayyip Erdoğan açılımı yapmıştı. Diyarbakır’a gidip Kürt sorunudur diyerek açılımı yapmıştı. Bu iyimser hava 2007 yılında AK Parti’nin oradaki oylarına ciddi biçimde yansıdı. Ama ne olduysa, 2009 seçimleri öncesinde kabul edemeyeceğimiz politikalar izlendi. Başka bir söylem, aday profili; adeta orası DTP’ye teslim edilmiş gibi bir politika izlendi. Bu çelişkinin izah edilmesi lâzım. Çünkü madem İmralı’yı, Öcalan’ı adres olarak gösteren bir siyasal yapılanmayı muhatap kabul etmeyecektiniz, o bölgeyi neden adeta onlara terk ettiniz bazı politikalarla? Bunu sorgulamak lâzım. Daha öncelere ilişkin de bazı şeyleri sorgulamak lâzım.

“REFAH – MÇP İTTİFAKI OLMASAYDI…”
* Neyi mesela?
1991’deki Refah Partisi - Milliyetçi Çalışma Partisi ittifakı, bu anlamda ciddi olarak sorgulanması gereken bir kırılma. Biz sürekli sorguluyoruz. Neden böyle bir şey yapıldı? Ta o dönemde istemiyorduk yapılmasını. Çünkü oradaki halk asıl itibarıyla dindar-muhafazakâr bir halk. Bu insanlar resmi ideolojiden yana değil. Güvenlik güçleri ve devletin baskısından rahatsız. PKK örgütünün de baskısını istemiyorlar. İki baskı arasında, çekiçle örs arasında gibi  kalmışlardı ve RP’yi kendilerine sığınacak bir liman olarak görüyorlardı.

* Sadece RP’yi mi?
Muhafazakâr tabanı daha çok olan partileri kendilerine yakın görüyorlardı. Fakat RP – MÇP ittifakıyla bir liman kapatıldı. Ve HEP, HADEP oradan doğdu zaten. Leyla Zana ve arkadaşları eğer o ittifak olmasaydı asla seçilemezlerdi. Çok ciddi bir tepki doğurdu bu. Tam da sıcak çatışmaların zirvelerde olduğu bir dönemdi. Örgüt baskısıyla güvenlik güçleri arasında kalmış kitleler vardı. Bu kitleler organize değildi. Bu kitleler organize olabilecekleri böyle bir şemsiye arıyorlar.

“ŞEYH SAİD’İN TORUNLARI…”
* Sorun o zaman size göre 1991’deki ittifaktan kaynaklandı…
Ciddi bir sorundu. Eğer bu ittifak olmasaydı Kürt kartı Refah Partisi’nin elinde kalmaya devam ederdi tamamen. Çünkü Kürt kartı Refah Partisi’nin elindeydi zaten. Milli Selamet Partisi ve Refah Partisi’nin elindeydi. Çünkü Kürtler’in önemli ailelerinin, hatta bugün Kürt ulusalcı hareketinin simge kabul ettiği eski ailelerin mensupları büyük oranda MSP ve RP’de yer aldı. Şeyh Said’in, İkinci Seyyid Taha’nın evlatları, torunlarının hiçbiri PKK veya PKK uzantılarının yanında yer almadı. Hep MSP ve Refah çizgisinde yer aldılar.

* Ama şimdi ciddi bir kopuş yaşandı…
Hâlâ böyle bir şans var. AK Parti de 2009 seçimlerinde bu limanları kapatmamalıydı, kapattı. Düşünün, Hz. Peygamber’e yönelik Danimarka’daki karikatür hakaretine karşı en büyük miting Diyarbakır’da yapıldı. Demek ki kitleler böyle. Ama bu kitleler organize değil. Çünkü devlet, öyle bir politika izledi ki Kürtler arasında, PKK dışında organize güce izin vermedi.

* Biraz açar mısınız?
1982’de MGK’da şöyle bir konsept benimsendi. O bölgede o sırada birçok örgüt vardı. Büyük çoğunluğu sol örgüttü. Henüz Kürt solu – Türk solu ciddi bir ayrıma gitmemişti. 1982’den bahsediyorum. Yani o sırada PKK da denmiyordu, Apocular deniyordu. Onun yanında Kürtler arasında pek çok farklı örgütlenme vardı. Ayrıca bazı dini gruplar da vardı. Şöyle bir konsept benimsendi: Düşmanımız tek olsun, tek örgüt kalsın, karşımızdaki cepheyi bilelim, tek hasmı daha kolay yeneriz. Ve PKK dışında oradaki bütün örgütlenmeler, çoğu zaman PKK’nın eliyle, belki PKK’ya arka çıkılarak temizlendi. Ve PKK çok acımasızca temizledi çoğunu. Yani devlet PKK’lı olmayan özellikle silahsız Kürt organizasyonlarına müsamahalı veya hoşgörülü davranmadı. Burada bir problem var.

“DİĞER ÖRGÜTLER TASFİYE EDİLDİ”
* İslamcı örgütlere mi hoşgörülü davranılmadı?
Hepsine. Ben buna Şerafettin Elçi’yi de katarım, Sertaç Bucak’ı da katarım. Hepsini tasfiye ettiler adeta. Ben Kürdüm. Ve bizim insanımız, “ben onlar, yani PKK tarafından temsil edilmek istemiyoruz” diyor.

* Sizin bahsettiğiniz Kürtler’in İslami duyarlılıkları daha ağır basıyor demek.
İslami olan da var olmayan da. Sol Marksist kökenden gelenler de var. Bütün Kürt kökenliler öyle değil yani. Oradaki bütün Marksist organizasyonlar, eski Stalinist tutumlarını ciddi biçimde sorguladılar. Ama PKK veya BDP hiçbir şekilde böyle bir sorgulamaya tabi tutmadı kendini. Stalinist geçmişlerini hiç sorgulamadılar.

* Siz yine de bir dönüşüm yaşanabileceğine inanıyor musunuz? DTP’ye verilen oyların muhafazakâr kimliğe sahip partilerce yeniden alınabileceğini düşünüyor musunuz?
Hâlâ böyle bir umut var. Ama gidişat sürekli olumsuz yöne doğru gidiyor.

“SAADET’İN BDP’YE İLİŞKİN BİR SÖYLEMİ YOK”
* Numan Kurtulmuş Başbakan’a “MHP ve BDP’yle de görüşün” dedi. Saadet’in BDP’ye yaklaşımı ne?
Saadet’in BDP’ye ilişkin bir söylemi şu an için yok, sanmıyorum. En azından şu an için. Ama bu insanlar belli ilkeler doğrultusunda kendilerini sorgulamadığı sürece benim yakınlık duymam mümkün değil. Çünkü bir; o bölgenin insanlarına, inançlarına ve değerlerine karşı bakışlarında problem var. Kendi Stalinist ve Marksist geçmişlerini sorgulamıyorlar. Üçüncüsü, kanın durması konusunda ne kadar samimiler onu bilmiyoruz. Bunlar tartışılır.

* Onlar da hükümetin samimi olmadığını söylüyor. 
Belli şeyler yapılıyor. Mesela dağdan gelen bir kısım insanlar evlerine gönderildi. Bunu ben 2004 yılında söylüyordum. 3000 küsur PKK’lı evine dönmek istiyordu. Bunlar, itirafçılık ve pişmanlık istenmeden, bir daha ellerine silah almamak şartıyla evlerine gönderilmeli dedim. Gerçekten düz ovaya inmesi lâzım o insanların. Çünkü örgüt baskısını sürekli sergiliyorlar. Özellikle kasaba ve kentlerdeki esnaf, kepenk kapatma eylemleriyle örgüt baskısından bunalmış durumda. Yüksekova esnafı adeta topluca iflas etmiş durumda, birçoğu Yüksekova’yı terk ediyor, seslerini çıkaramıyorlar çünkü. Geçen sene 10 gün Şemdinli’den Diyarbakır’a gezdim, “ciddi olarak devlet baskısı görüyorduk, son yıllarda devlet baskısı azalmaya başladı şimdilerdeyse aynı şiddette PKK’nın, örgütün baskısına maruz kalıyoruz” diyorlar. Çok ezber ve dar kalıplı sloganlar kullanılıyor. Hiçbir donanım, bilgi, bilgelik yok. Kürt tarihi ve kültürü üzerine yıllarca çalıştım. Özellikle BDP’ye yakın çevrelerin aynı şeyleri ezberden nakarat gibi tekrarladıklarını görüyorum. Mesela 29 tane Kürt isyanı var diyor. Bu ciddi bir ezber. Mehmet Ali Birand bile 29 tane Kürt isyanı diyor. Böyle değil ama. Asayiş olayları, Osmanlı döneminde belli problemler var ama direkt etnik, ulusalcılığa dayalı bir ayaklanma sözkonusu değil. Çünkü ulusalcılık, etnik unsur tamamen modern döneme ait, Fransız İhtilali’nden sonra, Aydınlanmacı düşüncenin getirdiği bir kültür olarak gelişti. İlk ciddi büyük ayaklanma Şeyh Sait ayaklanmasıdır, o dahi modern anlamda ulusalcı ayaklanma değildir. Dini motiflerin çok daha ağır bastığı bir ayaklanmadır.

“ÇATIŞMA AYDINLAR ARASINDA”
* Herkes kan dursun, silahlar bırakılsın diyor. Bunlar da artık bir ezbere dönüşmedi mi? Herkes aynı şeyleri söyleyip duruyor ama sorun hâlâ ortada…
Aynı şeyler söyleniyor evet. Demokrasi deniyor mesela. Peki demokrasi somut olarak neleri getirecek? Demokrasi bir yönetim biçimi, ideoloji değil. İnanç yumağı değil. Deniyor ki Helsinki Nihai Senedi, Kopenhag Kriterleri. Demokrasinin yansıması bunlar. Tamam. Bunlar bireysel hakları, bireyi ön plana çıkaran, bireyin özgürlüğünü arttıran bir nitelik taşıyor. Ama toplumsal olayları bu anlamda çözücü bir niteliği yok. İşlevi o değil.

* Siz Müslüman kimliği vurgulama taraftarısınız tabii. Ümmetçi bir yaklaşımınız var…
İnsanlar biz birbirimizin Müslüman kardeşiyiz aman kan dökmeyelim diyebiliyor. Aynı kıbleye secde ediyor. Sonuçta peygamberin ümmetiyiz. Müslümanlık elbette asimilasyon ve kimlik inkârı aracı değildir. Bir toplumun başka bir toplumu baskı altına alma aracı değildir. Tarihte de böyle bir işlevi yok. Ulus devletler zaman zaman son asırda dini motifleri bu iş için kullanmış olabilir. Bu başka. Dinin kendi doğasından kaynaklanmıyor. İnsanlar birbirimizin din kardeşiyiz, etmeyelim eylemeyelim diyebiliyor. Ama kimse biz birbirimizin Kopenhag Kriterleri kardeşiyiz, Helsinki Nihai Senedi kardeşiyiz demiyor. Kürt’le Türk arasında yahut Türk’le Laz arasında bir kardeşlik, paydaşlık nosyonu oluşturmuyor bu.

* Batı’da demokrasiyle çözülüyor bu meseleler ama… Siz ise dine vurgu yapıyorsunuz…
Birileri AK Parti’ye sen dini motifleri öteleyerek bunu çözeceksin diyor. Bunu kim dayatıyor bilmiyorum. Bu yanlış. Geçen sene Of’a gittim. Of’ta bazı köy odalarında büyük kısmı 20. yüzyılda yaşamış Kürt şeyh ve âlimlerinin fotoğrafları ve temsili resimlerinin olduğu, Diyarbakır’da basılmış bir tablo var. Benim şeyh olan merhum dayım da var aralarında. Of’ta köy odalarında bunlar asılı. Kütahya’da, Eskişehir’de asılı. Bu barışa kapı aralamada ciddi bir potansiyel. Bu, barışa doğru adım atmada çok ciddi bir veri. Demek ki aslında toplumda bir çatışma yok ciddi olarak. Toplumun alt katmanlarında çatışma yok. Çatışma daha çok aydınlar ve siyasi ve ideolojik kimlikler arasında.

“BAYKAL DEĞİŞİM BAŞLATACAKTI Kİ…”
* Fethullah Gülen’in Mavi Marmara baskınından sonra söyledikleri, “İsrail’e danışmak lazımdı” demesi size ne söylüyor? Nasıl yorumluyorsunuz?
Bazı şeyleri kestirmek çok güç, bilemem.

* Deniz Baykal’a gönderdiği mesaja ne diyorsunuz?
CHP’de Baykal aslında yeniden bir değişim başlatmak istedi. Nitekim Kutlu Doğum Haftası’nın açılış konuşmasını yaptı Deniz Baykal

* Birkaç hafta sonra istifası geldi.
Evet. Birdenbire bu kaset meselesi patlak verdi. Baykal kenara konulmak istendi bir şekilde. CHP içerisinde sanki örtülü bir çatışma var.

* Baykal’ın partiyi statükocu isimlerle yönettiği eleştirileri varken siz aslında onun bunu değiştirmek istediğini mi söylüyorsunuz?
Öyleydi. Değişim başlatacaktı. Fakat demek ki engeller çıktı. Parti içindeki Çerkes lobisine karşı ciddi bir şey oldu orada. Baykal’ın ve Önder Sav’ın Çerkes olması… Çok farklı bir şey sözkonusuydu sanki orada. Bölgesel bir farklılaşma vardı sanki.

* Biraz daha açar mısınız?
CHP içindeki bir takım çevrelerin Baykal’ın ve Sav’ın Kafkas kökenli olmasına tavırları vardı. Onur Öymen de dahil olmak üzere…

* Bu tavrın sahipleri şimdi kazanmış mı görünüyor?
Onu bilemiyoruz. Referandumdan sonra belli olur

MİLLİ GÖRÜŞ ZAYIFLIYOR MU?
* Son günlerde Milli Görüş’te bir zayıflama olup olmadığı konuşuluyor. Var mı bir zayıflama?
İnsanlar Milli Görüş diye neyi kastediyor? Bana soracak olursanız, biz aileden itibaren tamamen İslami, dini gelenekten gelen insanlarız. Çevremizdeki dini cemaatleri, bütün dini yapılanmaları bilen insanlarız. Bir kısım insanlar başka kaynaklardan, literatürden de beslenir. Bu anlamda kendini tek bir şeye, mecraya, kalıp içerisine sokmaz; “ben şu kalıp içindeyim” demez. Evet Saadet Partisi, Milli Görüş geleneğinden geliyor. O gelenekten gelmeyen, farklı dini ailelerden veya Osmanlı dönemindeki farklı ekollerden gelen insanlar da yer alır Saadet’te. Dini yaşamları, özellikleri son derece zayıf insanlar da yer alabilir. Bu normal bir akış ama temel ilkeler başka tabii…

KÜRŞAD OĞUZ'un röportajı - Haberturk
Bu haber toplam 1068 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri