Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Osmanlı'nın son dönemini hatırlatıyor

21.10.2009 17:30
ABD'nin AB'ye ilgisi azalırken Türkiye dış politikada Osmanlı'nın son dönemini hatırlatıyor. Bölgede yeni bir düzenin doğması yerine eski dengeler canlanabilir.
Mary Dejevsky*

20 yıl önce Doğu ve Orta Avrupa’da meydana gelen demokratik devrimler, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir büyük gücün kıtadan çekilmesini tetikledi. Almanya’nın cömertçe verdiği mali destekle yüz binlerce Rus askeri ülkesine döndü, Sovyetler Birliği’nin kendisi de çöktükten sonra yüz binlercesi onları izledi.

Ve emperyal nostalji bugün hâlâ varlığını sürdürse de, Kremlin kendisini yeni gerçekliğe uydurmak zorunda. Bugüne kalan sallantılı ve lime lime olmuş nüfuz alanı, vaktiyle var olanın gölgesi niteliğinde.

Obama’nın lafı geçmiyor

Bu birinci perdeydi. Bugün ikinci perdeyi mi seydediyoruz? Diğer muzaffer ABD de mi savaş sonrası Avrupa’dan çekiliyor? Elbette bu çekilme Rusya’nınkinden daha az askeri veya emperyal; zorla da yapılmıyor, daha ziyade bir ilgi azalmasını yansıtıyor. Barack Obama’nın Amerika’sının yapacağı başka işler var. Fakat Washington’ın Avrupa çağı sona yaklaşıyor olabilir mi? Öyleyse, bu ne anlama geliyor olabilir?

Bu soruları hafta sonunu İstanbul’da, British Council, Avrupa Komisyonu ve Türkiye’nin dış politika enstitüsü TESEV’in organize ettiği yıllık Boğaziçi Konferansı’nda geçirdikten sonra soruyorum. AB tarafı için bu toplantı, Türkiye’yle bazen ters giden ilişkilerimizin durumunu değerlendirme fırsatı. Türkiye içinse Brüksel’in yoluna çıkardığı engellere karşı rahatsızlığını açığa vurduğu bir zemin sağlıyor. Fakat 2007’de katıldığım son toplantıyla kıyaslandığında iki bariz değişiklik vardı. Birincisi Türkiye’nin dış dünyaya karşı yeni göstermeye başladığı faal ilgiydi - ve bu ilgi esasen biz Avrupalıların istikametinde değildi. İkincisiyse ABD’den hiç söz edilmemesiydi.

Boğaziçi Konferansı’nın son toplantısından bu yana hem ABD başkanının hem de ABD dış politikasının değiştiği göz önüne alındığında, ikinci fark bilhassa çarpıcı. Obama’nın ne kadar değişim yarattığını tartışabilirsiniz, fakat sahip olduğu niyetleri veya dünyanın büyük bölümünün şu an ABD’ye daha olumlu bakmasını sağladığını inkâr edemezsiniz. İşte bunların hiçbiri konferansta ele alınmadı.

Türkiye’nin hızla AB üyesi olması için baskı yaparak Brüksel’in asabını bozan ABD’ye artık iki taraf da bir aktör muamelesi yapmıyordu - en azından söz konusu tartışmada. Bir Türk delegenin getirdiği açıklama, ABD’nin avukatlığının ülkesinin üyelik hedefine yarardan çok zarar getirdiği yönündeydi. Türkiye AB’ye katılmak istiyorsa, kendi işini kendi görmeliydi. Fakat Avrupalılar da ABD ve başkanından hiç söz etmedi. Bu da Türkiye’nin üyeliğinin artık sadece müzakere eden iki tarafın meselesi olduğunu (ki hep öyle olmalıydı) gösteriyor. Ve bu durum, ülkelerin kendi sistemlerini belirlemesini ve aralarındaki anlaşmazlıkları kendilerinin halletmesini öngören Obama doktriniyle tam bir uyum içinde.

İşte bu noktada Türkiye’nin yeni görünen dış politika yönelimi devreye giriyor. İki yıl önce AB, yeni AKP iktidarının laiklikten sapıp sapmayacağı konusunda endişe duyuyordu. Şimdi bu hükümet iyice yerleşti, yeni bir yönelim benimsedi ama bu bazılarının korktuğu yön olmadı. AKP yakınındaki bölgeye bakıyor ve komşularıyla köprü kuruyor. Daha geçen günlerde Türk ve Ermeni devlet başkanları bir futbol maçında dostça yan yana oturdu ve iki ülke sınırlarını açmak için bir anlaşma imzaladı. Türkiye ve Suriye vizeyi kaldırdı. Kıbrıs görüşmeleri devam ediyor. Bu arada İsrail’le ilişkiler kötüye doğru keskin bir değişim içinde; Türkiye, Gazze istilasının en sert
tenkitçileri arasında yerini aldı.

Son bir AB atağı da yapabilir

Tüm bunları Ankara’nın, AB üyeliği için son bir topyekün atak yapmadan önce güverteyi temizleme
çabaları olarak görebilirsiniz. Ya da Türkiye’nin en azından bölge liderleriyle flört etmesi ve yalvara yalvara AB’ye katılmanın mı, yoksa kendisini bölgesel güç olarak yeniden konumlandırmanın mı çıkarlarına daha uygun olduğunu sorgulaması olarak da yorumlayabilirsiniz. Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya değişim geçirirken oyun alanı kesinlikle büyük.

Ve bu bölgeyle ilgili tanıdık bir şeyler de var. Biçimi ve hacmi itibarıyla son demlerindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu hatırlatmıyor mu? ABD Avrupa’yı kendi haline bırakırken, yeni bir düzenin doğmasından ziyade bazı eski ittifaklar kendilerini tekrar ortaya koyabilir mi? Böyleyse, hükümetlerin ilk önceliği değişimi kabul etmek. İkincisi de, dalgalanan sınırların zorluklarıyla bu kez daha hassas ve barışçı biçimde başa çıkmaya ahdetmek.

*The Independent yazarı

Radikal Gazetesi'nden alıntılanmıştır.


Bu haber toplam 748 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri