Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Osman Can öyle açıklamalar yaptı ki... !

05.09.2010 12:31
Doç. Dr. Osman Can, yüksek yargının politik konulardaki performansının seri cinayetler performansı olduğunu söyledi. “

Anayasa Mahkemesi’nde 8 yıl sürdürdüğü raportörlük görevinden ayrılan Doç. Dr. Osman Can, yüksek yargının politik konulardaki performansının seri cinayetler performansı olduğunu söyledi. “Her bir faşizmi, ayakta tutacak bir yargı silahı vardır” diyen Can, “Doğan Öz cinayeti Yargıtay eliyle temize çıkarıldı. Katil suçunu itiraf ettiği halde Askeri Yargıtay temizce çıkardı. Oysaki temize çıkmamış olsaydı çok başka ilişkiler çorap söküğü gibi ortaya çıkacaktı. Çünkü savcı Doğan Öz’ün katilinin ortaya çıkmaması gerekiyordu, bunu da ancak yargı yapabilirdi. Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Hrant Dink cinayetleri Türkiye’nin vicdanının yok edildiği davalardır.” değerlendirmesini yaptı.

12 Eylül’de yapılacak referanduma da değinen Can, halkın sandığa giderken, son kez düşünmesi gerektiğini belirterek, “Türkiye’de darbe yargısıyla devam etmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz? 17 bin faili meçhul cinayet 34 bine çıksın mı çıkmasın mı ve bir generalin istediği hâkimi meslekten atabilsin mi atamasın mı? Halk, kendisine bu soruları sorarak karar vermeli.” dedi. Can, Yargıtay üyelerinin ses kayıtlarıyla ilgili olarak da, yüksek yargının bir operasyon merkezi gibi çalıştığını söyledi.
Timaş Yayınları’ndan çıkan “Darbe Yargısının Sonu” isimli kitabıyla gündeme gelen Demokrat Yargı Derneği Eş Başkanı Osman Can, Türkiye’deki yargı sitemi üzerine çarpıcı açıklamalarda bulundu.

    ‘ANKARA’DA BİR YARGI YOK, BUNU DA KANITLARIM’
    Osman Can, 8 yıllık görev yaptığı dönemin sonunda Ankara’da bir yargı olmadığını bilen birisi olduğunu ve bu iddiasını kanıtlayabileceğini söyledi. Can, “Adı geçen konuşmayı yapan insanları tanırız, onların dışındakileri de tanırız. 8 yıllık süre içinde yargı bürokrasisinin tepesinde oldum. Orada yaptığım analizler ile Türkiye’de halkın yargısının olmadığı sonucunu öğrendim. Medyada veya sermaye kesiminde çalışan bir insan bu gerçekliği bilmez ve Ankara’da yargı olduğunu düşünür. Bu nedenle de Türkiye’de yapılan bu tartışmaları çok iyi kavrayamaz. Ben Ankara'da yargı olmadığını çok iyi bilen ve bunu da kanıtlayabilecek bir insanım. 2003 yılından beri Ergenekon veya diğer siyasi davalar ile ilgili Ankara bürokrasisinde ne gibi hareketlilikler olduğunu bilen insanlarız. Bu yüzden Ergenekon, Balyoz, Kafes gibi davalar için kimse ‘yanlış, mümkün olmayan’ gibi şeyler demesin yarın pişman olmak durumunda kalırlar.” diye konuştu.

    ‘YÜKSEK YARGI OPERASYON MERKEZİ OLARAK ÇALIŞIYOR’
    Son günlerde Yargıtay mensuplarına ait ses kayıtlarına değinen Osman Can, yüksek yargının ideolojik konsey ve operasyonel merkez olarak kullanıldığını söyledi. Can, ses kayıtlarını, “Bu konuşmaların çok daha ötesinde unsurların Danıştay, Yargıtay koridorlarında yapıldığını biliyoruz. Çok farklı yerlerde çok ilginç toplantılar yapılıyor. Adeta yüksek yargının ideolojik konsey, bir operasyon merkezi olarak çalıştığını ve etkinlikte bulunduğunu aşağı yukarı Ankara’daki herkes bilir. Kim nerede ne zaman, nasıl toplanmıştır, bir kapatma davası açtıralım mı, açtırmayalım mı çeşitli figürler bir araya gelerek değerlendirir. Bunlar gerçektir ve bu yüzden Ankara’da yargı yoktur.” değerlendirmesinde bulundu.

    "DANIŞTAY, YARGITAY BAŞKANLARI SİSTEM SAYESİNDE BAŞKAN OLMUŞLARDIR"
    HSYK Başkanvekili Kadir Özbek’in referandumda hayır denmesi için ‘mücadelemiz sürecek’ sözlerini de eleştiren Osman Can, Özbek’in sözlerine karşılık ilginç bir tespitte bulundu. Can şöyle konuştu: “Bu hukuk sistemine bilge bir yargıcı da koysanız bugün tartışmalı olarak gördüğümüz insanlara dönüşür. O yüzden HSYK Başkanı falanca şahıs, Yargıtay Başkanı falanca şahıs. Aslında mevzu o şahıslarla ilgili değildir. Çünkü sistem o insanları o noktaya getirmiştir. O noktaya gelmez ise zaten, HSYK, Danıştay, Yargıtay Başkanı olamazlar. Sistem bu şekilde insanları yukarılara doğru taşıyorsa, elbetteki mücadele edeceklerdir; kaçınılmaz sonuçtur. Ama Türkiye’nin böyle bir sistem ve statüko için adaleti bir kenara atan politik bir duruş için mücadele etmeyecekleri bir sisteme dönüşmesi lazım. Böyle bir 'yargı'ya ihtiyacımız vardır.”

    "YARGITAY VE DANIŞTAY’IN PERFORMANSI SERİ HUKUKİ CİNAYETLER PERFORMANSIDIR"
    Faili meçhullerle ilgili davaların sonuçlanamadığını belirten Doç. Dr. Osman Can, Danıştay ve Yargıtay’ın politik konulardaki performansını ise 'seri cinayetler' performansını benzetti. Can konuyla ilgili şu görüşleri dile getirdi:
    “Her bir faşizmi, ayakta tutacak bir yargı silahı vardır. 17 bin faili meçhul cinayet yaşandı bu ülkede. 1980 darbesine Türkiye’yi getiren süreçler vardır. O yüzden, bu referandum 12 Eylül ile hesaplaşma değil, 27 Mayıs ile bir hesaplaşmadır. 80 döneminde Doğan Öz cinayeti Yargıtay eliyle temize çıkarıldı. Katil suçunu itiraf ettiği halde Askeri Yargıtay temize çıkardı. Oysaki temize çıkmamış olsaydı çok başka ilişkiler çorap söküğü gibi ortaya çıkacaktı. Çünkü savcı Doğan Öz’ün katilinin ortaya çıkmaması gerekiyordu, bunu da ancak Yargı yapabilirdi ve yargı yaptı. Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Hrant Dink cinayetleri Türkiye’nin vicdanının yok edildiği davalardır. 28 Şubat döneminde şu anki HSYK başkan vekilinin de içinde olduğu yüksek yargı heyeti, genelkurmay brifinglerine katılmışlardır. Ayrıca şunun da altını çizmem lazım; 28 Şubat’tan sonra Türkiye muhteşem bir yol almıştır. Faili meçhul cinayetlerinin yakınları yargıdan netice alamayınca AİHM’e gittiler. Çünkü savcılar dosyaları kapattı ve takipsizlik kararı verdiler. Savcılar çok açık ve net gözüken, yalanların üzerine dosya tanzim ettiler ve davalar kapandı. Dava açılsa bile mahkemeler kapattı ve beraatle sonuçlandırlar. Yargı hiç kimseye dokunmuyor. Peki o zaman yargı niye var. Bir savcı neden bir cinayet gerçekleştiği zaman davanın sonuna kadar gidemiyor. Bunu HSYK’ya bakarak cevaplandırabilirsiniz. Ferhat Sarıkaya örneği var. Bütün bunlar hukuki cinayetlerdir. Yargıtay ve Danıştay’ın politik konulardaki performansı seri hukuki cinayetler performansıdır. Referandum geçtikten sonraki kompozisyon olmuş olsaydı, o faili meçhul cinayetin üzerine gitmeyen savcı meslekten atılırdı. Ferhat Sarıkaya kesinlikle savcılıktan atılmazdı.”

    ‘AK PARTİ İÇİN HAZIRLANAN İDDİANAME ANAYASAL BİR SUÇTUR’
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 2008 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması için açmış olduğu davayı da değerlendiren Can, raportörü olduğu dosyayı ilk gördüğünde, AK Parti’nin kapatılması için düzenlenen metnin üzerine iddianame yazılamayacağını ve yargıç olarak da altına imza atılamayacağını düşündüğünü söyledi. Can o dönem ile ilgili şu ifadeleri kullandı:
    “Demokratik bir ülkede halkın önemli bir onayına sahip bir partinin, demokratik anayasal düzende çatışma içinde olması mümkün değildir. Batı demokrasilerinde de böyledir. Daha marjinal partilere yönelik bir tedbir olarak parti kapatma düşünülür. Parti kapatma davası açma yetkisi de genellikle hükümetlere verilir. Fakat bizde durum böyle değildir. Çünkü, Anayasa Mahkemesi’nin 1962 tarihinden göreve başladığı tarihten günümüze kadar kapatılan siyasi partilere baktığınız zaman, hiçbir siyasi partinin insan hakları ihlali veya demokrasiye aykırılıkları nedeniyle kapatılmadığını görürsünüz. O zaman ya 2500 yıllık dünya demokrasi mücadelesini verenler yanılmıştır, ya da Türkiye’deki sistem demokratik değildir. Bu benim öznel düşüncelerimi de bir kenara bırakarak, hukukçu olarak dosyaya bakmak zorundaydım. İddianameyi baştan sona kadar okuduktan sonra bu iddianamenin yargının az buçuk makul olduğu bir sistemde dahi, böyle bir metnin başlığına iddianame sıfatını yakıştırıp, altına da yargıç olarak imza atmanın mümkün olamayacağını düşündüm. Böyle bir iddianame hukuk devletinde ortaya çıkmaz. Çünkü hukukçu olarak metodolojiyi takip etmek zorundasınız. Gerekçelerinizi ve argümanlarınızı temellendirmek, mantıksal örgüyü kurmak zorundasınız. En azından dava sürecine belgeleri, bilgileri çarpıtarak aktarmamak zorundasınız. Olmayan şeyleri olmuş gibi oraya aktaramazsınız. Anayasa Mahkemesi’de bunu kararında teyit etmiştir. Çünkü mahkemenin gerekçesinde, bu kararda delillerin olduğundan farklılaştırılarak iddianameye aktarıldığı AYM kararında yazmaktadır. Çok açık bir şekilde anayasal bir suç işlenmiştir. Bu iddianamenin kendisi anayasal bir suçtur. Ama Türkiye’de ‘bu suçu sadece halkın temsilcileri işleyebilir ve darbelerle biz indirebiliriz’ denilmektedir. Oysa ki, devletin efendileri, koca koca cübbeli yargıçlar, üniformalılar, Ankara’nın kravatlıları ülkenin hakimi olarak kendisini görüp de halkı mahlukat olarak gören insanlar hiçbir zaman suç işleyemezler zaten. Böyle bir gerçek var ne yazık ki.”
Osman Can, davayla ilgili raporunu mahkemeye teslim ettiğinde de Ak Parti’nin kapatılamayacağını düşündüğünü kaydetti.

    ‘VATANDAŞ SANDIĞA GİTMEDEN ÖNCE SON KEZ DÜŞÜNSÜN’
    Son olarak 12 Eylül’de yapılacak referanduma da değinen Can, halkın sandığa giderken, son kez düşünmesi ve "Türkiye’de darbe yargısıyla devam etmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz? 17 bin faili meçhul cinayet 34 bine çıksın mı çıkmasın mı ve bir generalin istediği hâkimi meslekten atabilsin mi atamasın mı?" sorularını kendisine sorarak oyunu vermesi gerektiğini’ söyledi. Can, bu sürecin bireyler üzerinde tarihsel sorumluluğu olacağını sözlerine ekledi.

Bu haber toplam 1008 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri